@mertpostif Bir bu, bir de 90'lar Türkçe pop şarkıları Yarrak Jane, Christopher Hamzaoğlu gibi sikimsonik takma isimlerle güya blues söylüyorum kafasında şarkıyı söyleyenler ayar ediyor beni.
Bu hediye silahlar üzerinden ‘hukuk devleti’ hikayesi anlatmanın trajikomikliğinden biraz daha bahsedeceğim.
Dünya değişti, hâlâ ‘Batı standartları’ övülüyor.
Batı’nın ‘idealize’ ettiğiniz hukuk devleti Gazze’de İsrail eliyle gömüldü, gitti. Her Batı ülkesinin özel yasaları var. İnsan hakları ihlalleri karşısında silah ticaretini kısıtlayan, yaptırımları zorunlu kılan. Farklı farklı yasalar. Bugün övülen çoğu ülke, kendi halklarının itirazlarına rağmen bu yasaları uygulamadı. Açıkça bu yasaları çiğnedi. Hukuk devleti, kurallar, en temel ilkeler İsrail uğruna askıya alındı.
Batı’nın bu rezaleti saklaması için kullandığı şey sizin de oltasına takıldığınız bir performanstan ibaret.
Gazzeli bebeklerin üzerine atılan bombalar, bebekleri katleden askerlerin giydiği kıyafetler gümrüklerden rahatça geçiyor; ama hukuk kuralları resmi hediye bir tabanca gümrüğe gelince mi hatırlanıyor? İşe bisikletle giden başbakanı alkışlıyorsunuz, fakat başbakan ofisine girer girmez hangi Filistin eyleminin polis zoruyla dağıtıldığının briefing’ini alıyor.
Arka planda her türlü hukuksuzluk, reel politika dönerken; sahne önünde kusursuz bir performans. Bunu alkışlamak için saf bir seyirci olmak yada 2010’da düzenlenen bir rooftop partisinde takılı kalmak gerekiyor sanırım.
Batı bu değerleri hep iki yüzlü savunuyordu. Ama şimdi Trump sayesinde çok daha sahici çok daha net gözümüzün önünde.
Hukuk devleti, anayasal demokrasi, sınırlı bir siyasi güç; ortak yaşam için elimizdeki en iyi seçenek. Batı’nın bu rezaletini bu değerlere bir tekme de Doğu’dan vurmak isteyenlerin yağmacılığı da en az Batı kadar rezil. Fakat bu çağda, Gazze’den sonra hukuku Batı’dan beklemek büyük saflık.
Bu topraklara hukuk ve demokrasi gelecekse Batı’ya rağmen gelecek. Batılıları memnun edince değil, kendi halkımızı ikna edince gelecek. Bunu öğrenemeyenlerin hiçbir şansı yok.
Kamusal alanda tiyatro oynamaya gerek yok. NATO bir çevre veya insan hakları örgütü değil. NATO’ya ‘daha estetik olun’ eleştirisi tuhaf. Kendinizi kandırmaya devam etmek için uyutulmayı talep etmek gibi şey. NATO’yu savunanların da NATO’ya karşı olup hapse girmek pahasına bunu haykıranların (bunların cesareti de var, sizin yok) da bir davası, ideolojisi var.
Fakat “bizi uyandırmayın, çiçekli uçaklarla bombalayın, estetiği bozmayın” bir duruş değil. Herkes uyandı artık. Kanada Başbakanı Carney’nin ‘günaydın’ itirafı bile yetmediyse diyecek bir şey yok tabii.
Geçmiş olsun.
Edin Dzeko, Bosna Hersek'teki çocuklara muhteşem bir mektup yazdı.
"Bosna Hersek'teki sevgili çocuklar, sizin için bir mesajım var.
Hiçbir şey imkansız değil.
Hiçbir şey.
Bosna Hersekli olduğumuz için şanslıyız. Bunu hayalini yaşayan bir adam olduğum için söylemiyorum, ayrıca savaştan kurtulmuş bir çocuk olarak da söylüyorum. Bambaşka bir kaderim olabilirdi.
Saraybosna'daki o günler hakkında konuşmayı sevmiyorum ama o günleri anlamanız çok önemli. Başladığında 6 yaşındaydım. Sirenlerin çaldığı ilk anı hatırlıyorum. Annem beni aldı ve ayakkabılığın arkasına saklandık. Bu birinci gündü. Dört yıl boyunca sürdü. Ne olduğunu tam olarak anlamamıştık ama her günümüz korkunç geçiyordu. Evimiz kalmak için tamamıyla güvensiz hale gelince, dedemlerin yanına taşındık. 40 metre kare bir evde 15 kişiydik. Hepimiz yerde uyuyorduk.
Birlikte Monopoly oynardık. Dışarı çıkmak tehlikeliydi çünkü her yerde keskin nişancılar bekliyordu. Kuzenlerimle birlikte yere oturur, saatlerce oynardık. Sirenleri ve bomba seslerini duyardık. Bazen yer sallanırdı.
Oynarken birkaç dakikalığına savaşı unuturduk. Sadece bir anlığına çocuk olmamıza izin vardı.
Dışarıda futbol oynamak istiyorduk ama her gün dışarıda masum insanların ambulanslarla hastaneye götürüldüğünü görüyorduk. Peki ya bir çocuğu dört yıl boyunca bir evde nasıl tutabilirsiniz? Tabii ki tutamazsınız ve büyüklerimiz de bunu biliyordu. Nadiren de olsa etraf sakin göründüğünde, annem dışarı çıkmamıza izin verirdi. Çıkardık ve mahalledeki diğer çocuklarla futbol oynardık.
Annemin o anlara bakışlarını asla unutmayacağım. Yüzünde bir gülümseme vardı çünkü futbol oynarken beni görünce mutlu oluyordu. Ama gözlerine baktığımda da ne kadar korktuğunu görüyordum çünkü eve geri dönemeyebilirdim.
Zaman zaman suyumuz biterdi. Kovalarımızı alır ve sıraya girerdik. Elektrik yoktu, dolayısıyla asansör de. O kovaları taşırdık. Üçüncü kat, dördüncü kat... 6 kat daha kaldı... Saraybosna'daki en zayıf çocuk bendim. Yemek de bizim için problemdi. Ailelerimiz bunun için hayatlarını riske etti. Bazen yemek dolu kutular gökyüzünden bırakılırdı, sanki sihirmiş gibi... Nereden geldiğini bilmezdik, umurumuzda da değildi. Tatları inanılmazdı. Her gün aynı şeyi yediğinde, fıstık ezmesi gökten gelen bir hediyeymiş gibi oluyor.
Günün sonunda, bir şekilde hayatta kaldık. Geri dönüp baktığımda ne kadar güçlü olduğumuza dair şoka giriyorum. Küçücük çocuklardık. Onlarca masum insan öldü. Ne için?
Para için. Güç için. Ego için.
Yani hiçbir şey için.
Bugün haberlerde savaş gördüğümde berbat hissediyorum.
Bunun hiçbir yerde yaşanmasını istemiyorum.
Ama nedense yetişkinler bunu asla öğrenemiyor.
Savaş bittiğinde 10 yaşındaydım. Futbolcu olmak gibi bir planım yoktu. İmkansız geliyordu, bu konuda hayalim bile yoktu.
Her şey paramparça edilmişti. Futbolu sadece sevdiğim için oynuyordum. Babam eskiden ekmek taşırdı. Ben ilk kulübüme katılınca, işine aralar verir ve beni götürüp getirirdi. Yoldayken bana hep 'kibar ol, herkese aynı şekilde davran, nereden oldukları ve ne yaptıklarının önemi yok' derdi. Bunu asla unutmadım. O da alt liglerde futbol oynamıştı, benim kahramanımdı. Arabadan indiğimde bana muz verirdi ve 'iyi şanslar oğlum' derdi.
Hafta sonları televizyonda birlikte maç izlerdik. O dönemde Serie A en iyi ligdi. Shevchenko'yu duydunuz mu? Ona bayılırdım. İtalya'yı çok severdim. Dünyanın öbür ucundaki bir peri masalı gibi gelirdi. Orada futbol oynamayı hayal bile edemezdim. Zeljeznicar'ın A takımında futbol oynamak tek hedefimdi. Hocalarımdan biri bana Sheva diye seslenmeye başladı çünkü sarışındım ve çok gol atıyordum. Hoşuma gitmişti.
19 yaşındayken bir başka hoca geldi ve beni Çekya'ya götürmek istediğini söyledi. Bosna'dan ayrılmak istemedim ama oraya gidersem hayalimi gerçekleştirme ihtimalimin daha yüksek olduğunu söyledi. Dürüst olmak gerekirse hayalimin ne olduğunu bile bilmiyordum. Sadece daha iyi olmak istiyordum. Bedenimin en güçlü tarafı zihnim. Teplice'ye gittiğimde kendime şöyle dedim: "Edin, bu adamlardan daha çok çalışmalısın yoksa seni gönderirler."
Beni 25.000 Euro'ya almışlardı.
2 yıl sonra Wolfsburg'a imza attım. Milan'la karşılaştık, Sheva ile forma değiştim.
Sonra Manchester City beni 37 milyon Euro'ya satın aldı.
Sonra Roma'ya gittim.
Savaşta büyümüştüm. Gerçekten bir peri masalı yaşıyordum.
Hiçbir şey imkansız değil. Bosna'yı Dünya Kupası'na götürmek bile.
2014'ü hatırlıyor musunuz, çoğunuz doğmamıştınız bile. İlk kez Dünya Kupası'na o yıl gitmiştik. Hayatlarımızın en iyi günüydü.
Litvanya'daki eski bir stadyumda eleme maçı oynamıştık. Hakem son düdüğü çaldı, Bosnalılar sahaya girdi. 2 metrelik duvarı aşmışlardı. İçimden 'delirmişler' demiştim.
Sonra diğerlerinden daha yavaş şekilde koşan bir adam gördüm. Gözünde yaşlarla bana doğru geliyordu.
Babamdı.
'Baba, ne oldu?' dedim.
'Duvardan atlarken ayağımı incittim ama problem yok, acı hissetmiyorum' dedi.
Sarıldık ve ağladık.
Ne yazık ki Brezilya'da şans bizimle değildi. Bunu hatırlamıyorsunuz ama Nijerya'ya karşı bir gol atmıştım, sayılmalıydı. O gün VAR yoktu ve gruplardan bu yüzden elendik. Ama bizim küçük ülkemiz Maracana'da sahaya çıkmıştı. Dünyaya kim olduğumuzu göstermiştik.
Şimdi ise geri dönüyoruz.
Komik olan ne biliyor musunuz? Martta 40 yaşına girdim ve kutlamadım. Müslümanım, o dönem Ramazan ayıydı ve bizim de Galler ve İtalya karşısında bir işimiz vardı. Ben de şöyle düşündüm, madem öyle o zaman ben bu maçları partiye çevireceğim.
Galler karşısında 85. dakikaydı ve skorborda baktım, 1-0 gerideydik.
Tek hissettiğim şey panikti. Zamanımız bitiyordu.
Sonrasında bir korner oldu. Beni sıska bir adam marke ediyordu. 'Harika' dedim. Topu ağlara gönderdim, sevindim ve aklıma şu geldi: "Daha önce 4 kez seri penaltı atışlarına çıktım, hepsini kaybettim."
Şükürler olsun ki gençler nasıl penaltı atılacağını biliyordu. Biz veteranlar gibi çok düşünmüyorlar.
Sonra İtalya'yla oynadık. Donnarumma'dan korkuyordum. Çok büyük. Ona penaltılarda gol atıp atamayacağımı bilmiyordum. Sağ omzumu da incitmiştim ve kenara gelmiştim. İlk penaltımızı izleyemedim çünkü kolumu sargıya alıyorlardı. İzleyemedim ve golü attık.
O an dedim ki, belki de izlememeliyim. Sadece tribünün sesini takip edeyim. Halkımı dinleyeyim.
İtalya kaçırdı, taraftar golü attığımız andan bile daha çok ses çıkardı.
Sonra bir kez daha kaçırdılar. Sadece dua ediyordum. Gördüğüm tek şey hocalarımızın sırtlarıydı.
Esmir topu aldığında, hocamız da arkasını döndü ve 'Ben de izleyemiyorum' dedi.
Geldi, bana sarıldı. Kafalarımızı birbirimize yasladık, gözlerimizi kapattık ve sadece dinledik.
Sonra da duyup duyabileceğimiz en büyük gürültüyü duyduk.
Buraya gelmek hiç kolay olmadı. 40 yaşına geldiğinizde, sırtınız acı içinde bağırabiliyor. Siz de ağrı kesicilere koşuyorsunuz. Ama bedenim ne zaman bu işi bırakmak isterse istesin, her zaman kaçırdığım kutlamaları, ailemden uzak geçirdiğim o günleri, kaçırdığım yaz tatillerini düşünüyorum. Mental olarak bu çok zor. Eleştiriler hala can yakıyor ama sahaya çıktığımda hala çocuk gibi hissediyorum. Sizler gibi. Karnımda kelebekler uçuşuyor.
Eve her geldiğimde de şunu düşünüyorum: Değdi.
Her şey değdi.
Kötü anlar olmadan, iyi anlar gelmez.
20 yıldır Bosna'dan uzağım. Bosna'dan uzak kaldıkça, sevgim artıyor. Bu 20'nin 9'u İtalya'daydı. Çocuklarım Roma'da doğdu. Orası hala benim ikinci evim ama ne zaman Saraybosna'yı ziyaret etsem, annem yemek pişiriyor. Herkes orada. Ben de çok mutluyum. Bosna formasını giymek, kalbimi farklı attırıyor.
Halkım için oynuyorum. Saraybosna'nın sokaklarındaki çocuklar için oynuyorum. Sahip olduğumuz farklı kültürlerden ve farklı dinlerdeki insanlar için oynuyorum. Bizim ülkemizi güzel yapan şey bu. Hala bazı insanlar bizi ayırmaya çalışsa da...
Asla başarılı olamadılar.
Benim sayemde değil. Yetişkinler sayesinde de değil. Biz asla öğrenemiyoruz. Sizin sayenizde çocuklar.
Bana son bir iyilik yapın tamam mı?
Saraybosna, Roma ya da St. Louis, nerede yaşarsanız yaşayın; ister Müslüman, ister Musevi, ister Katolik, ister Ortadoks olun. Nereden geldiğinizi asla unutmayın.
Bosnalısınız. Dünya ayaklarınızın altında.
Hepinizi çok seviyorum.
Sevgilerimle,
Edin."
@nisayrus Sergen defolsun gitsin, öyle atıp tutmayla olmuyor ok. Ama Solskjaer'i de yüceltmeye gerek yok, adam konferansta köy takımlarına elendi, şu vasat ve altını övme işini bırakın artık.
History has been made today. At just 14 years old, Yağız Kaan Erdoğmuş crosses 2700 threshold on live ratings, becoming the youngest player in the history of chess to do so. A monumental achievement for Yağız and a proud day for Türkiye. 🇹🇷
L'annessione della Cisgiordania, con i soldati complici dei coloni. Gaza annientata. L'avanzata in Libano. Il confine violato in Siria. La guerra all'Iran. Pulizia etnica e massacri. Così la destra sionista dà forma al Grande Israele
Il numero de L’Espresso, in edicola e su app
En aşağılık yaratıktan daha aşağılıksınız, şeytan bile bunların yaptığının yanında insafa gelir engel olur, yani hakaret etsem bunu tanımlayacak dünya dillerinde bir kelime yok.
Israel kidnapped a one year old child and, for ten hours, burned the child with cigarettes right in front of the father, and drove nails into the child's feet.
Osama Abu Nassar was near the border east of Al-Maghazi when Israeli soldiers opened fire. A quadcopter drone forced him to leave his 18-month-old son Karim on the ground and walk toward the checkpoint, where he was stripped and detained.
Soldiers then brought the child. According to witnesses and the medical report, they burned Karim's leg with cigarettes and drove a metal nail into his foot.
Karim was released after 10 hours through the Red Cross. His father is still detained. The family is calling on international institutions to intervene for his release so he can continue his psychological treatment, which he was already receiving before any of this happened.
This is not an accusation. It is a medical report and eyewitness testimony about a toddler.
Via- Mohammed Aabed.