🔴 "Biz ölürken siz Dünya Kupası izliyorsunuz. Size yazıklar olsun."
İsrail'in bugün bir oyun alanını vurmasıyla şehid edilen çocukların başında Gazzeli adam bu sözlerle sitem ediyor:
ŞERİAT NEDİR?
Geniş anlamıyla “şeriat” kavramı, Kur’ân ve Sünnet’in açık buyruklarına dayanan ve Yüce Allah’ın bu iki kaynak aracılığıyla bildirip de dinden olduğu zorunlu olarak bilinen inanç, ahlâk, amel (ibadet, hukuk, siyaset, iktisat vb.) alanlarına ait hükümlerin bütününü ifade eder.
Bu çerçevede “şeriat” kelimesi, kapsam ve içerik bakımından “din” ve “millet” kavramlarıyla eş anlamlı bir mahiyet arz eder. Dolayısıyla şeriata karşı olmak, dine karşı olmak; şeriatı reddetmek, dini reddetmek anlamına gelir.
Bir insan özgür iradesiyle herhangi bir dine karşı olabilir. Fakat hem bir dini benimsediğini söyleyip hem de o dinin şeriatına karşı olamaz. Başka bir ifadeyle iman ile inkâr bir arada bulunamaz. Zira temel bir mantık ilkesine göre “ictimâ-i nakîzayn muhaldir” yani birbirine zıt/çelişik iki durumun aynı anda bir arada bulunması aklen imkânsızdır.
İmam Ebû Hanîfe'nin "din" tanımını bu mecrada daha önce paylaşmıştım. Ünlü sözlük ve kavram bilgini Ebû’l-Bekâ Kefevî’nin (ö. 1095/1684) “iman” tanımı da aynı doğrultudadır ve adeta yukarıdaki açıklamayı özetlemektedir: “İman, kişinin güven duyması, bağlılık ve itaatini açık biçimde ortaya koyması ve şeriatı benimseyip kabul etmesidir.” (Külliyyât, s. 212)
الْإِيمَان: الثِّقَة، وَإِظْهَار الخضوع، وَقبُول الشَّرِيعَة
Tasavvufî gelenekte ekseriyetle, terk-i dünya eylemiş dahi olsa, veli kimsenin bir kısım tasarruflarla yaşayanlara tesiri makul ve meşrudur. Bu tasarruf; teklifi/şeriatı, teklifin zemini olan beşerî iradeyi ve dünya hayatının sebeb-i hikmeti olan imtihanı sâkıt hâle getirmeyecek surette muhtelif şekillerde ve farklı derecelerde tahakkuk edebilir. Tasarrufun sınırından bahsedilecekse eğer, o sınır teklif/şeriat, irade ve imtihan hakikatini ihlal etmeme sınırıdır. İşbu sınıra halel gelmediği müddetçe velinin -Allah’ın izniyle gerçekleştirdiği- tasarruflarından bahsetmek aklen mümkün, naklen de müdafaa edilebilir durumdadır.
Bu itibarla bir velinin mesela “milyon kişinin rüyasına girip onları hayra teşvik etmesi” bir tasarruf olarak muhal değilken; “tek bir kişinin bile iradesini iptal edip onun sevk ü idaresini topyekûn uhdesine alması” muhaldir.
Söz konusu nüansın doğru anlaşılması, velilerin tasarrufu konusunda herhangi bir yanlışa düşmemek veya herhangi bir istismarın mağduru olmamak için elzemdir. Fakat tasarruf konusunda gözetilecek hassasiyet yalnızca bu nüansla sınırlı değil. En az bu kadar önemli olan bir diğer husus da velinin tasarrufunu üzerinde hisseden kişinin mezkûr hissinin epistemolojik değeridir.
Bir velinin tasarrufunu kendi üzerinde hisseden kişi aslında -teknik anlamıyla- bir ilhama muhatap olmuş demektir. Eğer bu ilham avam mertebesinde bir kişinin kalbine gelmiş ise buna “ilham-ı avam” denilir ki, ne o kişi ne de bir başkası için bilgi ifade etmez; itikadî, amelî ve ahlâkî hiçbir bağlayıcılık da taşımaz.
Yok eğer terk-i dünya eylemiş bir velinin tasarrufu, elân yaşamakta olan bir velinin kalbine ilka olmuşsa buna da “ilham-ı evliya” denilir. Şayet velinin kalbinde bu ilhamın sıhhatine ve mânâsına dair bir yakîn oluşmuşsa, bu durumda ancak kendisi için bağlayıcılık ifade eder.
Bu itibarla şayet birisi, bir velinin tasarrufuna muhatap olduğuna kâni olsa dahi bunun umum için hiçbir bağlayıcılığından bahsedemez. Dolayısıyla, bir velinin tasarrufunu haber verdiği düşünülen ilhamlar, zuhuratlar ve keşifler, insanlara ilan edilmemesi ve o ilham istikametinde harekete davet edilmemesi gerekenler cümlesindendir.
Anlaşıldı.. Siz böyle her bulduğunuz saçma sapan rivayetlerle bir sahâbînin ırzına saldıracaksınız. Senet kritiğini, metin tahlili.. Bunlar zaten boş işler(!) Kitapta buldun, ideolojini de destekliyor. Anlat gitsin, millet ne bilecek nasıl olsa öyle mi?
Şu kısa kesitte naklettiğin Muaviye -radıyallahu anh- aleyhindeki rivayetlere kaç yıldır cevaplar veriliyor. Ama meseleniz hakikati bulmak değil ki, çamur atmak!
Pek dillendirilmeyen ilk iddianı ele alalım mesela. Hani şu "defnen" rivayeti..
İlgili rivayet, Zübeyr b. Bekkâr’ın "Muvaffakiyyât"ında yer alıyor. İlimden ufak bir behren varsa eseri tahkik edip neşreden Sâmî Mekkî'nin mukaddimesini bi oku. Oku ki bu eser de dahil olmak üzere öyle her kaynakta bulduğun şeyi aktarmanın sadece cehaletini ele vereceğini anla!
Neyse devam edelim.
Mes‘ûdî de Mürûcü’z-Zeheb (2/54)’de ondan naklediyor bu rivayeti.
Rivayette, Zübeyr b. Bekkâr’ın şöyle dediği aktarılır:
"Medâinî’nin şöyle dediğini işittim: Mutarrif b. Muğîre b. Şu‘be dedi ki: Babam Muğîre ile birlikte Muâviye’nin huzuruna gittim..." ve ardından da bu anlatılan hikâye zikrediliyor.
Ancak bu nakilde dikkat çekici bir kronolojik problem var bariz şekilde. Burada adı geçen Medâinî, meşhur tarihçi ve ahbâr âlimi Ebü’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Abdullah b. Ebî Seyf el-Medâinî... Kaynaklarda onun hicrî 132-135 yıllarında doğduğu belirtilir.
Buna karşın Mutarrif b. Muğîre b. Şu‘be’nin ise İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh (3/465 vd.)’inde Haccâc zamanında öldürüldüğünü kaydediyor.
Bu durumda Mutarrif’in vefatı ile Medâinî’nin doğumu arasında yarım asırdan fazla bir zaman farkı bulunuyor.
Dolayısıyla Medâinî’nin Mutarrif’ten doğrudan rivayette bulunması tarihî açıdan mümkün değil. Rivayet bu itibarla bu denli önemli bir konuda istidlal açısından tam bir "çöp" niteliği taşıyor. Sen ise bu rivayeti senedinde toz bile yokmuş gibi naklederek bağırıp çağırıyorsun.
Belli ki meselen hakikati araştırmak değil. Senedi araştırmaya gerek yok, tarihî tutarlılığa bakmaya gerek yok; yeter ki rivayet Muâviye -radıyallahu anh- aleyhine kullanılabilsin. Yıllardır sergilediğiniz ölçüsüzlük bu..
Oysa insan, sıradan bir Müslüman hakkında bile böyle ağır ithamları araştırmadan dile getirmeye çekinir. Bir müminin haysiyeti bu kadar ucuz değildir. Kaldı ki burada söz konusu olan kişi Resûlullah aleyhisselâm'ın bir sahâbisidir.
Senedi problemli, tarihî olarak "uyduruldum" diye adeta bağıran beş para etmeyecek bir rivayeti kesin bir vakıa gibi anlatıp bir sahâbîyi hedef almak nasıl bir savrulmuşluktur?
Günün hatırasına binaen henüz okumamış olanlara görseldeki eseri tavsiye edeyim. Tarih şuuru yalnızca ilimle değil, aynı zamanda doğru hissiyatla da yoğrulan bir mayadır. Şuurun bu yönünü ihmal edenlerin, malumatları çok olsa dahi, mefkûresizliğe mahkûm olmaları muhakkaktır.
Merhum Es’ad Coşan’ın üç konuşmasının çözümünden oluşan eser, bu mânâda çok güzel bir metin. Mesela Fatih Sultan Mehmed’e dair bir tespiti var ki bu okumada dikkatimi çekti ve çok hoşuma gitti: İstanbul gibi güzel ve ehemmiyetli bir beldenin fethinden sonra dahi fütuhat mesaisinin hiç azalmamasına istinaden sultanı, “güzelliklerin kendisini bağlayamadığı bir kimse” olarak tavsif ediyor. Ne latif, ne hoş.
O güzel komutan ve güzel askerlere rahmet duası ve minnetle.
Birçok mütefekkir ve münevveri tanıyoruz tanımasına ama bu tanıyış ekseriyetle onların zahirî evsafı ve sureti üzerinden oluyor. Bu durum, onların fikirlerini tanımak noktasında dahi aynı vaziyette. “Adam tanımak surat tanımak değildir” esprisi içinde, gerçekten tanınabilen kaç fikir ehli var, meçhul. Üstad Necip Fazıl merhum da sanıyorum ki en meşhur tanınmazlarımızdan biridir. Dilerim vech-i hakikisiyle de tanınır bir gün. Garik-i rahmet ola.
Büyük Hanefi Fakihi Alaüddin Kasani hazretlerinin "El-Mutemed mine'l Mutekad" isimli kelam/akaid risalesi üzerine olan tercüme ve şerh çalışmam yayınlandı. Kitap, ayrıntılı tartışmalara girmeksizin mezkur meseleleri ele alan, bazı mühim meseleleri müstakil başlıklar altında değerlendirmeye tabi tutan ve İslam kültürüne has bazı kavramlar üzerine kalem oynatılan Maturidi akaidini havi bir el kitabı hüviyetine sahip. Bu vesileyle Rabbimiz bizi imamlarımızın mübarek yollarından ayırmasın ve dahi onların şefaatlerine nail eylesin.
Daha bugün konuşmuştuk...Taha Abdurrahman vb. isimlerden fayda beklemenin, medet ummanın çok da anlamlı ve doğru olmadığını düşünüyorum. İslam dünyasına yabancı ve ithal düşünceler bunlar.
Klasik diye isimlendirdiğimiz bu eserlerin okunması ve bu kitaplar ekseninde oluşan icazet gelenekleri hep ilgimi çekmiştir. Allah ülkemiz başta olmak üzere tüm İslam alemindeki ilim meclislerini bereketli kılsın