50- Bil ki kelamcılar zihni varlığı reddeder ve Allahın sonsuz hadisleri bildiğini kabul eder. Alim ile sırf madum arasında taallukun muhal olduğu da en acık bedihilerden olduğundan hadislere dair bilginin ancak onlar var olduğunda tahakkuk ettiğini söylemek zorunda ->
Razi de demişse bu bariz bir hata ya. Zira Meşşailerin savunduğu tanrı Alim Kadir ve Mürid bir tanrı. Artık başka bi meşşai kastediyorsa bilemem ama değilse tamamen saman adam safsatası olmuş
HZ. İBRAHİM'İN FÂİL-İ MUHTÂR, PUTPERESTLERİN MÛCİB Bİ'Z-ZÂT İNANCI
Fahreddîn Râzî, Tevbe suresi 105. ayetin tefsiri sadedinde Hz. İbrahim (aleyhisselâm) zamanındaki putperestlerin çoğunun, Allah Teâlâ'nın irâdeli değil mûcib bi'z-zât olduğunu söyleyen filozoflara tâbî olduğunu söyler:
"Bazı meclislerde şöyle dedim: İbrahim (aleyhisselâm)'ın zikrettiği bu delilden maksat, putun ilâh olmadığını söylemek değildir. Zira herkes, zorunlu olarak bilir ki put, taştan ve ağaçtan ibarettir ve herkesin tasarrufuna maruz kalabilecek durumdadır. Dileyen onu yakabilir, dileyen kırabilir. Böyle bir durumda akıl sahibi biri onun ilâh olduğunu nasıl zannedebilir ki?
Bilakis bu [delil]den maksat şudur: İbrahim (aleyhisselâm)'ın dönemindeki putperestlerin çoğu, âlemin ilâhının irâde ve ihtiyâr ile var eden değil mûcib bi'z-zât (zorunlulukla var eden) olduğunu söyleyen filozofların görüşünü benimsemişlerdi.
Bunun üzerine İbrahim (aleyhisselâm) şöyle demiştir:
'Zâtı gereği mûcib olan [ilâh]; şayet hayırları bilmiyor, fayda ve zarar vermeye kâdir bulunmuyor, ihtiyaç sahiplerinin dualarını işitmiyor ve çaresizlerin yakarışlarını görmüyorsa, ona ibadet etmenin ne faydası olabilir?'
Dolayısıyla İbrahim’in (aleyhisselâm) delilinden maksat, âlemin ilâhının mûcib bi'z-zât olduğunu savunanların görüşünü çürütmektir. Buna karşılık, Allah Teâlâ fâil-i muhtâr ve cüz’îleri bilen [ilah] olduğunda kullar açısından çok büyük faydalar ortaya çıkar. Zira kul itaat ettiğinde, ma'bud (ilah) onun itaatini bilir ve ona dünyada ve âhirette sevap ulaştırmaya da kadirdir. Kul isyan ettiğinde ise ma'bud onun isyanını bilir ve ona dünyada ve âhirette azap ulaştırmaya kadirdir.
📖 Râzî, Tefsîr-i Kebîr (Mefâtîhu'l-Ğayb), (Beyrut: Dâru'l-Fikr, 1981), 16/192.
Hocam tercih bila müreccihin imkansız olmasının butlanını göstermedikçe bunlar bişi ifade etmez.
Bende derim ki Allah mutlak hayr ve kemalin sudur ettiği varlıktır ki ancak böyle tüm hamdler ona mahsus olabilir.
Fahreddîn Râzî, Fatiha suresinden çıkarılan aklî sırları açıklarken burada Allah Teâlâ'nın fâil-i muhtâr olduğuna dikkat çekildiğini söyler.
Şayet Allah, ihtiyâr/irâde ile değil de zorunlulukla fiil yapan olsaydı bize verdiği nimetler nedeniyle hamdi hak etmiş olmayacağını, buna rağmen İslâm'da tüm hamdler O'na tahsis edildiğine göre İslâm inancında Allah'ın mûcib bi'z-zât değil ihtiyâr/irâde ile iş yapan olduğunu vurgular:
"Dördüncü mesele: Bu ayet, âlemin ilâhının zâtı gereği zorunlu olarak fiilde bulunan (mûcib bi’z-zât) değil, ihtiyâr sahibi bir fâil olduğunu göstermektedir.
[Naklî ispata gelince] bunun delili şudur: Zâtı gereği zorunlu olarak fiilde bulunan bir varlığın, herhangi bir fiilinden dolayı hamde, övgüye ve yüceltmeye müstehak olmaması gerekir. Görmez misin ki insan, ateşin sıcaklığından veya buzun soğukluğundan faydalandığında ateşi yahut buzu övmez. Zira ateşin ısıtıcı, buzun ise soğutucu etkisi, kudret ve ihtiyârla değil, tabiatları gereğiyledir.
Öyleyse [bu surede] Allah’ın hamde ve övgüye müstehak olduğuna hükmedilmesi, O’nun ihtiyâr sahibi bir fâil olduğunu ortaya koyar.
[Aklî ispata gelince] O’nun ihtiyâr sahibi bir fâil olduğunu şu şekilde anladık: Eğer O, zâtı gereği zorunlu olarak fiilde bulunan (mûcib) olsaydı, zorunlu olarak meydana getiren etkin sebebin devam etmesiyle eserler ve sonuçlar da devam eder, bunlarda değişimin meydana gelmesi imkânsız olurdu. Hâlbuki değişimlerin meydana geldiğini gözlemlediğimize göre, bunlar üzerindeki etkinin kaynağının zâtı gereği zorunlu olarak fiilde bulunan değil, ihtiyârıyla fiilde bulunan bir kâdir olduğunu anladık.
Durum böyle olduğuna göre, O’nun hamde ve övgüye müstahak olduğu da kesinleşmiş olur."
📖 Râzî, Tefsîr-i Kebîr (Mefâtîhu'l-Ğayb), (Beyrut: Dâru'l-Fikr, 1981), 1/188.
Said fude bizim için bitmiştir artık
Mutezile ve onlara uyanlar diyerek maturidileri kastediyor ve devamında da ehli sünnetin görüşü ise şudur diyerek eşarileri getiriyor
Mesela bazen itikadi konularda bir meselenin zanni olduğuna dair bir itiraz getirildiğinde, “imtihan da işte zanni olmasında” diyerek cevap veriliyor.
Ancak Allahın zanni bir delil ile ispatlanan bir şeyden dolayı kulunu ebedi cehenneme atması yine usul gereği zulümdür
ahirette tercih bila müreccihin mümküniyatından, varlığın mı mahiyeti yoksa mahiyetin mi varlığı öncelediğinden, sıfatların zatla aynı olup olmadığından, heyula-suret'in mi yoksa cevher-i ferdin mi doğru olduğundan vs sorguya çekilmeyeceksniz ancak ibadetlerinizden çekileceksiniz
@SaidAmidi_1 Herhangi bir iddia ortaya atmamış sadece soru sormuş.
Yine manipülasyon yapıyorsun, bu helal ve haramlık duruma ve delile göre değişir. Zira mezhepler arasında bu helal ve haram gibi ihtilaflar çokça vaki. Ki bu mezkur mesele dinin aslından olmadığını çocuk bile bilir
Abdulkadir!
Belli ki sihir ve büyü nedir bilmiyorsun, vefk ve tılsım ilimleri gibi metafiziği ilgilendiren, ledünnî ilimlerin mahiyetinden bîhaber, ulemanın fetva verdiği mevzuları, sihir ve büyü ile karıştırıyor, Cübbeli Hoca Efendi'ye de iftira atıyorsun. İftiranın şer'i had cezasını da hatırlatmaya gerek yok.
bak şimdi sana İmâm Ğazâlî rahimehullah el-Munkızu min-ed-Dalâl'nda, hazretin gebe bir kadına kolay bir doğum için yazılan terkibi gösteriyorum.
Bu şirk mi ?
Bir de İmam Suyûtî rahimehullah'ın “er-Rahme fî’t-Tıb ve’l-Hikme” eserinde nasıl tılsım, vefki hastalıkların tedavisinde kullandığına dair bizzat eserinden sayfalar atacağım.
Ve sen de bunları okuduktan sonra Cübbeli Ahmed Hocaefendi'ye attığın "sihir ve büyü" iftirasında Tevbe edecek, akiden için kelime-i şehadet getirecek ve hocaefendiden helallik isteyeceksin.
Ya da Ğazâlî ve Suyûtî gibi ulemamızın bizzat cevaz verdiği ilimler hakkında sihir ve büyü demeye devam edecek, helal olana haram diyerek iman etmeye, inancına şirk bulaştırmaya devam edeceksin.
Buyur bizzat ulemanın eserlerinden;
(arapça bildiğin için tercüme etmeye hacet yok nasılsa)
Bundan sonra Gazali zaten bu meselenin akılları hayrete düşürdüğünü kabul edip bundan sonra sadece bu konu hakkındaki delilsiz bi şekilde görüşleri sayıyor ve tercihi okuyucuya bırakıyor
Gazali’de de aynısı geçiyor. Sonra farazi itirazla, bu iradenin umumi olduğunu ve irade edilecek şeylerin hepsinin eşit olduğundan dolayı hangisini irade edeceğine dair bir muhassise ihtiyaç duyulduğunu söylüyor.
"Fiillerin yaratılmasında belirttiğimiz üzere, failden fiilin sadır olması bir tercih edici müreccihe bağlıdır ki o da İradedir. Kulun iradesi sonradan yaratılmış (muhdese) olduğundan bir Yaratıcı'ya muhtaçtır ve bu zorunluluk kul için kaçınılmazdır...
Kavm-i etrakın, evlad-ı nebi olan atamız Yafesten miras kalan töresi, Tanrı Tealaya ve Kut’a aittir, biatı ve teslimiyeti kutlu yalvacınadır. Bu millet cihad ve hayırda sâbık, muştulara nâil, haremeyne hâdim, iki cihan başbuğunun sol kanadında cunûdu olma şerefine mazhar olmuştur
Bence getirdiği habere ve şahsına bakılır. Nebi olması dışında olası diğer seçenekler elenir ve en sonunda Allahın Rasülü olduğuna kanaat getirilir ama bu nasıl olur işte bilmiyorum
Bu arada mucize bence de doğrudan nübüvvete delalet etmez. Yani bir peygamberin olağan üstü bir hal göstermesi, terennüm ettiği sözlerin vahiy kaynaklı olduğunu göstermez. Bir de vaz ettiği erdem ve öğütler de bunu göstermez zira insan iyi ve kötüyü tam manasıyla bilemez
Filozoflarda ilahiyat meseleleri tamam olsa bile nübüvvet konusunda, kuranda Allah’ın peygambere bizatihi hitapları nasıl değerlendirilebilir ki? Faal akıldan bilgi alan bir insan neden kendisini tehdit etsin?
Bilse bile diğer dinlerde de hayırlı öğütler var.
Bu ispat ancak Allahtan vahiy aldığını göstermek ile muhkem kılınır. Peygamberimiz için Kuran bunun en güzel numunesidir. İcmalen biz onun beşerden sadır olamayacağını, cin ve şeytanların müdahalesinden temiz olduğunuda biliyoruz