@diclesfk_ çok dua ediyorum sana hep arabana ise tekerine zarar gelmesin diye. O araç hayra yol yapıyor her daim. Beyaz atlı Dicleli koyduk adını.🫣
çok gecmis olsun subhanallah ya.
Bazen çevremdeki kadınların evliliklerine şahit oluyorum…
Gözlerinde biriken yaşlara, dudaklarından dökülen kırık cümlelere..
Sonra şunu derinden anlıyorum;
Evlilik de en az yalnızlık kadar bir imtihandır.
İnsan dışarıdan bakınca evliliği bir tamamlanmışlık sanıyor. Oysa kimi zaman evlilik, insanın en derin yalnızlığına dönüşebiliyormuş. Aynı çatı altında, aynı odalarda, aynı sofrada.. ama kalben bambaşka dünyalarda yaşamak.. İşte asıl yoran bu olmalı.
Rabbim bana evliliğin en güzel yüzünü tattırdı.
İki evliliğimde de..
Biri sekiz yıl sürdü, diğeri sadece 3 ay aynı çatı altında…
Toplam bir yıl uzaktan, aynı bağın içinde.
Ama her ikisinde de Rabbim bana adeta cennetten bir parça yaşattı.
Sevildim..değer gördüm.. huzuru tattım.
Sonra… aldı..
Tadında bıraktı sanki. Numune yaşattı adeta..
Bu da benim imtihanım oldu.
Ama çok yakın arkadaşlarımda başka imtihanlara şahit oluyorum.
Öyle kadınlar görüyorum ki.. eşleri hayatta, yanlarında..ama yok gibiler.
Gözleri dolarak şunu söyledi bir arkadaşım;
“Bunu söylemek belki vebal ama… keşke benimde eşim vefat etseydi. En azından yokluğuna sabrederdim. Şimdi varlık içinde yokluk yaşıyorum…”
Bu bir isyan değil aslında.
Bu acının dili bence.
Çünkü insan sevdiğini kaybettiğinde yanar, ama bilir ki o yok artık.
Yasını tutar, sabreder, zamanla o acıya bir anlam bulur.. bir mana verir ve o manaya tutunur belki de..
Ama biri varken yoksa…
Seni görmüyorsa..
Seni sevmiyorsa..
Seni yok sayıyorsa..
Ama seni kendime mahkum etmişse..
İşte o zaman insan, her gün biraz daha eksilir..
Bu bence bir tükeniştir..
Şunu anlıyorum;
Herkesin imtihanı farklı. Kimi yoklukla sınanır.. kimi varlıkla..
Ama en ağır olanlardan biri de şudur ;
Varlığıyla seni yok eden birine mahkûm olmak.
Ve bu kadınlar..
Aslında eşlerini değil,içlerindeki o derin yalnızlığı toprağa vermek istiyorlar.
Ben onların gözlerinde bu tukenisi görüyorum.
Ve içim acıyor..
Çünkü ben hem kaybetmenin acısını biliyorum…
hem de sevilmenin nasıl bir nimet olduğunu tattım..
Belki de Rabbim bana bunlari boşuna göstermiyor da..
Belki de bu şahitlik, atılacak adımların yükünü yüklüyor ve kalbime fısıldıyor bazı şeyleri.
Evlilik için biriktirdiği parayı evlilikten vazgeçip hayır kurumuna bağışlayan ve o günden sonra tanıştığı kadınla evlenen abiyi hatırlayalım sadaka verin arkadaşlar. Sadaka belaları def eder. Belki önümüzdeki adaylar onun için şerdi. Verdiği sadakayla beladan sıyrıldı.
SubhanALLAH
"Küçük günahı sakın hakir görme!
Zira o, ilk başta zayıf bir ot parçası gibiyken; zamanla gemileri çeken devasa halatlar a dönüşür..."
İbn Kayyım (rh.)
Hadisleri tartışmaya açanlar gerçekten Kur'ân'la bağımızı güçlendirmek mi istiyor, yoksa zihnî bir işgalin keşif kolu olarak mı hareket ediyorlar?
📘 İlim Talebesinin Süsü 50
“Dört şey rızkı celbeder:
•Gece namazı,
•Seher vakitlerinde istiğfarı çoğaltmak,
•Sadakayı devamlı kılmak,
•Günün başında ve sonunda zikirleri eda etmek.”
— İbn Kayyım
Evlilikten beklentinizi çok yüksek tutmayın. Ne kadar iyi olursa olsun hiçbir insan, nefsindeki çirkinliklerden arınmış değildir. İnsan, insandır. Eksiktir, kusurludur, hatalıdır. Dolayısıyla en başta bunları kabullenip tahammül ve sabır seviyeni yükseltmelisin.
Hanımların eşlerinden en çok istedikleri şey; anlaşılmak. Kendilerini anlayan, duygularını aktarabildikleri bir eş istiyorlar. Biliyorum erkekler bunu gereksiz hatta saçma buluyor. Unutmayalım ki evlilik, eşinin önemsediği şeyleri ciddiye aldığın oranda sağlıklı ilerliyor.
3 kişi ile evlilik azaptır:
•Dışarı çöpünü/günahı eve taşıyan
•Eşine sert, yabancıya mülayim olan
•Eşine yük, gayrına köprü olan
Allah c.c, herkese salih-saliha eşler nasip eylesin. amin
Bu dersimizde, Muddessir Suresi 39 ila 41. ayetlerde cennetliklerle cehennemlikler arasında geçen diyaloğu ele aldık. Allah (cc), toplumları cehenneme sürükleyen sebepleri bir ilahi rapor olarak önümüze koyarken; biz de bu sebepler üzerinde durmaya çalıştık.
Muddessir Suresi 9. dersi YouTube kanalımızda yayında!
Madem mezhebler konusu açıldı, Medresedeyken tabiri caizse en utandığım anı paylaşayım sizlerle: Medreselerde adettendir, talebeler arasında aşırıya kaçmadan herkes mezhebini savunur. Bu gelişim için de güzeldir. Ben de bu süreçte Hanefi bir kardeşin Şafii olmasına vesile olmuştum. Bunu duyan Mağribli Maliki Şeyh beni çağırttı, gittim. Falanca kardeş Şafi olmuş, neden dedi. Şu an bile daraldım anlatırken. Ben de cehaletten kaynaklı “eski mezhebindeki bazı sorunları gördü” dedim ki demez olaydım. Şeyh hiddetlendi ve bir başladı, o zaman şu mesele ne olacak, bu mesele ne olacak siz kimsiniz diye kızmaya. Normalde de aramız çok iyiydi. Hatta o dönem akşamları hasbihal ettiği tek kişi bendim ama fırçayı atmaktan çekinmemişti. Ben yer yarılsa da yerin dibine girsem diye düşünürken çıkabilirsin deyip gönderdi. Sonra daha sakin şekilde gönlümü de alarak konu üzerine bayağı konuştu ama o gün aklımdan hiç çıkmaz. Bir alim tarafından azarlanmayan hatta ara ara da cehaleti kendisine hatırlatılmayan çoğu kimse haddini unutur, nefsi kabarır. Bir talebenin en büyük nasibi ona cehaletini hatırlatan alimlerin etrafından eksik olmamasıdır, en büyük musibeti de etrafındakilerin kendisinden cahil olmasıdır ki bu durum onu kibre ve kendini beğenmişliğe sürükler. Sözün özü had bilmek lazım. Allah (cc) imamlarımızdan razı olsun.
Dün, ancak samimî niyetlerin, emek veren bir ekibin ve özel bir lütfun vesilesiyle mümkün olan kıymetli bir ana şahitlik ettim. Öncelikle bu görüşmeyi nezaketle organize eden @tevhidekip_ ekibine, aracı olan kıymetli kardeşlere ve özellikle de yoğun mesaisine rağmen oğlum Eymen’i şefkatle kabul eden @Halis_Bayancuk Hocaya teşekkür borcum var. Bu buluşmanın, “her isteyenin kolayca erişebileceği” sıradan bir görüşme olmadığını , emanet bilinciyle, hassasiyetle ve mahremiyetle açılmış özel bir kapı olduğunun bilincindeyim. Bu inceliğin farkında olarak minnetimi buradan ifade etmek istedim.
Halis Hoca’nın çocuklara yönelik babacan, müşfik ve merhamet temelli yaklaşımı görüşmeye ayrı bir derinlik kattı. Bu tavır, hem beni bir anne olarak onurlandırdı hem de Eymen’in kendisini değerli ve güven içinde hissetmesine vesile oldu. Eğitimde aidiyet duygusunun ve güven ilişkisinin ne kadar kritik olduğunu bir kez daha idrak ettim; zira çocuk, kendini güvende hissettiği yerde, tam da ona açılan o güvenli kapıdan öğrenmeye açılır.
Bu an, beni kaçınılmaz olarak geçmiş tecrübelerime götürdü. Bu minvalde yeri gelmişken birşeyler yazmak istedim.
Eymen’in abisiyle olan eğitim sürecimde, bugün geriye dönüp baktığımda itiraf edebileceğim bir hakikat var: Dini eğitim konusunda fazlasıyla müdahaleci, katı ve dayatmacıydım. İbadet pratiklerinden ilmî meselelerine kadar pek çok konuda kuralları merkeze alan, çocuğun içsel dünyasını yeterince gözetmeyen bir yaklaşım benimsedim. O dönem bunu “dini disiplin” zannediyordum; oysa pratikte bu, pedagojik olarak baskı üreten bir yöntemdi.
Biraz yaşımın toyluğuna, yada tecrübesizliğimden kaynaklı pek çok hatam oldu.
Sonuç, benim için sarsıcı oldu. 13-14 yaşına geldiğinde oğlum dinden uzaklaştı; hatta inançla bağını koparma noktasına geldi. Bu süreç yaklaşık 2 yıl sürdü ve benim için hem manevi hem psikolojik açıdan ağır bir imtihan oldu.
Bu kriz, beni yeniden düşünmeye, yöntemimi sorgulamaya ve eğitim anlayışımı gözden geçirmeye sevk etti.
Nihayetinde Rabbimin rahmeti tecelli etti. Dua,sabır, çaba ve teslimiyetle geçen bu dönemin ardından oğlum yeniden İslam’a yöneldi. Bu dönüş daha sağlam oldu ve bu durumun bana hidayetin zorlamayla değil; kalbin rızasıyla gerçekleştiğini öğretti. Aynı zamanda, ebeveyn olarak niyetimin samimiyetini korurken yöntemimin de merhametle uyumlu olması gerektiğini çok acı, göz yaşı dolu tecrübelerle kavradım.
O şimdi pırlanta değerinde, bir tıp öğrencisi ve köklü bir inanca sahip..
Bu tecrübenin ışığında, Eymen’le olan eğitim yaklaşımımı değiştirdim.
Bu kez dini söylemi merkeze alan bir dil kullanmadım; kavramları dayatmadım, ritüelleri zorunlu kılmadım. Bunun yerine, İslam’ı gündelik hayatın içinde yaşayarak göstermeye çalıştım. Denetleyen, kontrol eden bir figür olmaktan ziyade; gözlemleyen, himaye eden, muhabbet eden, nitelikli zaman ayıran ve güven veren bir anne olmaya gayret ettim.
Modern pedagojinin de işaret ettiği gibi, model olmanın sözden daha etkili olduğunu bizzat tecrübe ettim..
Sonuç dikkat çekiciydi benim için:
Eymen, dışsal bir baskı olmaksızın kendi iç merakıyla küçük yaşta bilime, ilme ve dine yöneldi. Hiç bir merakına müdahale etmedim.
Kur’an’ı araştırmaya, Rabbini tanımaya ve varoluşsal sorular sormaya kendi iradesiyle başladı. Bu süreç bana, öğrenmenin en güçlü motivasyonunun içsel merak olduğunu bir kez daha gösterdi; çocukta merak uyandığında, öğrenme bir zorunluluk değil bir ihtiyaç hâline geliyor.
O ihtiyacını dile getirdikçe, ben de ihtiyacı olanı ona vermek için çabaladım, ama fazlasını yüklemedim.
Özgür iradesini merkeze aldım.
Bununla birlikte, Eymen’in yaşının ötesine geçen soruları zaman zaman beni zorladı. Çocukluğunun sadeliğini, koşup, oyun oynamasını , çocukça yaşamasını arzu ederken, onun ilim, varlık ve hakikat ekseninde derin meselelerle meşgul olması beni hem tedirgin etti, hem gururlandırdı, hem de düşündürdü.
👇