Sayın Kılıçdaroğlu’na güvenim tamdır. SSK’yı batırdı, CHP’yi batırdı, seçimleri batırdı ve Allah’ın izniyle cumhur ittifakını da batıracaktır. Rabbim bu kutlu mücadelesinde onun yâr ve yardımcısı olsun.
Irkcılar tüm gün burda Kürtleri çirkin Türkleri ise süper güzel olarak resmeden memelar yapadursun, Allah ülkenin karizmatik erkek turizmini Ağrılı bir kürde yaptırır işte böyle
Türk sinema sektörüne ibret olsun.
Her izlediğimde gözyaşlarıma hakim olamadığım Kefernahum filminde göçmen rolünü oynayan bu dünyalar tatlısı çocuk aslında gerçekten bir Suriyeli mülteciydi. Ailesiyle birlikte Lübnan’da kaçak yaşıyordu. Okula gitmiyordu. Çocuk işçiliği yapıyordu.
“Nasıl bu kadar gerçekçi oynayabilir?” diye düşünürken hiçbir oyunculuk eğitimi almadığını, gerçekten mülteci olduğunu öğrendim.
Filmin yönetmeni Nadine Labaki, filmi yazmadan önce Beyrut’un en yoksul mahallelerinde ve mülteci bölgelerinde aylarca araştırma yaptı. Orada Zain Al Rafeea ile tanıştı. Film şu cümleyle başlıyor:
“Ailemi mahkemeye vermek istiyorum. Beni dünyaya getirdikleri için.”
O andan itibaren iliklerinize kadar Orta Doğu’da ve savaşın ortasında çocuk olmanın ne demek olduğunu hissediyorsunuz.
Kefernahum filminin finansman ve yapım ortakları Fransa ve ABD. IMDb puanı ise 8.4 / 10. Ne demek istediğimiz aldığı puandan anlamışsınızdır.
Küçük Zain, Cannes Film Festivali’nde jüri özel ödülü ve altın portakal’da en iyi erkek oyuncu ve gençlik jürisi ödülü aldı.
Peki Zain şimdi nerede yaşıyor dersiniz?
Norveç’te. Bütün hayatı baştan aşağı değişti. Artık insanca yaşıyor.
Ailesiyle birlikte iltica etti ve oturum aldı. Okula gitmeye başladı. Reklam ve oyunculuk projelerinde yer alıyor. Artık Norveç’te yasal statüyle güvenli ve refah bir hayat sürdürüyor.
Dibinizde böyle bir dram yaşanırken kalibresi yüksek tek bir film ya da dizi bile çekemediniz.
Ne sinema tekelini elinde bulunduran sol çevreler, ne de finansal sıkıntısı olmadığı halde milyarlarca lirayı benzer savaş dizilerine ayıran sağcı yapımcılar.
Bu da sizin ayıbınız olsun.
Demek ki insanlara dokunmak için klişe mafya hikâyeleri, zengin erkek fakir kız senaryoları ya da yoğun cinsellik içeren diziler çekmek gerekmiyormuş.
Herkes İran'ı konuşuyor. Hamaney'i konuşuyor.İsrail'i konuşuyor !!
Ben başka bir şey görüyorum.
Asıl savaş başka yerde.
Size iki olay göstereceğim. Aralarında hiçbir bağlantı yok gibi görünüyor.
Ama aralarında bir bağlantı var size anlatacağım.
Birinci olay.
ABD Venezuela'ya operasyon düzenledi. Maduro yakalandı.
Herkes "diktatör devrildi" dedi. Alkışladı. Bazıları uluslararası hukuka aykırı dedi.
Ama kimse şu soruyu sormadı: Venezuela'nın en büyük petrol müşterisi kimdi?
Çin.
Venezuela günde 800 bin varil petrolü doğrudan Çin'e satıyordu. Maduro gitti. O hat kesildi.
İkinci olay.
ABD ve İsrail İran'ı vurdu. Hamaney öldürüldü.
Herkes "nükleer tehdit bitti" dedi. Bazıları alkışladı. Bazıları Uluslararası hukuka aykırıdır dedi. Protesto etti.
Kimse şu soruyu sormadı: İran'ın en büyük petrol müşterisi kimdi?
Çin.
İran günde 1.5 milyon varil petrolü doğrudan Çin'e satıyordu. Savaş başladı. O hat kesildi.
İki farklı ülke. İki farklı kıta. İki farklı bahane.
Ama aynı müşteri. Çin.
Tesadüf mü?
Hayır.
Anlatıyorum...
Ray Dalio'nun tezi net: Yükselen güç mevcut güce yaklaştığında çatışma kaçınılmaz.
Bu film daha önce çekildi.
Almanya yükseldi. İngiltere'yi geçiyordu. Sonuç: Birinci Dünya Savaşı.
Japonya yükseldi. Pasifik'te Amerika'ya yaklaşıyordu. Sonuç: İkinci Dünya Savaşı.
Sovyetler yükseldi. Amerika'ya meydan okuyordu. Sonuç: Soğuk Savaş.
Şimdi Çin'in mevcut durumuna bakalım.
Çin dünya üretiminin %28'ini tek başına yapıyor. Ve her yıl Amerika'ya biraz daha yaklaşıyor.
Analistlerin tahmini net: 2030'a kadar Çin dünyanın en büyük ekonomisi olacak.
Bu Amerika için varoluşsal bir kriz.
Bir süper güç için en tehlikeli an rakibinin kendisini geçmek üzere olduğu andır. Ya o anda durdurursun ya da bir daha durduramazsın.
Ve şu an gördüğünüz her şey bu durdurma hamlesinin parçası.
Nasıl mı?
Çin tükettiği petrolün %73'ünü ithal ediyor. Kendi üretimi yetmiyor. Dışarıdan almak zorunda.
Şöyle düşünün.
Dünyanın en büyük motoru önünüzde duruyor. Devasa güçlü. Dünya üretiminin dörtte birini tek başına çeviriyor. Durdurulamaz gibi görünüyor.
Ama bir zayıflığı var. Kendi yakıtını üretemiyor.
O motorun dört yakıt hortumu var. Her biri farklı ülkeden geliyor.
Birinci hortum: Venezuela.
İkinci hortum: İran.
Üçüncü hortum: Rusya.
Dördüncü hortum: Suudi Arabistan.
Amerika ne yapıyor?
Hortumları kesiyor.
Venezuela hortumu kesildi. Maduro yakalandı.
İran hortumu kesildi. Savaş başladı.
Rusya hortumu yaptırımlarla kısıldı.
Suudi Arabistan? İran-İsrail savaşında üretim düştü
Bir motoru durdurmak için motorla savaşmak gerekmez.
Yakıtını kesersiniz. Motor kendi kendine durur.
Bu tabloyu bir yere kaydedin.
Venezuela'dan kesilen: günde 800.000 varil.
İran'dan kesilen: günde 1.500.000 varil.
Toplam: günde 2.300.000 varil.
Çin'in günlük petrol ithalatı: yaklaşık 11 milyon varil.
Amerika son 2 ayda Çin'in petrol tedariğinin %20'sini kesti.
Kimse fark etmedi. Çünkü herkes İran'a bakıyordu.
Ama enerji sadece bir cephe.
Çin aynı zamanda başka bir şey inşa ediyordu. Modern İpek Yolu. Pekin'den başlayıp Avrupa'nın kalbine uzanan devasa bir kara ticaret ağı. Demiryolları. Limanlar. Boru hatları. Trilyon dolarlık yatırım.
Neden?
Çünkü kim Avrupa ile ticaret yaparsa dünya ekonomisini şekillendirir.
Ve Avrupa Çin'e kayıyordu.
-Almanya'nın en büyük ticaret ortağı artık ABD değildi. Çin'di.
-Fransa yeni anlaşmalar imzalıyordu.
-İtalya Modern İpek Yolu projesine resmen katılmıştı.
Avrupa yavaş yavaş Amerika'dan uzaklaşıp Çin'in ticaret ekosistemine yöneliyordu.
Bu Amerika için ikinci varoluşsal kriz.
Birincisi Çin'in ekonomik olarak geçmesi. İkincisi Avrupa'yı kaybetmesi.
Avrupa giderse Amerika'nın elinde ne kalır? Silahları ve doları. İkisi de tek başına yetmez.
Ve tam o noktada, tam Avrupa Çin'e doğru kayarken, Amerika İran'ı vurdu.
İran, Modern İpek Yolu'nun Ortadoğu'daki kritik bağlantı noktasıydı. Çin'in Avrupa'ya kara yoluyla ulaşması için İran hattının stabil olması gerekiyordu. O istikrar bombalandı.
Kadir Gecesi bari yapmayın kardeşim!
ODTÜ öğrencileri jopla, kalkanla, silahla bastırılıyor!
Bu çocuklar ne yaptı size?
Hiç dinlediniz mi ne istiyorlar?
ODTÜ bu ülkenin yüz akıdır!
Orta Doğu’nun en saygın üniversitelerinden biri, Türkiye’nin en başarılı çocukları, polis ablukası altında!
Anayasa’nın 34. maddesi diyor ki:
Herkes, silahsız ve saldırısız olmak şartıyla toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.
Polisin görevi, bu hakkı kullanan gençleri engellemek değil; onların güvenliğini sağlamaktır!
Ama ne yazık ki polis, Anayasa’yı değil, otoriterliği uyguluyor!
Bu nasıl bir yönetim anlayışı?
Bu nasıl bir hukuk devleti?
Polis, anayasal hakkını kullanan öğrenciye saldırıyor, suç işliyor!
Ülkenin sınırı delik deşik,
Terörist geçişi serbest,
Kaçak hayvan ticareti yüzünden şap hastalığı Güneydoğu’yu kırıyor…
Ama devletin gücü ODTÜ’ye yetiyor öyle mi?
Korkmayın çocuklardan!
Korkmayın özgür düşünceden, bilimden, tartışmadan!
ODTÜ öğrencileri bu ülkenin düşmanı değil, geleceğidir!
İzmir'de üç farklı üniversiteden öğrenciler, ortak yürüyüş düzenledi.
"Demokratik bir ülkeyi kazanana kadar hayatı durdurma kararı aldık."
https://t.co/832LTgekHr
İstanbul Üniversitesi Yönetim Kurulu'nun kararı HUKUKSUZDUR.
Böyle bir karar alma yetkileri yoktur. Yetki, sadece İşletme Fakültesi Yönetim Kurulu’ndadır. Bu kararı alanların tarih ve adalet önünde hesap verecekleri günler yakındır. Adalete, hukuka ve demokrasiye susamış milletimizin yürüyüşü durdurulamayacak.
Kurtuluş Yok Tek Başına!