yaşasın 🥳 huzurlarınızda ilk akademik makalem
https://t.co/mYWCMww2Ay
hak temelli engelli hareketinin gücü adına diyor ve hashtag etkinliklerinde tweet atan tüm engelli aktivistlere de teşekkür ediyorum ✌️
Ruhun sessizce olgunlaştığı üç büyük erdem vardır: bekleyebilmek, bırakabilmek ve kalabilmek.
Bekleyebilmek, henüz açmamış bir çiçeği zorla tomurcuğundan koparmamaktır. Her şeyin kendi mevsimi olduğunu bilmek, zamanı düşman değil, öğretmen yapabilmektir.
Bırakabilmek, artık ruhuna yük olanı yanında taşımamaktır. Çünkü bazı kapılar anahtarla değil, avuçlarını açtığında aralanır. İnsan, kaybettikleriyle değil; vazgeçemedikleriyle ağırlaşır.
Kalabilmek ise en zor sanattır. Acının ilk rüzgârında kaçmamak, belirsizliğin karanlığında kendini terk etmemek, fırtına geçene kadar kendi içindeki ateşi söndürmeden bekleyebilmektir.
Hayat bizi defalarca sınayacak. Bazen bekleterek, bazen eksilterek, bazen de sessizliğin ortasında tek başımıza bırakarak…
Ve belki de ruhun gerçek gücü, hiçbir zaman düşmemekte değil; düştüğü her yerden biraz daha derin, biraz daha bilge ve biraz daha hafif kalkabilmektedir.
Çünkü insanı ayakta tutan şey, kaslarının kuvveti değil; ruhunun eğilip kırılmadan yeniden doğrulabilme kudretidir.
Bazen kişilerin yüksek bilinçteki kader olasılıkları diğer insanlara açık olabilir, bu Allah'ın insanlar üzerinden insanlarla konuşma biçimidir. İnsandan değil, Allah'tandır. Kehanet mehanet değil bir ilhamdır. "Zamanında bana şunları demiştin" dersin ama o hatırlamaz sana neler dediğini çünkü anlık kalbi akışla akar söylenenler.
Hayatınıza giren kişiler her zaman tekâmül ettirmez, ilahi planda ilahi plan dostudur. Bazen anlık girer çıkar (Hızır), bazen kadersel süreciniz uzun sürer. Seni senden daha iyi görür, bazı uyarılar yapar, koşulsuzdur, kendi nefsi için senle irtibat kurmaz, varlığının ya da yokluğunun anlamı yoktur. Ancak sen olur da bazı şeyleri nefsileştirirsen ve bazı şeylerde inat ve kibr devreye girerse işte o zaman o frekans bozulur. Kendi isteğin üzere ilahi plan dostunun da vazifesi bitmiş olur. Herkes kendi yolunda ilerler.
Duygular
Kontrollü mü otopilottta mı
Seni kim yürütüyor
Travmaların mı zaafların mı gururun mu egon mu öfken mi hırsın mı keşkelerin mi pişmanlıkların mı ...
O ne dedi bu ne dedi sana ne verdi
Seni kim eğitiyor
Hakikatin perdelerini açtın mı
**Biri gökyüzünden düşmüş beyaz bir sessizlikti,
diğeri toprağın yüzyıllardır sakladığı sıcak bir nefes.
Akşam, ikisinin de omzuna aynı turuncu ışığı bıraktı.
Çünkü güneş, ayrılık bilmez;
son ışığını her kalbe eşitçe dokundurur.
Belki de sevgi,
aynı renkte kanatlara sahip olmak değildir.
Birbirinin yarasını korkutmadan taşıyabilmek,
aynı ufka bakarken
birbirinin sessizliğini de duyabilmektir.
Gün battı.
Gökyüzü hiçbir kuşu kendine saklamadı.
Toprak hiçbirini geri çevirmedi.
Ve dünya, bir anlığına,
iki kalbin birbirine baktığı kadar güzel oldu.*
Hayatım artık çok sade..
Ben, bana ulaşırsan sana karşılık veririm ama sessiz kalırsan ben de sessiz kalırım. Halimi sorarsan ben de seni yoklarım. Senden aldığım enerji neyse ben de sana onu yansıtırım. Ama asla peşinden koşmam. Sana baskı yapmam ve ikilemde kalmam. Niye biliyor musun? Çünkü artık o "ilgiden" çok "huzura" değer veriyorum.
Sana o zamanın için asla yalvarmam, o bağı zorlamam. Kimsenin de alanına girmem. Her şeyi olduğu gibi bırakırım. Ben enerjiye inanırım, yani biri bana nasıl geliyorsa ben de ona öyle geri dönerim.
Benimle gerçek olursan sonsuz bir sadakatle ben de senin yanında olurum. Ama benimle oyun oynarsan, benden uzaklaşırsan veya sessizce kaybolursan tartışmam. Bana vermiş olduğun ipucunu alır, saygıyla çekilirim.
Hakikati ulaştırmak sorumluluğumuzdur, insanların kabul etmesi ya da etmemesi bizi bağlamaz.
Mümin, sonuçların yükünü omuzlamaz; yalnızca mesajı eksiltmeden, eğip bükmeden ve kimseden çekinmeden ulaştırmaya gayret eder.
“Onlar; Allah'ın mesajlarını tebliğ eden, Allah'tan çekinen, başka kimseden çekinmeyen kimselerdir.
Hesap görücü olarak Allah yeter.”
Ahzab 39.
Bazı şeylerin hakkı "tebessüm edip geçmek"tir.
Öyle kavgalar etmek, nice etkili yollarla laf sokmak, hışımla küçümsemek, haklılığı ispat edecek doneleri bir bir göstermek vs. hiçbiri. Öyle inceden tebessüm edip geçmek.
"Ben demiştim kibri"ne bile tenezzül etmeyen, incecik, biraz müstehzi, feraset dolu, sessiz, bilge bir tebessüm. Birkaç saniye sürüp öyle yoluna bakan bir tebessüm. Seçilmiş, bilinçli, zarif bir tepkisizlik hâli. Bazı şeylerin hak ettiği muamele ve süresi bu kadarcıktır.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan herkese selamlar. Merak eden varsa içten bir şekilde söylüyorum, keyfim yerinde. İlerleyen günlerde façayı bozmamak için iyi hissetmiyorken “iyiyim” diyebilirim. O durumda bir yerlere göz kırpma emojisi koyarım.
Birçok açıdan nostaljik bir deneyim oluyor. Yıllar sonra televizyon izliyorum ve alaturka tuvalet kullanıyorum. Üstüne bir de Dünya Kupası eklenince 2002 yılında maça yetişmek için okuldan eve koşan Çocuk Deniz’e döndüm ama şişman Ronaldo’suz aynı keyfi vermiyor. Bu arada reklamlar iyice sıkıntı olmuş. Kantinden AdBlock istemek için dilekçe yazmayı düşündürdü. Sürekli meşrubat içen Boran Kuzum ve Feyyaz’ı görüyorum. Umarım müstakil bir ev alacak kadar iyi bir kaşeye anlaşmışlardır. Yoksa çekilecek çile değil. Nihat Kahveci’ninkini ev de kurtarmaz. “Kuşkaş ne topçuydu be!” Bir de yağcılık gibi olacak ama TRT 2 çok iyiymiş. İlaçlarıma henüz ulaşamamışken Kiarostami’nin Kirazın Tadı antidepresan gibi imdadıma yetişti yine. Yemekler ODTÜ yemekhanesiyle aynı. Dışarıdayken günde 1,5 öğün yiyordum, burada 3 öğün yiyorum vakit geçsin diye. Diş fırçalama işini de günde ikiye çıkardım, yine vakit geçsin diye. Alaturka tuvalet de daha sağlıklı diye duymuştum. Öyle değilse bile buradan çıkana kadar söylemeyin, motive kakalarımın tadı kaçmasın.
Bildiğiniz gibi kendi isteğimle dönüp teslim olmama rağmen ters kelepçe yapmak istediler. Rızam olmadığını söyledim. Zor kullanarak yaptılar. Şanlı direnişim yaklaşık 4 saniye sürdü. Polisler 2 katım n’apayım? Sonra emniyette birisi, “ya aslında sosyal medyaya içerik üretmek için” demiş olmalı ki; restoranda tam yemek yiyecekken “arkadaşlar bir saniye bozmayın” deyip masanın fotoğrafını çeken influencer tatsızlığında, ters kelepçeli videolarım çekildi; önden, arkadan, yandan. Hepsinde bir şekilde kameramanı bulup sırıttığım için uzak-arka açıyı yayınlayabilmişler.
Yapıcı bir eleştiri: Vatan Emniyet binası dökülüyor. Çalışanlar sıcaktan baygınlık geçiriyordu. Osmanlı’dan kalma klimalar var ve onlar da çalıştırılmıyor. Sadece amirlerin odasında son model klima var. Bu memurlar sırf siz istiyorsunuz diye kendilerine hiçbir zararı olmayan ve hatta belki sempati duydukları insanlara kötü polis rolü yapıyorlar. Duygusal yükü ağır olmalı; müstakil ev verseler yapmam. Bari bir klima alın. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, bu iki günlük kısa mesaim gösterdi ki Behzat Ç. ve Bir Zamanlar Anadolu’da kurmaca değil belgeselmiş, bütün diyaloglar ve karakterler birebir gerçekmiş.
Uçağa binmeden önce internetteki son dakikalarımda gördüğüm son şey “ailesinin gözüne girmek için kendini yakıyor, yazık!” tarzı yüzeysel psikolojik analizlerdi. Annemin Airbnb’de biblo kırdığı için ağıt yakması ve babamın gerçekten iyi bir baba olması dışında bütün anlattıklarım kurmacadır. Şaka yazabilmek için uydurduğum hayali çatışmalardır. Kişi ve kurumlar gerçek değildir. Mizahi bir yaklaşımdır. Pardon, mahkeme diline alıştım; siz bari şaka açıklattırmayın.
Kendimi bildim bileli hiçbir konuda baskı yapmamış, bana dair beklentiye girmemiş, çöp adam bile çizsem duvara asmış can dostlarımdır ikisi de. Her anne-baba kadar korumacı ve kaygılıdırlar. 2023’teki ilk Harbiye gösterimden sonra bile “Psikolog olsan keşke, boş vakitlerinde stand-up yaparsın” seviyesinde klişe; “yurtdışında İngilizce yapsan olmuyor mu?” diyecek kadar oğullarını gözlerinde büyütmüş insanlardır. Hemfikir olmasalar da bütün saçma kararlarımın arkasında durdular, bu gösteride de öyle olduğunu biliyorum, huzurlarınızda ikisini de öpüyorum.
Bu gösteriyi ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım. 7 yıl boyunca muhteşem bir hayat yaşadım. 25 yaşıma kadar içedönük, ölümüne karamsar, her şeyden şikâyet eden bir insan olarak; hobi seviyesinde yirmi seyirciye stand-up yapsam yeterince mutlu olacakken yüzlerce gösteride binlerce insanla beraber güldüm, yüzlerce yeni arkadaşım oldu, çok kalabalık ve sevgi dolu hissettim. Üstüne ihtiyacımın çok üstünde para kazandım.
Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, “politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.
Gözaltı gecesi uyuşturucu testi sonrası götürüldüğüm hastanede beni görünce heyecanla el sallayan yetmiş yaşında teyze ise, kişisel sıkıntımı hayalimin ötesinde bir memnuniyete dönüştürdü. “Halk beni anlamadı ve başıma işler geldi” diye beklerken, “Halk beni anladı ve başıma işler geldi” oldu. WIN-WIN.
Temel seviyede Türkçe bilen, gösteriyi sahiplenen ve dayanışma gösteren herkese sevgiler. Gündemi salıyorum, kararlıyım bu sefer Moby Dick’i bitireceğim. Size dışarıda kolaylıklar.
🔴 NATO’ya bütçe var, erişilebilirliğe bütçe yok
Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesi heyetlerin geçeceği güzergâhlarda yollar ve çevre düzenlenirken, engellilerin yıllardır dile getirdiği erişilebilirlik talepleri yok sayılmaya devam ediyor.
https://t.co/X4VmZAazo6
Yanlış Kadercilik ve Sorumluluk Öteleme
Yanlış kadercilik anlayışı, insanın iradesini felç eden, tembelliği ve kayıtsızlığı meşrulaştıran bir zihniyettir.
“Takdir-i ilahi” denilerek açlık, yokluk ve adaletsizlik karşısında göz yummak, aslında ilahi emanete ihanettir.
Bu yaklaşım, sorumluluğu bireyden ve yönetimden alıp gökyüzüne ötelemenin en kolay yoludur.
Yönetici, kendi beceriksizliğini, yolsuzluğunu veya ihmallerini “Allah’ın takdiri” ile aklayarak vicdanını temizlerken, asıl kaybeden insanlık ve gelecek nesillerdir.
Kader ve İnsan Sorumluluğu
Kader, insanın çabasından bağımsız değil; aksine, samimi ve akılcı gayrete bağlı olarak tecelli eder.
Allah, insanı yeryüzünde halife kılmış ve ona emaneti yüklemiştir.
Bu hilafet görevi, dünyayı ıslah etmek, doğayı korumak ve canlıların hakkını gözetmekle yerine getirilir.
Adaleti tesis etmek, açlığı gidermek ve zulmü önlemek, insanın temel ilahi sorumluluğudur.
Kaderi bahane ederek çabadan kaçmak, halifelik sıfatına ihanet anlamına gelir.
Doğanın dengesini bozmak, canlılara zulmetmek ve yoksulluğu yaygınlaştırmak, emanete hıyanettir.
Gerçek mümin, kaderin tecellisini beklerken aynı anda elinden gelen tüm gayreti gösterir.
Burada tüm dinlerin ortak çağrısı, bizi pasif bir bekleyişten kurtararak aktif bir iyilik hareketine dönüştürür.
Bu ilahi davet, her birimizi yeryüzünün onarıcısı ve adaletin mimarı yapar; içimizde uyanan bu bilinç, hem bireysel hem toplumsal kurtuluşun anahtarıdır.
Hristiyanlıkta insan, “dünyanın bahçıvanı” olarak yaratılmış; Genesis’te emanet edilen yeryüzünü korumak ve adaleti sağlamakla yükümlüdür.
Yahudilik’te “Tikkun Olam” kavramı, dünyayı onarmayı ve sosyal adaleti tesis etmeyi en büyük dini görev sayar.
Hinduizm’de karma, çabayla doğrudan bağlantılıdır; dharma bilinciyle doğaya ve canlılara karşı sorumluluk vurgulanır.
Budizm’de merhamet ve farkındalık, açlığı, yoksulluğu gidermek ve tüm varlıklara adil davranmakla somutlaşır.
Konfüçyanizm’de yönetici, “göğün oğlu” olarak halkın refahını sağlamak ve ahlaki düzeni kurmakla sorumlu tutulur.
İşte tüm bu evrensel anlayış, bize şunu hatırlatır:
Hiçbir inanç, kaderi bahane ederek vicdanımızı uyuşturmaz; aksine, hepimizi daha güzel bir dünya kurmaya çağırır.
Bu inançla hareket ettiğimizde, sadece kendi vicdanımızı değil, yarınları da aydınlatırız.
İnsan, yeryüzünde Allah’ın adaletini yansıtan bir ayna olmakla yükümlüdür.
Hilafet bilinci, yöneticileri de halkı da daha fazla çalışmaya, adalete ve merhamete davet eder.
Kader ile çaba arasındaki dengeyi kuramayan toplumlar, hem dünyada hem ahirette kaybetmeye mahkumdur.
Oysa gerçek iman, aç insanı doyurmak için çaba sarf etmekle başlar.
Kaderi bahane etmek, hem dini hem vicdanı istismardır.
Haydi harekete geçelim
Bugün attığımız her adımla, yarattığımız her adalet kırıntısıyla, hem kendi kaderimizi hem de insanlığın ortak geleceğini daha aydınlık yarınlara taşıyabiliriz. Vesselam
A psychiatrist at John Hopkins studied people who claimed to speak with God.
what he found in their brain scans left even seasoned scientists in quite disbelief:
> His name was Dr. Andrew Newberg.
A scientist. Not religious.
He had one question what happens inside the brain during prayer?
He expected nothing unusual.
Just neurons firing. Thoughts forming.
Nothing more.
He was wrong.
During deep prayer, the brain did something unexpected.
The part responsible for self-awareness went quiet.
Like a switch turned off.
> And when that happens the boundary between you and everything else disappears.
You no longer feel separate.
Not from people.
Not from the world.
Not from something greater.
He called it “absolute unitary being.”
Not just a feeling a measurable state in the brain.
But that wasn’t the most shocking part.
The brains of people who prayed regularly
looked physically different.
Stronger connections.
Lower stress.
Healthier patterns.
Even the brain’s fear center the amygdala became less active.
Ancient traditions always knew this.
Here’s the simple truth:
When you pray, your brain stops treating you as alone.
It starts treating you as connected.
Supported. Part of something vast.
He spent 30 years trying to prove it was all in the mind.
Instead, he found it was changing the mind all along.
Maybe it was never empty after all.
insan çok gençlikte, hani üç senede, beş senede bir şeylerin olacağını zanneder. ‘şu anda böyleysem, on sene sonra şöyle’ der ve bu hesapların hiçbirisi çıkmaz. ortada hesap da çıkmaz. o hesabı yaptığı hâlini bile hatırlamaz.
• şule gürbüz
Bir iktidarın, kendisine yönelen mizah karşısında daima “mağdur” rolüne bürünmesinden daha çelişkili çok az şey var.
Ben mizahın sınırını içerikten değil, güç ilişkisinden türetmenin daha makul olduğunu düşünüyorum.
Mizahın yönü önemlidir. Aşağıya doğru vuruyorsa zalimleşir; yukarıya doğru vuruyorsa hicve dönüşür.
Örneğin çocuk istismarının mağduruyla, katliam kurbanıyla ya da tecavüz mağduruyla dalga geçmek, zaten acı çeken birini yeniden hedef haline getirir. Burada mizah iktidarı sorgulamaz; aksine mağduru aşağılar. Bu yüzden böyle bir mizah ahlaken aşağılıktır.
Ama iktidarı, çoğunluğu, devleti, egemen ideolojiyi, dini kurumları ya da toplumsal olarak ayrıcalıklı konumdaki yapıları hicvetmek bambaşka bir şeydir. Hiciv zaten gücü rahatsız etmek, dokunulamaz görüneni sıradanlaştırmak için yapılır.
Kısacası mağduru hedef alan mizah zorbalıktır; iktidarı hedef alan mizah ise kamusal eleştirinin en eski ve en etkili biçimlerinden biridir. Yani ikisi arasında güçle kurduğu ilişki ve yönü bakımından fark vardır.
Bizde ise mağduriyet söylemini çoğu zaman gerçekten mağdurlar değil; hakim anlatı sahipleniyor. İşte bu, işin fıtratına ters.
Hayat yolculuğumda Kuran’la yeni bağlar kurarken, en yakınlarımdan "Çok abartıyorsun" sözlerini duymak beni hep yaralıyordu. Bir gün yine benzer bir eleştiri dalgası karşısında kendimi, niyetimi, kalbimi açıklamaya çalıştım. Ama yapamadım... Çünkü ben onları her zaman saygıyla dinlemişken, onlar sözümü bitirmeme bile izin vermeden arkalarını dönüp gittiler. O an hissettiğim yalnızlık ve kırgınlık tarif edilemezdi. Sığınacak bir liman arayışıyla hemen Kuran’ın kapağını açtım. Karşıma çıkan Tevbe Suresi'nin son ayeti, adeta kırılan kalbime bir pansuman gibi geldi:
"Eğer çekip giderlerse de ki: Allah bana yeter. İlah yok O'ndan başka. Yalnız O'na dayandım ben; büyük arşın sahibi O'dur." (Tevbe, 129)
“Başkasına yardım ederek veya nezaketle davranarak onu mutlu etmek, kendinizin mutluluk peşinde koşmanızdan daha çok size mutluluk ve tatmin getirir.”
Bilimsel bir araştırmanın sonucu..
👉Hepimiz görünmez bağlarla birbirimize bağlıyız.