Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu.Bir insan eksik yaşıyorsa, bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin.Onun varsa,bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.
N.Hikmet
Cumartesi yazıları...
ANLAM ARAYIŞI VE AİDİYETLERİMİZ DELİ GÖMLEĞİMİZ OLMASIN!
Son günlerde dini cemaatlere yönelik operasyonlar üzerinden yeniden hararetli tartışmalar yaşıyoruz. Bir taraf "devlet" kavramına sığınarak bütün cemaatleri peşinen suçlu ilan ediyor, diğer taraf ise mensubu olduğu yapıyı her türlü eleştiriden, sorumluluktan azade tutuyor.
Oysa bu tartışmaların önemli bir eksiği var:
İnsanı anlamadan, insanın aidiyetlerini anlayamayız.
İnsan yalnızca düşünen bir varlık değildir. Aynı zamanda anlam arayan ve bir yere ait olmak isteyen bir varlıktır.
Hayatın anlamını sorgularız. Ölümü, adaleti, iyiliği, kötülüğü, inancı ve varoluşu anlamlandırmaya çalışırız. Aynı zamanda aileye, topluma, dine, millete, bir siyasi fikre, bir ideolojiye, bir cemaate veya bir düşünce çevresine ait olma ihtiyacı hissederiz.
Çünkü insan sosyal bir varlıktır, yalnız yaşamak istemez.
Anlam arar ve aidiyet arar.
Bu, insanın zaafı değil; insan olmanın doğal özelliklerinden biridir.
Asıl mesele, bu doğal ihtiyacın nerede başladığı değil, nerede sona erdiğidir.
Çünkü anlam arayışı insanı özgürleştirebileceği gibi insanı dogmatizmin içine de hapsedebilir.
Aidiyet insana dayanışma duygusu verebilir; fakat aynı aidiyet, zamanla bireysel iradenin yerine geçerse insanı sürüleştirebilir.
İşte tehlike burada başlar.
Bir insan “Ben bu topluluğa aidim” dediğinde sorun yoktur.
Fakat “Ben bu topluluğa ait olduğum için onun söylediklerini sorgulayamam” veya "devletin bir bildiği vardır" demeye başladığında, artık o aidiyet bir kimlik olmaktan çıkar; zihinsel bir esarete dönüşür.
Dini cemaatlerde de böyledir.
Siyasi partilerde de…
İdeolojik yapılarda da…
Bürokratik yapılarda da...
Etnik veya milliyetçi aidiyetlerde de…
Hatta bilim, felsefe ve entelektüel çevrelerde bile…
İnsan bir düşünceyi benimseyebilir. Fakat hiçbir düşünce, insanın düşünme yeteneğinin yerine geçmemelidir.
Çünkü aidiyet, mensubiyet düşünmenin alternatifi değildir.
Burada “Düşünmeyi Öğrenmek” serimizin temel meselesine yeniden dönüyoruz:
İyi niyet, doğru muhakemenin garantisi değildir.
İnsan iyi bir amaç uğruna da yanlış düşünebilir. İyi insanlar da dogmatikleşebilir. Samimi insanlar da yanılabilir. Hatta insan, en çok inandığı şeyleri sorgulamadığında kendisini yanılmaz zannetmeye, mutlak hakikati temsil ettiğine inanmaya başlayabilir.
Bu nedenle anlamlarımızı ve aidiyetlerimizi zaman zaman dört temel süzgeçten geçirmek zorundayız:
AKIL. BİLİM. HUKUK. AHLAK.
Akıl bize “Bu doğru mu?” diye sordurur.
Bilim, olgular konusunda “Bunun kanıtı nedir?” diye sorar.
Hukuk, “Bu davranış meşru ve hukuka uygun mu?” sorusunu sorar.
Ahlak ise daha zor olanı sorar: “Bunu yapmaya hakkımız var mı?”
İşte gerçek özgürlük biraz da burada başlar.
Devletin dini cemaatlere yönelik operasyonları bakımından da aynı ayrımı yapmak zorundayız.
Bir insanın inanması, ibadet etmesi, dini kanaat taşıması veya meşru biçimde bir topluluğa mensup olması başka şeydir; bir örgütlenmenin suç işlemesi, kişilerin iradesini baskı altına alması, kamu gücünü hukuka aykırı biçimde ve siyasi maksatla kullanılması veya evrensel hukuk ilkeleri dışında siyasi veya oligarşik bir güç alanı oluşturmaya çalışması da başka şeydir.
Din ve vicdan özgürlüğü, hukuksuzluk özgürlüğü değildir.
Ama bunun tersi de doğrudur:
Devletin güvenlik ve soruşturma yetkisi de sorgulanamaz ve sınırsız değildir.
Bir kişinin yalnızca inancı, ibadeti, düşüncesi veya meşru aidiyeti nedeniyle cezalandırılması hukuk devletiyle bağdaşmaz. Devletin müdahalesi somut fiillere, kanıta, kanuni yetkiye ve yargısal denetime dayanmalıdır.
Dolayısıyla meseleyi “cemaatler suçludur” veya “cemaatlere dokunulamaz” ikiliğine hapsetmek, bizi yine düşünmekten kurtaran kolaycılığa götürür.
Asıl sorumuz şudur:
İnsanın anlam arayışı ne zaman özgürlüğünü güçlendirir, ne zaman özgürlüğünü elinden alır?
Bence cevap açıktır:
Bir aidiyet sizi daha ahlaklı, daha özgür, daha sorumlu ve daha iyi bir insan olmaya yöneltiyorsa anlamlıdır.
Ama sizi soru sormaktan, eleştirmekten, başkasının hakkını tanımaktan ve gerektiğinde kendi grubunuzun yanlışına “yanlış” diyebilmekten uzaklaştırıyorsa, orada aidiyet artık bir kimlik değil, bir deli gömleğidir.
İşte insanın kurtulması gereken şey bazen dışarıdaki baskıdan önce, kendi zihninde kutsallaştırdığı soyut kavramlara dair aidiyettir.
Bu nedenle bugün cemaatleri, tarikatları, partileri, devlet kavramını, ideolojileri veya başka toplulukları tartışırken kendimize daha zor bir soru sormalıyız:
Ben bir yere ait olduğum için mi böyle düşünüyorum, yoksa düşünebildiğim için mi bir yere ait oluyorum?
Eğer ikinci soruya verecek cevabımız yoksa, belki de tartışmamız gereken devlet, cemaatler değil, kendi zihinsel özgürlüğümüzdür.
Çünkü özgür insanın hiçbir aidiyeti aklından daha büyük değildir.
Hiçbir inancı vicdanından…
Hiçbir ideolojisi ahlâkından…
Hiçbir topluluğu hukuktan…
Ve dahi hiçbir lideri hakikatten daha büyük değildir.
Anlam arayalım, aidiyetlerimiz olsun, dayanışalım.
Ama hiçbir anlamı, kavram ve kurumu putlaştırmayalım, hiçbir aidiyeti köleliğe dönüştürmeyelim.
Çünkü insanı insan yapan yalnızca bir yere ait olması değil; gerektiğinde ait olduğu yere “hayır, burada yanılıyorsunuz” diyebilecek kadar özgür kalabilmesidir.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü
Kitap okuyun. Her şeyi okuyun.
Toplumların nasıl güçlendiğini ve sonra nasıl dağıldığını öğrenmek için tarih okuyun.
Evrenin, ne düşündüğünüzü umursamadığını anlamak için fizik okuyun.
Bedeninizin ne kadar muhteşem ve hassas olduğunu görmek için biyoloji okuyun.
Beyninizin sizi ne kadar sık kandırdığını öğrenmek için psikoloji okuyun.
Daha iyi sorular sorabilmek için felsefe okuyun.
İnsanları neyin harekete geçirdiğini anlamak için ekonomi okuyun.
Sadece bir hayat yaşarken binlerce hayatı deneyimlemek için edebiyat okuyun.
Hislerinizi anlatmaya sıradan kelimeler yetmediğinde şiir okuyun.
Ne hoş,ey güzel Tanrım, ne hoş
Maviliklerde sefer etmek!
Bir sahilden çözülüp gitmek
Düşünceler gibi başıboş...
Açsam rüzgâra yelkenimi;
Dolaşsam ben de deniz deniz
Ve bir sabah vakti, kimsesiz
Bir limanda bulsam kendimi....
Orhan Veli
Milton Friedman’a göre parayı harcamanın 4 yolu vardır:
1. Kendi paranı kendin için harcadığında
(Hem maliyete hem kaliteye dikkat edersin)
2. Kendi paranı başkaları için harcadığında
(Maliyete dikkat edersin, kaliteye daha az önem verirsin)
3. Başkasının parasını kendin için harcadığında
(Kaliteye önem verirsin, maliyet umursanmaz)
4. Başkasının parasını başkaları için harcadığında
(Ne maliyet ne kalite umurundadır)
Devlet harcamaları bu son kategoriye girer.
baktım gökte bir kırmızı bir uçak
bol çelik bol yıldız bol insan
bir gece sevgi duvarını aştık
düştüğüm yer öyle açık seçik ki
başucumda bir sen varsın bir de evren
saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
yalnızlığım benim çoğul türkülerim
ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi
C.Y
“KÜÇÜK”LERİN ZELİL GALİBİYETİ Mİ,
MAĞLÛBİYETİN ASALETİ Mİ?
İlkesizliğin ve erdemsizliğin tahkim ettiği yanaşma düzeni, vasatlığın neredeyse bir meziyet gibi ödüllendirildiği bir düzlem yaratır.
Böyle bir düzende insanın önüne tuhaf bir tercih çıkar:
Kazanmak için küçülmek mi, kaybetmek pahasına insan kalmak mı?
Çünkü her galibiyet başarı değildir.
Yanaşma düzeninde ahlâksız zekâ, içinde bulunduğu erdemsiz düzene olağanüstü bir adaptasyon kabiliyetidir.
Bir makam elde edersiniz; ama liyakatinizi değil, muktedirlere sadakatinizi kullanmışsınızdır.
Bir fırsat yakalarsınız; ama başkasının hakkını çiğneyerek.
Bir kariyer kurarsınız; fakat yükseldikçe karakterinizden biraz daha eksiltmişsinizdir.
Dışarıdan bakıldığında galip görünürsünüz.
Fakat insanın kendi içindeki muhasebesinde, belki de çoktan mağlûp olmuşsunuzdur.
Gençlere başarıyı anlatırken yalnızca “yükselmek” üzerinden konuşmanın yanlış olduğunu düşünüyorum.
Elbette hırslı olun, çalışın, öğrenin, üretin.
Daha iyi bir mühendis, hekim, hukukçu, akademisyen, girişimci veya yönetici olmak için mücadele edin diyeceğiz.
Ama hırsınızın bir sınırı, başarınızın bir ahlâkı olsun.
Başkasını ezerek, iftira atarak, tetikçilik yaparak yükselmeyi sakın başarı zannetmeyin de diyeceğiz.
Bir güç sahibinin gölgesinde büyümeyi kariyer zannetmeyin.
Hak ederek elde etmediğiniz bir mevkiyi kendi yeteneğinizin kanıtı saymayın.
Çünkü kariyeriniz yükselirken karakteriniz küçülüyorsa, aslında yükselen siz değilsiniz.
Bazen de hak ettiğiniz halde kazanamazsınız.
Daha çok çalışırsınız, başkası seçilir.
Daha yeteneklisinizdir, başkası yükselir.
Doğruyu söylersiniz, dışarıda kalırsınız.
Eğilmezsiniz, fırsatı kaybedersiniz.
Bunların hepsi acıtır.
Fakat acı çekmek insanı küçültmez.
İnsanı küçülten, acının içinden hınçla çıkmaktır.
Size yapılan haksızlığı başkasına yapmaya başladığınız gün, mağlûbiyetiniz gerçekten başlamış demektir.
Çünkü size kötülük yapan yanaşma düzeninin karakterini, dinamiklerini içinizde yeniden üretmiş olursunuz.
Oysa asıl maharet, yarayı intikama değil incelmeye dönüştürmektir.
Acıyı merhamete...
Yalnızlığı düşünmeye...
Mağlûbiyeti olgunluğa...
İşte buna yenilgi demiyorum.
Buna mağlûbiyetin asaleti diyorum.
Gençlere “sisteme karşı çıkın” demek de tek başına yeterli değil.
Dünyanın nasıl çalıştığını öğrenin.
Güç ilişkilerini, çıkar mekanizmalarını, yanaşmayı, manipülasyonu ve vasatlığın nasıl örgütlendiğini görün.
Saf olmayın. Ama saf olmamakla ahlâksız olmayı birbirine karıştırmayın.
Tabi ki akıllı olun, fakat zekânızı vicdanınızdan sakın ayırmayın.
Güçlü olun, fakat gücünüzü başkasını ezmek için kullanmayın.
Hırslı olun, fakat hırsınızın sizi kendinizden çalmasına izin vermeyin.
Çünkü mesele yalnızca “Ne olacağım?” değildir.
Daha önemli soru şudur: “Ne olarak ne olacağım?”
Hayatta bir gün kazanırsınız, bir gün kaybedersiniz.
Bir gün alkışlanırsınız, bir gün unutulursunuz.
Bir gün yükselirsiniz, bir gün düşersiniz.
Bunların hepsi hayatın geçici hesaplarıdır.
Asıl mesele, bütün bunların içinde kim olduğunuzdur.
Bu yüzden mağlûbiyetten korkmayın.
Haksızlığa uğradığınızda hınçla bilenmeyin.
Başkasının yükselişini kendi düşüşünüzün kanıtı da saymayın.
Sizlere kapı açmayanların kapısında ömür tüketmek yerine; öğrenin, çalışın, üretin, derinleşin ve kendi kapınızı açabilecek kadar güçlenin.
Ama bunu yaparken sakın kendinizden vazgeçmeyin.
Çünkü bazen insanın en büyük galibiyeti, kazanabileceği halde kendisini satmayı reddetmesidir.
Belki de asıl soru budur:
“Küçük"lerin galibiyeti mi, mağlûbiyetin asaleti mi?
Cevabı herkes kendi hayatında verecek.
Fakat unutmayalım:
Her kazanan galip değildir.
Her kaybeden mağlûp değildir.
Bazen insanın en büyük zaferi, kaybetmeyi göze alarak insan kalmasıdır.
Sakın bu sözlere; vasatların "züğürt tesellisi" demesine de fırsat vermeyin...
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü
Cumartesi yazıları...
KİMSE ÜÇ MAYMUNU OYNAMASIN!
Kayıt Dışı Ekonomiden Kayıt Dışı Siyasete:
“Kral Çıplak” Demeye İhtiyacımız Yok
OECD ülkeleri arasında ilk sıralarda bulunan Türkiye’deki kayıt dışı ekonomi konuşulurken genellikle vergi dışı bırakılan gelirleri, sigortasız çalışmayı, elden yapılan ödemeleri ve beyan edilmeyen ekonomik faaliyetleri tartışıyoruz.
Oysa meselenin daha derinde, siyasetin finansmanına uzanan bir boyutu var:
Kayıt dışı ekonomi ile kayıt dışı siyaset birbirinden bütünüyle bağımsız değildir.
Hatta bazı durumlarda biri diğerinin finansal altyapısına dönüşür.
Üstelik burada “Kral çıplak!” diye bağırmaya da ihtiyacımız yok.
Çünkü çıplaklığı görenlerin çoğu zaten görüyor.
Asıl sorunumuz, neden gördüğümüz hâlde görmemiş gibi yaptığımızdır.
MASUM TALEPLERDEN BAŞLAYAN DÖNGÜ
Bir belediye başkanı olduğumuzu düşünelim.
Hiçbir siyasi merkezin projesi değiliz; gerçekten iyi niyetliyiz ve seçildiğimiz kente hizmet etmek istiyoruz.
Fakat belediye başkanlığı, siyaset teorisinin steril dünyasındaki “toplumsal talepleri uzlaştırma” görevinden çok daha karmaşık bir gerçeklikle karşı karşıyadır.
Seçmen gelir.
İş ister, burs ister, gıda yardımı ister, kreş ister, sosyal destek ister, bir yakınının işe alınmasını ister.
Bir başka yurttaş yapı ve iskan ruhsatının verilmesini, hızlandırılmasını ister.
Bir iş insanı imar düzenlemesi bekler.
Bir müteahhit ihale ister.
Hemşehrilik, siyasi yakınlık, ideolojik aidiyet, dini ve kültürel bağlar, kişisel ilişkiler bu taleplerin içine girer.
İşte belediye başkanı çok geçmeden şu basit gerçekle yüzleşir:
Siyasi talepler sınırsız, kamu kaynakları sınırlıdır.
Tam bu noktada “masum” bir formül ortaya çıkar:
“Varlıklı kesimlerden bağış toplayalım.”
Başlangıçta bu teklif gerçekten masum olabilir.
Yoksula yardım etmek için...
Öğrenciye burs vermek için...
Mahalleye kreş yapmak için...
İhtiyaç sahibine destek olmak için...
Fakat bir kere siyasal ihtiyaçların karşılanması için kamu bütçesi dışındaki kaynaklara yönelmeye başladığınızda, önünüzde giderek büyüyen, sınırsız bir kayıt dışılık alanı açılır.
Çünkü artık sorular çoğalmaya başlar:
Kim bağış yaptı? Ne kadar yaptı? Neden yaptı. Karşılığında ne bekliyor?
Daha da önemlisi:
Bağış ile kamu kararı arasında bir ilişki var mı?
İşte kayıt dışı siyasetin tehlikeli eşiği tam burasıdır.
Bir bağış tek başına yolsuzluk değildir.
Bir yardım tek başına suç değildir.
Bir iş insanının belediyeye katkıda bulunması da tek başına gayrimeşru sayılamaz.
Fakat ekonomik kaynak ile kamu gücü arasında karşılıklılık ilişkisi oluşmaya başladığında, siyaset finansmanı ile nüfuz ticareti arasındaki sınır silinmeye başlar.
Artık mesele sadece para değildir.
Mesele, paranın kamu kararını etkileyip etkilemediğidir.
YEREL SİYASETTEN DAHA BÜYÜK MERKEZİ PROJEYE:
Fakat asıl büyük kırılma bundan sonra gelir.
Yerel yönetimlerde elde edilen yetki, ilişki ağları ve kaynak dağıtım kapasitesi yalnızca günlük siyasi ihtiyaçların karşılanmasında kullanılmazsa...
Bu durumda daha büyük siyasi hedeflerin, daha uzun vadeli kariyer planlarının ve merkezi iktidar projelerinin finansal ve örgütsel altyapısına dönüşmeye başladığında, artık başka bir düzleme geçilmiş olur.
Burada hedefler büyür, miktarlar büyür, ölçekler genişler, aktörler çoğalır ve sonuçta rakiplerde oluşan tehdit algısı da yükselir.
Siyaset artık yalnızca “hizmet üretmek” veya “seçimi kazanmak” meselesi olmaktan çıkar; kuralsız bir ölüm-kalım savaşına dönüşür...
İktidarın kendisini koruma, büyütme ve yeniden üretme mekanizmasına dönüşür.
İşte tam bu noktada sistemin en tehlikeli tarafı ortaya çıkar:
Hukuk geri çekilir.
Rasyonalite geri çekilir.
Objektiflik geri çekilir.
Kurumsal denetim etkisini kaybeder.
Ve nihayet muhakeme ahlâkı da iflas etmeye başlar.
Çünkü taraflar artık gerçeği anlamaya değil, kendi pozisyonlarını korumaya odaklanırlar.
Kendi tarafının yaptığı yanlış “zorunluluk” olur.
Rakibin yaptığı aynı şey ise “organize suç”...
Kendi aktörünün finansman ilişkisi “hizmet dayanışması” olur.
Rakibinki “yolsuzluk”...
Kendi siyasi ağının kaynak dağıtımı “toplumsal dayanışma” olur.
Rakibinki “örgütlü suç ve çıkar ilişkisi”...
Ve böylece hukuk, ahlâk ve muhakeme aynı anda siyasetin emrine girer.
Göz gözü görmez hâle gelir.
Artık ortada sadece kayıt dışı ekonomi veya kayıt dışı siyaset yoktur.
Tam anlamıyla siyasi ve toplumsal türbülans vardır.
MESELE SADECE “KİM YAPTI?” DEĞİLDİR
İşte bugün yaşadığımız tartışmalara bu pencereden bakmak zorundayız.
Partisine göre değil. Sağına veya soluna göre değil. Dindarına veya sekülerine göre değil.
İktidarına veya muhalefetine göre hiç değil.
Çünkü kayıt dışı siyasetin temel problemi herhangi bir siyasi partinin ideolojisinden önce sistemik teşviklerle ilgilidir.
Siyasi güç ekonomik kaynak üretiyorsa;
ekonomik kaynak siyasi sadakat satın alabiliyorsa;
siyasi sadakat yeniden siyasi güç üretiyorsa;
ve bütün bu ilişkiler şeffaflık, hukuk ve bağımsız denetimden uzaklaşabiliyorsa...
Artık karşımızda tek tek insanların ahlâkından ibaret olmayan bir problem vardır.
Kendi kendisini üreten kayıt dışı bir siyasal-ekonomik döngü vardır.
Bu nedenle soruyu yalnızca, “Kim ne yaptı?” diye sormak yetmez.
Daha önemli soru şudur:
“Nasıl bir sistem, iyi niyetle başlayan bir siyasal faaliyeti bile zaman içinde kayıt dışılığa, çıkar ilişkilerine ve nihayet hukuk dışı güç mücadelesine sürükleyebilir?”
Bence bugün asıl konuşmamız gereken budur.
Çünkü Türkiye'nin problemi kralın çıplak olması değildir.
Kralın çıplaklığını herkesin gördüğü hâlde, herkesin kendi kralının çıplak olmadığını iddia etmesidir.
İşte bu nedenle artık üç maymunu oynamayı bırakıp, kayıt dışı ekonominin ötesindeki kayıt dışı siyasetin anatomisine bakmanın zamanı gelmiştir.
Para nereden gelir? Kim dağıtır? Hangi ilişki ağı üzerinden dolaşır? Karşılığında ne beklenir?
Kamu gücü hangi noktada özel çıkara dönüşür?
Daha da önemlisi:
Siyaset ne zaman demokratik temsil olmaktan çıkıp, kendisini finanse eden bir güç ve sadakat sistemine dönüşür?
İşte bu soruların cevaplarını aramadan, sistem tarafından yeni kutuplaşmaların, kamplaşmaların elverişli aygıtı ve magazin merakının mezesi haline getirilmiş bulunan Türkiye'deki yolsuzluk tartışmalarını tam olarak anlamamız mümkün değildir.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü
Mina Urgan, “Bir Dinozorun Anıları” adlı kitabında şöyle yazar:
“Eğitim alanında herkese eşit fırsatlar sağlanmadığını, bana verilen imkânlardan başkalarının yoksun kaldığını anladığım an, sosyalist oldum: Yirmi yaşındaydım. Yirmi yaşındakiler kendilerini pek beğenirler. Ben de kendimi bir şey sanıyordum.
Sonra günün birinde trenle Anadolu'dan geçerken, lokomotif bir ara durakladı. Ve bir kulübenin önünde kendi yaşımda bir kız gördüm. Kız, bir çeşit gururla başını kaldırmış, kayıtsız gözlerle trene bakıyordu. Nerdeyse göz göze gelir gibi olduk bir saniye. İşte o sırada sanki bir şimşek çaktı kafamda. "Ben, o kulübenin önündeki kız olabilirdim; o kız da trende, benim şimdi durduğum yerde durabilirdi" diye düşündüm. Benim ben olmam, onun o olması salt bir rastlantıydı. Benim ben olmam, yabancı diller bilmem, üniversitede okumam, kültürlü sayılmam, kendi marifetim değil, bir rastlantının sonucuydu sadece. O talihsizdi, ben talihliydim, işte o kadar.”