En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernus
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.
Bedri Rahmi EYUBOĞLU
İsmail Cem vakası, demanstan muzdarip bir halk olduğumuzun da kanıtıdır
🔴 Her ne kadar Hayata Dönüş Katliamı operasyonunu icra etse de, Türkiye'yi IMF'nin kucağına oturtsa da, kendisini bedduasız asla anmasam da Bülent Ecevit;
➡️ Irak'ın işgaline karşı çıktı
➡️ Irak'ın işgal edileceği artık kesinleşince Çankaya Köşkü'ne koşup, Kemal Paşa'nın Ismet Paşa'ya bıraktığı, İsmet Paşa'nın da CHP Genel Başkanı olduğunda kendisine aktardığı Musul vasiyetini Ahmet Necdet Sezer'e açıp, "ABD gelmeden biz girelim" dedi
➡️ İsrail mezalimi konusunda deprem yaratacak şekilde "Filistin'de dünyanın gözü önünde soykırım uygulanıyor" demecini verdi
Ve tabir-i caizse cami duvarına işemiş oldu.
Kendisine karşı müthiş bir operasyon ve "Artık bırak!" diye, "Hasta Başbakan" diye tiksinti verici bir medya kampanyası başladı. İşin içine Hilmi Özkök/Atilla Ateş/Aytaç Yalman da girerek Murat Yetkin aracılığıyla Ecevit'e "Çekil, Hüsamettin'e bırak!" diye haber yollandı. Öyle ki, bu ülkenin Başbakanı, yattığı hastaneden kaçmak zorunda kaldı. Mehmet Haberal'ın "6 ay yataktan çıkma!" dediği adam kısa süre sonra ayağa kalktı. Bugün kimse hatırlamıyor tabii bunları
🔴 Peki İsmail Cem ile alakası ne bunun?
Yukarıda yazdığım operasyonlarla senkronize biçinde, DSP/ANAP/MHP hükümetinde 2002'ye kadar Dışişleri Bakanlığı yapan ve siyasi hayatını bütünüyle Ecevit torpiline borçlu olan İsmail Cem, Brutus Hüsamettin ve ABD komiseri Kemal ile birlik olarak kendi partisine, üstelik iktidarken operasyon çekip, paramparça etti.
ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright'ın "Ishmael"i olan Cem, hep ABD yörüngesinde hareket etti ve yine ABD & İsrail'in perspektifi doğrultusunda Ecevit hükümetini parçalayıp düşürmek için YTP'yi kurdu. Daha sonra da zaten hükümet toparlanamadı ve AKP'nin zaten kazanacağı belli olan 3 Kasım 2002 seçiminin taşlarını döşedi.
Ama sonuna kadar hak ettiği 'hain' damgasını hiç yemedi. Hatta Kemal Derviş bir vücut çalımıyla YTP'ye katılmayıp CHP'ye gittiği için 'ihanet mağduru' sayılır oldu.
🔴 Neden mi 'hain' değil de 'mağdur' oldu? :)
Yalçın Küçük, sabetayizm tartışmalarına İsmail Cem'in 2000 yılında Cumhurbaşkanı adayı olmasını engellemek için baslattığını ve muhafazakar eğilimleri güçlü olan, MHP'nin de iktidar ortağı olduğu bir meclisin kendisini bu yüzden seçmeyeceğini düşundüğünü söyler
İsmail Cem, hem ABD/İsrail'e yakındı hem de deklare sabetayistti. Yani moda tabirle Beyaz Türk idi. Dolayısıyla "müesses nizam" mümtaz evladının itibarını hep koruyacaktı. Tabii o fırıldaklıkları unutturuldu ve itibarı korundu.
Ve bugün Ishmael Cem, enteresan biçimde 'saygınlığından' hiçbir şey kaybetmeden anılıyor. Oysa net bir haindi.
Şu golü yeseydik tüm moraller sıfıra iner 10 kişi takımı yenemedik diye ortalık ayağa kalkardı :)
NübeL kalesinde büyüyerek camiayı ayakta tuttu
Uzun yıllar sonra ilk defa kalede güven veren bir eldivenimiz var
Etrafımız sınır ötemizde sıcak savaş var, abd, batı sınımızdan romanya'dan kaldırdığı uçaklarla doğu sınırımız komşumuz İran'ı vuruyor, iran, ortadoğuyu körfezi bombalıyor.. CHP şu ortamda koltuk kavgasında.. bölgesel savaş halinin olası etkileri, olağanüstü duruma dair tek kelime yorum yok...
Şunları görünce...Kendimi 1 milyon ışık yılı uzaktaki bir gezegenden olup burada geçici olarak yaşıyor gibi hissediyorum, o derece aitlik duygumu yitirdim, özeti...
Kimi insan haddini kendisi bilir fakat kimine de haddini sizin çizip göstermeniz gerekir.
Kalp kırmaktan korkmayın.
Her gün sizin kalbiniz kırılacağına, bir gün karşı tarafın kalbi kırılsın.
İnsanları bozmaktan çekinmeyin, başta darılsalar bile devamında garip bir şekilde size daha çok saygı duyuyorlar.
Doğuda Türk yok algısı yaratmak isteyenlere de güzel cevap oluyor bunlar. Erzurumspor her seferinde Türklüğüne sahip çıkıp milliyetçi tavrını ortaya koyuyor. Türklüğün kalesi Erzurum var olsun.
AYM'nin son 15 yıldaki kararlarına bakıyorum da Türkiye'nin sosyoekonomik gerçeklerinden kopuk ve hayli antisosyal bir çizgi izlediğini görüyorum.
Kimlik politikasına hapsolan siyaset alanından da yüksek sesli itirazlar gelmediği için "sosyal devlet" ilkesini aşındıran kanunlara kolaylıkla vize veriliyor.
AYM'nin sorun görmediği kurallardan bir kısmını, dikkat çekmek üzere (ders notlarımdan) aktarıyorum:
- Emekli aylığı hesaplama oranlarının kademeli olarak düşürülmesi ve büyümeden alınan refah payının kısıtlanması,
- Emekli olan serbest meslek erbabından (eczacı, avukat, doktor vs.) kendi yerlerini açmaları hâlinde %10 emekli aylığı kesintisi uygulanması,
- Vakıf üniversiteleri ve özel hastanelerin sigortalılardan alabileceği "ilave ücret" tavanının %100'den %200'e (iki katına) çıkarılması,
- Sağlık personelinin döner sermaye ödemelerinin asgari bir garanti içermeksizin tamamen idarenin belirleyeceği ve ölçütleri belirsiz performans esasına bağlanması,
- Aday öğretmenlerin, yine ölçütleri belirsiz ve genel nitelikteki mülakat ve performans değerlendirmesi sonucu elenebilmesi,
- İştirakçinin ölümü halinde dul kalan eşin, ölen eşinden 30 yaş veya daha küçük olması durumunda bağlanacak aylığın yarı nispetinde (yüzde elli indirimli) ödenmesi,
- Eski kocasının evinde yaşadığı saptanan boşanmış kadının, ölen babasından kalan emekli aylığının kesilmesi,
- Herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emekli olup kamu kurumlarında (belediyeler, KİT’ler dahil) çalışmaya başlayanların emekli aylıklarının kesilmesi,
- Sigortasız çalıştırılan bir işçinin, bu hizmetlerinin tespiti için işten ayrıldığı yılın sonundan itibaren beş yıl içinde dava açmak zorunda bırakılması,
- Ölen sigortalının hak sahiplerine aylık bağlanabilmesi için gereken 5 yıllık sigortalılık süresinin hesabında, askerlik veya doğum borçlanması gibi sürelerin dikkate alınmaması,
- Cezaevlerinde çalışan hükümlülerin 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu kapsamı dışında tutulması ve MESEM gibi yerlede çalıştırılan çocukların güvencesiz bırakılması,
- Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) kendi hatasıyla yaptığı fazla ödemelerin, vatandaşın hiçbir kusuru olmasa dahi yüksek faizlerle geri tahsil edilmesi,
- İşverenin yanında ücretsiz çalışan eşin (diğer kişilerden farklı olarak) sigortalı sayılamaması,
- Ailesinin (kendisinin değil) geliri, (kişi başı) asgari ücretin 1/3'ünden fazla olan engellilerin aylığının kesilmesi,
- Malullük desteği sunulan bir kişinin herhangi bir işe girmesi hâlinde bu desteğin işin niteliğine ve ücrete bakılmaksızın kategorik olarak kesilmesi,
- İşe başladıktan sonra mahkeme kararıyla (biyolojik durumu ortaya koymak üzere) yapılan yaş düzeltmelerinin emeklilik işlemlerinde dikkate alınmaması,
- Emekli aylığı alan öğretmenlerin, eğitim kurumlarında ders ücreti karşılığı çalışırken "yaş haddini" aşmaları durumunda emekli aylıklarının kesilmesi,
- Görevi başında ölen iştirakçinin emekli ikramiyesinin "aylığa müstahak" olanlara ödenmesi nedeniyle erkek çocukların (normalde mirasın parçası olabilecek) ikramiyeden mahrum bırakılması.
Çok daha fazlası var...
İZZET HOCA DİYOR Kİ:
Ceza ve Ceza Usul Hukuku hocası Prof. Dr. İzzet Özgenç X hesabındaki paylaşımında diyor ki;
“Özellikle yargı görevi yapanların hukuk uygulamasındaki yanlışlara işaret etmek, hukukçu akademisyen olarak görevimizdir. Gözlemimize göre, işaret edilen yanlışlardan ziyade, yanlışlara işaret edenlerden rahatsızlık duyulmaktadır.
Bilinmelidir ki, şempanze ile insan arasında önemli bir fark vardır: İnsanın dikkati, işaret edilene yönelir; şempanzenin ise, sadece işaret parmağı dikkatini çeker!”
İYİ Kİ VARSIN İZZET HOCA.
Ben zamanında ihtiyaç sahiplerine ulaşsın diye bağışlarımı Haluk Levent'e gönderdim. Bugün geriye dönüp bakınca asıl kafamı kurcalayan soru şu.
Devletin kurumları varken,ben dahil insanlar neden bağış yapmak için bir kamu kurumunu değil de bir kişiyi tercih etti? Neden milyonlarca insan, resmi kurumlar yerine Haluk Levent'e güven duydu?
Bunun tek açıklaması gerçekten siyasi görüşler miydi? AKP'ye duyulan tepki, doğru ile yanlışı ayırt etmemizi engelleyecek kadar etkili miydi?
Yoksa mesele siyasi görüşten ziyade güven meselesi miydi? İnsanlar, devlet kurumlarının yardımları ihtiyaç sahiplerine aynı şeffaflık ve güvenle ulaştıracağına inanmadıkları için mi Haluk Levent'i tercih etti?
Belki de tartışılması gereken asıl konu budur.
benim anladığım,
ülkede Akp’liler hariç herkes çalıp çırpmış bir şekilde hırsızlığa yolsuzluğa bulaşmış...
pirüp’AK Parti maşallah !
sütte leke var onlarda yok!
Arkadaşlar bu aralar düşündüm de...
Lan ben gizli mizli değil, ağır akpliymişim.
Genel seçimlerde Mecliste temsil edilelim diye İyi Partiye oy vermiştim Kayseri vekilim Dursun Ataş Akp'ye gitti.
CB seçimlerinde ilk tur Oğan'a oy verdim Akp'ye gitti.
2nci tur KK'ya oy verdim o da Akp'ye gitti.
Kimse benim Akpliliğimi sorgulamasın.
Türkiye’de memur maaşını asgari ücretle kıyaslamak baştan yanlıştır.
Çünkü Türkiye’de asgari ücret, artık bir geçim ücreti değildir.
2026 net asgari ücret: 28.075 TL
Haziran 2026 itibarıyla:
Açlık sınırı: 35.759 TL
Yoksulluk sınırı: 116.478 TL
Bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti: 46.249 TL
Yani asgari ücret, dört kişilik bir ailenin yalnızca mutfak masrafını bile karşılamıyor. (Türk-İş)
Bir de kira gerçeği var:
Türkiye ortalama kira: 26.647 TL
İstanbul ortalama kira: 40.287 TL
Buna göre ortalama kira;
Türkiye genelinde asgari ücretin yaklaşık %95’ini,
İstanbul’da ise yaklaşık %144’ünü götürüyor.
Avrupa Birliği’nde de barınma sorunu ağırdır. Fakat asgari ücretlilerin kira, enerji ve diğer konut giderlerine ayırdığı pay ortalama %34,8 düzeyindedir. (Eurofound)
Ülke genelindeki ortalama kiralar esas alındığında ise kira, AB’de asgari ücretin ortalama %42’sine denk geliyor. (ETUC)
Türkiye: %95
İstanbul: %144
AB ülke ortalaması: %42
Böyle bir ülkede:
“Memur asgari ücretin kaç katını alıyor?” hesabı hiçbir şeyi açıklamaz.
Hele Avrupa’daki asgari ücretlerle oranlayıp memuru zengin ilan etmek daha büyük bir yanlıştır.
Doğru ölçü;
asgari ücret değil,
açlık sınırı,
yoksulluk sınırı,
kira yükü
ve gerçek yaşam maliyetidir.
Çökmüş bir tabanı ölçü alıp herkesi zengin ilan edemezsiniz.
Son dönemde astsubay camiasının vicdanını yaralayan iki ağır mesele vardır.
Birincisi, bir astsubayın görev başında, amiri konumundaki bir general tarafından hakarete ve fiziki müdahaleye maruz kaldığı iddiasıdır. Ortada darp raporu ve kamera kaydı olduğu belirtilirken, olayın “disiplin” kavramı arkasına saklanarak yumuşatılmaya çalışılması, yalnızca bir personelin değil, bütün ast statüde görev yapanların hukuk güvenliği açısından ciddi bir sorundur.
İkincisi, Suriye sınırında görev yapan Astsubay Üstçavuş Sinan Doğru’nun, iddiaya göre sınır ihlali ihbarı üzerine görevini yerine getirirken yaşanan bir olay nedeniyle suçlu konumuna düşürülmesi ve yaklaşık 1,5 yıldır tutuklu yargılanmasıdır. Bu da yalnızca bireysel bir dava değil; sınırda, karakolda, üs bölgesinde ve nöbette görev yapan bütün personel için ağır bir hukuk ve vicdan meselesidir.
Bu iki olay aynı temel soruyu önümüze koymaktadır:
Astsubay; görevde, sınırda, kışlada ve yargı önünde gerçekten hukuk güvencesine sahip midir?
Disiplin, astın yakasına yapışmak değildir. Hukuk da görev yapan personeli olaydan sonra yalnız bırakmak değildir. Devlet adına görev veren irade, görevin doğurduğu riskleri, şartları ve sorumlulukları adil, şeffaf ve ölçülü biçimde değerlendirmek zorundadır.
Bugün darp iddiasına “disiplin” denirse, yarın hakarete “terbiye” denir. Bugün sınır hattındaki personelin şartları dikkate alınmazsa, yarın hiçbir personel kritik anda hukuk güvenliğinden emin olamaz.
Peki böyle ağır olaylar karşısında, astsubayların tek yasal temsilcisiyim diyen Cahit Koca nerededir?
TEMAD yöneticileri nerededir?
Bu camianın temsilciliğine soyunanlar, grupları temsil ettiğini iddia edenler, kendilerini camianın lokomotifi olarak görenler nerededir?
Bir satır yazı yazmayacak mısınız?
Bir açıklama yapmayacak mısınız?
Bir duruş göstermeyecek misiniz?
Mağduriyet yaşadığı iddia edilen astsubayın yanında mısınız?
Yaklaşık 1,5 yıldır tutuklu yargılanan Sinan Doğru’nun adil, şeffaf ve vicdanları tatmin edecek bir süreçle yargılanması için ne yaptınız?
TEMAD yalnızca çelenk koymak, mesaj yayımlamak, protokol masalarında görünmek ve fotoğraf vermek için var olan bir dernek değildir. TEMAD, astsubayın hakkı, hukuku, onuru ve insan haysiyeti için vardır.
Bu camia artık fotoğraf değil, duruş görmek istiyor.
Şilt değil, sahiplenme istiyor.
Protokol cümleleri değil, açık ve cesur bir irade bekliyor.
Makam kapılarında nezaket gösterisi değil, astsubayın onurunu savunan omurgalı bir temsil istiyor.
Sessizlik tarafsızlık değildir. Haksızlığın büyümesine alan açar, astsubayı yalnızlaştırır ve “nasıl olsa kimse sahip çıkmaz” diyen anlayışı cesaretlendirir.
Bugün görev başındaki astsubayın yakasına uzanan ele sessiz kalanlar, yarın sınırda görev yapan astsubayın hukuk güvenliğine sahip çıktıklarını inandırıcı biçimde söyleyemezler.
Bugün darp iddiasına susanlar, yarın tutuklu yargılanan meslektaşlarının ailesinin gözyaşına gerçek bir cevap veremezler.
Astsubay Üstçavuş Sinan Doğru için ailesi ve kamuoyu ayrıcalık, imtiyaz ya da koruma kalkanı istememektedir. Yalnızca adalet, adil yargılama ve görev şartlarının bütün yönleriyle dikkate alınmasını istemektedir.
Astsubayların tek yasal temsilcisiyim diyenler artık karar vermelidir.
Bu camianın temsilciliğine soyunanlar artık karar vermelidir.
Grupları temsil ettiğini iddia edenler artık karar vermelidir.
Kendilerini bu camianın lokomotifi olarak görenler artık karar vermelidir.
Astsubayın hak ve onur mücadelesinin gerçek temsilcileri mi olacaklar, yoksa ağır olaylar karşısında susan, bekleyen ve protokol fotoğraflarıyla varlık göstermeye çalışan etkisiz makamlar mı olacaklar?
TEMAD yöneticileri susamaz.
Cahit Koca susamaz.
Bu camianın temsil iddiasında olanlar işlerine geldiği gibi davranamazlar.
Susarlarsa yalnızca bu olaylara değil; astsubayın onuruna, hukuk güvenliğine, sınırda görev yapan personelin geleceğine, camianın vicdanına ve kendi temsil iddialarına sırt çevirmiş olurlar.
DUNYA KUPASI 🏆
Turkiye’nin dunya kupasi turnuvasindaki en cok gol atanlari :
3 gol : Ilhan MANSIZ ( BJK )
3 gol : Suat MAMAK ( GS )
3 gol : Burhan SARGUN ( FB )
bu kluplerin bu gibi inci infolari kullanmamasi cok garip !