Yusuf HALAÇOĞLU'ndan
Kadir MISIROĞLU severlere güzel bir bilgilendirme yazısı:
Osmanlı Devleti, bugün 12 Adalar olarak bilinen adaları İtalya'ya bırakıyor.
Sene 1912, Uşi Anlaşması'dır bu gördüğünüz anlaşma.
İtalya'ya bırakıyor fakat geçici olarak.
Anlaşma şartlarına uyulduğu takdirde adalar tekrar Osmanlı Devleti'ne geri verilecek.
Fakat şartlara uyum sağlanmıyor.
Bu yüzden 3 yıl sonra yani 1915'te Londra'da bu konu gündeme geliyor ve Londra Paktı denilen anlaşmada bu adaların tamamı İtalya'ya bırakılıyor.
Bakınız itiraz eden hiçbir padişah yok. Hiç sultan yok.
Adaları İtalya'ya bırakmakla kalmıyorlar aynı sene bir de Çanakkale Boğazı'na dayanıyorlar ve Çanakkale Savaşı'nı yapıyoruz.
Yani 12 Adalar önce Uşi'de, sonra da 1915 Londra'da İtalya'ya verilmiştir. Bu fotoğrafta gördüğünüz Osmanlı temsilcilerinden biri Rumbeyoğlu Fahreddin Bey'dir.
Bu adam kim mi? Türk milleti bir milli mücadele verirken, Kuvayı Milliye'yi kurmuşken, bu adam Kuvayı Milliye'nin karşısına Damat Ferit'in kurduğu Kuvayı İnzibatiye ile çıkan adamdır ve Yunan ordusunun yanında olmuştur.
Savaş kazanılınca sürgün edilenlerin arasında yer almıştır. 12 Adaları İtalya'ya bırakan heyetin içerisinde bu adam vardı.
Şimdi asıl olaya gelelim...
Uşi Anlaşması'nın ismini aldığı Uşi,
Lozan şehrinin bir semtidir.
Bu yüzden 1912'de imzalanmış olan Uşi Anlaşması, İtalyan tarihinde Lozan Anlaşması olarak geçer.
Fakat bizim bildiğimiz yani 1923'te imzalanan Lozan Barışı ile bu anlaşma birbirine karıştırılmasın diye bu anlaşmaya Uşi denmiştir.
İşte arkadaşlar sahte kiralık tarihçiler, yani Kadir Mısıroğlu, Armağan ve çetesi, bu durumdan faydalanıyor ve 12 Adaların Lozan Anlaşması'nda gittiğini söylüyorlar.
Halbuki o Lozan başka, bu Lozan başka.
Ne yazık ki bunu bütün millete yutturdular ve böylece milletimizi Lozan barışına düşman ettiler.
Bizim bildiğimiz Lozan Anlaşması'nda ise bilakis Ege'de birçok ada Türkiye'ye geçmiştir.
Türkiye'ye Lozan Anlaşması ile geçen bu adalar ise son 10 yılda Yunanistan'a bırakılmıştır.
Bugün Yunan papazların mangal yaptığı
Ege adaları, uluslararası anlaşmaya göre halen daha Türklerindir.
Umulur ki bol bol paylaşılır, gruplara atılır, milletimiz bilgilendirilir
Yusuf Halaçoğlu
Gün gelir...
Hırsızlar zengin...
Metresler eş...
Serseriler adam olur...
Odundan kapı, taştan saray olur...
Gün gelir...
Kezbanlar destan...
Onları destan yapanlar mestan olur...
Gün gelir...
Çivisi çıkar dünyanın...
Konuşamayanlar hatip...
Şifa veremeyenler tabip...
Yazamayanlar kâtip olur...
Ama yine öyle bir gün gelir ki...
İşler ters döner.
Aldatan, bir gün sadakat için...
Çalan, bir gün adalet için...
Döven, bir gün şefkat için yalvarır...
'Piyon' deyip geçme, gün gelir şâh olur...
Şâha da fazla güvenme...
Gün gelir mat olur.
İnsan yaratıcısına bile nankör iken sana vefalı mı olur?
Oluruna bırak her şeyi bak neler neler olur...
Bahar biter kış olur.
Gün biter gece olur.
Söz biter sükût olur.
Zenginlerde metelik,
Güzellerde cemâl,
Güçlülerde kuvvet kalmaz olur...
Hayaller kaybolur...
Ümitler yok olur...
Hayat bazen boş olur, saçma olur, çekilmez olur, yalan olur...
Gün gelir ki sen bakmazken her şey hallolur...
Ve öyle bir gün gelir ki:
Hayat biter son olur...
Gün artık gelmez olur...
~ Ömer Hayyam ~
⚫️ #ARŞİV | Nihat Genç’in yıllar önce katıldığı programda Kurtlar Vadisi ve Ezel dizileri hakkında yaptığı açıklamalar;
“Kurtlar Vadisi ve Ezel dizisini çekenler, bir gün gelecek bu ülkenin mahkemelerinde yargılanacaklar.”
”O” Adamdı..
1999’ un Eylül ayıydı, boşanmıştım.
Reklam ajansımdaki ortağımdan kazık yemiş, batmıştım. Televizyonu bırakmıştım.
İftiralarla boğuşuyordum. Savruluyordum.
Telefonum çaldı, tanımadığım numaraydı açmadım.
Mesaj geldi; “Beni ara” .. İsim yoktu.
Aradım. “Benim ben Zeki abin” dedi. “Aramazsın diye ismimi yazmadım” dedi.
Daha once hiç ama hiç konuşmamıştık. Yani özel olarak. Karşılaştıkça saygıdan selam, o kadar.
Sanki akranıymışım, sanki kırk yıllık dostuymuşum, sanki Metin’mişim, sanki Ahmet’mişim, sanki Kandemir’mişim gibi konuştu benle.
“Sen şimdi sıkılıyorsundur, daralıyorsundur, kafan bozuk, bulanıktır, araba gönderiyorum, benim balıkçıya geliyorsun. Adresi mesaj at” dedi kapattı.
Gelen arabada, yeğeni, çocukluk arkadaşım, babası babamın gençlik arkadaşı Mesih Alasya’nın oğlu vardı.
O gece, beni, masadaki balığın yanına yatırdı, çatal bıçakla, ince ince, tüm kılçıklarımı ayıkladı.
Lop et kalana kadar uğraştı benimle.
Hayatı anlattı, hayatını anlattı. İnişleri, yokuşları anlattı.
İnişlerini, çıkışlarını anlattı. Tepeleri, çukurları anlattı.
Kayıp sanılan kazanımlarını, kazanç sanılan kayıpları anlattı. Parayı, parasızlığı anlattı.
İnsana verdiği değeri, bu anlamdaki zenginliği, zenginliğini anlattı.
Parayı tutma gitsin, gerekince gelir dedi, gelir sahibi olmayı anlattı.
Çok borcum vardı, çok borcu vardı, vicdani borçsuzluğu anlattı.
Karides yedik, kalamar yedik, balık yedik, lakerda yedik, hak yememeyi anlattı.
Bir kedi geldi, girdi içeri, bir kaknem müşteri pist dedi, çatal fırlattı, kedi kucağına çıktı abimin, hayvanı anlattı, insanı anlattı.
Yalancı dolma yedik, doğru bildiğinden şaşmayı anlattı.
Bir gün öleceğiz dedik, dilediğince yaşamayı anlattı.
Babamın yeri ayrıdır elbette.
Ama bir Altan Erbulak, Bir Cenk Koray,
Bir de ‘O’ yeniden varetti beni…!
İçimdeki ‘Ben’ i görenlerdendi ‘O’.
Tanımadan güvenen, tanımadan sevenlerdendi ‘O’.
Ya da uzaktan bakıp en iyi görenlerdendi ‘O’.
Başlığa ‘adam’ yazdım ama ‘müebbet çocuk’tu O.!
O geceden sonra kırk yıllık dost olmuştuk.
Seni kırıp da en dost görünenleri vicdanlarıyla başbaşa bırakıyorum.
Bekle bizi teker teker geleceğiz yanına, belki yarın, belki yarından da yakın.
Umarım ardımızda senin gibi iyi nefesler verecek insanlar bırakırız.
Kendine iyi bak diyesim var.
Başka bir söz gelmiyor, gelemiyor dilime.
Kusura bakmayın, daha fazla yazamayacağım, gözlerim buğulu, göremiyorum harfleri.
İyisi mi siz, ZekiAlasya yazın ve altına,
insan olmanın tüm değerlerini sıralayın,
sanatı arda kalsın..
CemÖzer
❗️Gençler bilmezler…
❗️1988-1989 sezonunda Gs UEFA Şampiyonlar Kulüpler Kupasında İsviçre’nin Neuchâtel Xamax takımıyla eşleşti;
❗️İlk maçı 26 Ekim 1988 de 3-0 kaybettikten sonra ikinci maçı 9 Kasım 1988 de İstanbul’da 5-0 kazandı.
❗️Maç sonrası UEFA Disiplin kurulu saha olayları ve güvenlik ihlali sebebiyle maçı iptal etti.
❗️Fenerbahçe Başkanı Ali Şen’in devlet görevlileri ile birlikte yaptığı yoğun lobicilik faaliyetleri ve yardımlarıyla,hatta özel uçağını Alp Yalman,yöneticilere,kulüp avukatlarına tahsisi ve bizatihi Cenevre’ye gidip avukatlarını olaya müdahil etmesi sonucunda UEFA kararını geri çekti.
❗️Bu Avrupa’da Türkiye’yi temsil eden bir takımın uğradığı haksızlık karşısında Fenerbahçe camiasının duruşu;
❗️Bunun karşılığında terör örgütünün 3 Temmuz iftira zamanında Fenerbahçe ceza alsın diye UEFA’ya fax çeken kişilerin bulunduğu bir camia var karşımızda;
❗️O yüzden….
❗️Fenerbahçeli Guendouzi ve Greenwood’a Lyon maçı ile ilgili soruşturma açıldı diye Fransızlardan fazla sevinen bazılarına çok da kızmamak lazım diye düşünüyorum 🤔
❗️Herkesi kendimiz gibi zannediyoruz ama fıtrat bu değişmez.
Jose Mourinho'ya, "Türkiye'den iki takım Şampiyonlar Liginde. Siz orada görev aldınız, sizce hangi Türk takımı daha başarılı olur?" sorusuna verdiği cevap dünya gündemine oturdu.
"Bir tarafta maçlarını sahada kazanmaya çalışan Türk takımı, diğer tarafta ise çirkeflikle ve kötü hakem kararlarıyla kazanmaya çalışan Türk takımı var. Tabii ki Fenerbahçe Avrupa'da daha başarılı olur." diye cevapladı.
11 Kasım 1938.
Atatürk’ün naaşı, İslam Tetkikleri Entsitüsü direktörü Ordinaryüs Profesör Mehmet Şerafettin Yaltkaya’nın nezaretinde yıkandı.
Başbakan Celal Bayar’ın talimatıyla, Profesör Lütfi Aksu tarafından tahnit işlemi yapıldı.
Vücudun bozulmadan korunmasını sağlayacak olan solüsyon, 200 gram formalin, 1 gram sublime, 200 gram tuz, 10 gram acide pehenque, 1000 gram su’dan oluşuyordu.
Profesör Aksu, tahnit işlemi bittikten sonra, iki küçük şişeye solüsyondan doldurdu, ağızlarını lehimledi, üzerlerine yapıştırdığı etiketlere terkibi yazdı, Atatürk’ün kollarının arasına sıkıştırdı.
Kurşun galvanizli tabuta yerleştirildi, kapağı kapatıldı, gül ağacından yapılmış tabuta yerleştirildi, onun da kapağı kapatıldı, üzerine Türk Bayrağı örtüldü.
Cenaze namazı için camiye götürülmesinin dinen şart olup olmadığı konusu, cumhuriyetimizin ilk diyanet işleri başkanı Mehmet Rifat Börekçi’ye danışıldı.
Milli mücadele kahramanı Börekçi, “Atatürk’ün cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği vatan toprağının her yerinde kılınabilir” dedi.
Namaz, Dolmabahçe Sarayı’nda Ordinaryüs Profesör Yaltkaya tarafından kıldırıldı. Tekbir, Türkçe verildi.
15 sene sonra…
Anıtkabir tamamlandı.
Atatürk’ün ebedi istiharatı için, Anıtkabir’deki son kontroller, inşaat başmühendisi Sabiha Rıfat Gürayman tarafından yapıldı.
8 Kasım 1953, saat 23 suları… Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi histoloji kürsüsü başkanı Profesör Kamile Şevki Mutlu’nun ev telefonu çaldı.
Arayan, Ankara valisiydi. “Atatürk’ün tabutunun açılması ve tahnit işleminin çözülmesi için, hükümet tarafından kendisinin görevlendirildiğini” bildirdi.
9 Kasım 1953, saat 7.30…
Profesör Kamile Şevki Mutlu, Etnografya Müzesi’nde, geçici kabirden çıkarılan ve katafalkın üzerine konulan gül ağacı tabutun önündeydi, titriyordu.
İçinden “galiba bayılacağım” diye mırıldandı. Ama, dayanmak zorundaydı. Saygı duruşu yapıldı. Ve “başlayalım lütfen” dedi.
Yardımcı olmaları için, Yüksek Teknik Öğretmen Okulu’ndan 10 öğretmen getirilmişti, öğretmenler gül acağı tabutun vidalarını söktü, kapak kaldırıldı, kurşun tabutun lehimleri söküldü, onun kapağı da kaldırıldı, ortalığı tahnitte kullanılan solüsyonun kokusu sardı.
Cenaze, kahverengi muşambaya sarılıydı. Taşınma sırasında zarar görmesin diye, naaş ile tabut arasındaki boşluklar talaşla doldurulmuştu.
Talaş ıslaktı, bu iyiye işaretti, koruyucu solüsyonun uçup gitmediğini gösteriyordu. Profesör Kamile Şevki Mutlu, muşambayı göğüs hizasına kadar açtı, vücut parafinli sargılarla örtülüydü, yüzü ise, ıslak pamukla kaplıydı.
Adeta zaman durmuştu. Çıt çıkmıyordu. Nefesler tutulmuştu. Profesör Mutlu, pamuk tabakasını yavaşça kaldırdı. Atatürk’ün yüzü ortaya çıktı.
Hiç bozulmamıştı… Teni bronzdu. Altın saçları, rengini kaybetmemişti. Kalın kaşlarından bi kaç tel kopmuş, sol göz kapağının üstüne düşmüştü. Sakalı hafif uzamıştı.
İnce dudakları yapışıktı. 15 sene önce Dolmabahçe Sarayı’ndaki yatağında uyur gibiydi. Ne bozulma, ne kokuşma vardı. İki sene önce rahmetli olan Profesör Lütfi Aksu’nun tahniti son derece başarılıydı.
Profesör Kamile Şevki Mutlu, Atatürk’le yüz yüzeydi. Yanağına dokundu, okşadı. O an neler hissetti derseniz…
Hatıralarında anlatacaktı. “Bir an için sanki konuşacakmışız gibi hissettim” diyecekti. Salonda derin sessizlik hakimdi, duygular darmadağındı.
Atatürk’ün naaşı kurşun tabuttan çıkarıldı, dualarla kefenlendi, ceviz ağacından yapılan yeni tabuta konuldu, Türk Bayrağı’yla örtüldü, yarın Anıtkabir’de toprağa verilmek üzere, generaller tarafından ihtiram nöbetine başlandı.
Demem o ki..
Bu milletin yetiştirdiği en büyük insan, vefat ettiğinde bir erkeğe, toprağa verileceği zaman, bir kadına emanet edilmişti.
Çünkü… 1938’de Atatürk’ün naaşını emanet edebileceğimiz en yetkin kişi bir erkek’ken, 1953’te bir kadın’dı.
Çünkü kadınlar… Atatürk devrimleri sayesinde, sadece 15 sene gibi kısa sürede, erkeklerin önüne geçmeyi başarmıştı.
MUTLU OLMAK İÇİN
1. Bol su için.
2. Kahvaltıda çok, öğle yemeğinde orta, akşam yemeğinde az yiyin.
3. Ağaçlarda ve bitkilerde yetişen yiyecekleri daha çok, fabrikalarda üretilen yiyecekleri daha az yiyin.
4. Hiç bir şeyi içinize atmayın.
5. İbadet ve dua için zaman ayırın.
6. Her gün en az 10 dakika sessiz olarak oturun. Tefekkür edin.
7. Düzenli uyuyun.
8. Her gün 10-30 dakika yürüyüş yapın. Ve yürürken gülümseyin.
9. Hayatınızı başkalarınki ile karşılaştırmayın.
Onların seyahatinin nasıl olduğuna dair hiçbir fikriniz yok.
10. Kontrol edemeyeceğiniz olumsuz düşüncelere sahip olmayın. Bunun yerine enerjinizi şu an için harcayın, nefes aldığınız her anın kıymetini bilin, keyfine varın.
11. Sadeliğin güzelliğini keşfedin.
12. Hayatı çok da ciddiye almayın. Fâni olduğunuzu unutmayın.
13. Kıymetli enerjinizi başkaları hakkında konuşarak boşa harcamayın.
14. Sû-i zandan kaçının.
15. Kıskançlık, çekememezlik zamanın boşa harcanmasıdır. İhtiyacınız olan her şeye zaten sahipsiniz.
16. Geçmiş meseleleri unutun.
Kişilerin geçmiş hatalarını hatırlatmayın. Bu durum mevcut mutluluğunuzu bozar.
17. Hayat, birisine kin duyarak zamanı boşa harcamak için çok kısadır. Kimseden nefret etmeyin.
18. Geçmişinizle barış yapın ki, şimdiki zamanı bozmasın.
19. Hayatın bir okul olduğunu ve öğrenmek için burada olduğumuzu unutmayın. Problemler, cebir dersi gibi gelip giden, ancak aldığımız Derslerin bir ömür boyu devam ettiği eğitim programının bir parçasıdır.
20. Daha fazla gülümseyin ve pozitif olmaya çalışın.
21. Her tartışmayı kazanmak durumunda değilsiniz. Aynı fikirde olmasanız da, anlaşın.
22. Ailenizi sık arayın.
23. Her gün diğerlerine iyi bir şey verin. Gülümseme, Sevgi, teşekkür, iltifat, yardım, destek, moral...
24. Herkesi her şey için affedin.
25. 70 yaşından büyük ve 6 yaşından küçük kimselerle vakit geçirin.
26. Her gün en az 3 kişiye gülümseyin ve tanımadığınız birine SELÂM verin.
27. Başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğü ile ilgilenmeyin.
28. Doğru olanı yapın, yanlışlarınız için de pişman olmayın. Ne oluyorsa ya da olmuyorsa, hayrımıza olduğu içindir!
29. Faydalı, güzel veya neşe dolu olmayan her şeyden uzak durmaya çalışın.
30. ALLAH her şeyi iyileştirir, şu an fark etmesek de, yaşadığımız her şey iyiliğimiz içindir.
31. Bir durum iyi veya kötü olsun, nasılsa değişecektir. Durumu kabullenin.
32. Nasıl hissederseniz hissedin, kalkın, giyinin ve ortaya çıkın.
Kendinizi eve kapatmayın.
33. En iyisine henüz sıra gelmedi.
34. Sabah canlı olarak uyandığınız için ALLAH' a şükredin.
35. Maneviyatınız daima mutluluğunuzdur.
Hislerinizi önemseyin.
İnanın, dua edin, gerekeni yapın ve gerisini ilahi akışa bırakın...
Prof. Dr . Nevzat Tarhan
Dostoyevski'nin "Budala" romanında, Prens Mişkin kurşuna dizilmek üzere olan ve cezasının infazına sadece beş dakika kalan bir adamın hikâyesini anlatır. Adam kalan vaktini titizlikle böler: İki dakikasını arkadaşlarıyla vedalaşmaya, iki dakikasını kendini dinlemeye, son bir dakikasını da etrafına bakmaya ayırır. Ölüme saniyeler kala içinden, "Acaba affedilsem, hayata geri dönsem ne olurdu? Her dakikayı bir asır gibi yaşardım, tek bir ânı bile ziyan etmezdim!" diye geçirir. Gerçekten de son anda affedilir ve ona yeni bir ömür bağışlanır. Daha sonra Prens Mişkin'e adamın bu sözünü tutup tutmadığı sorulduğunda ise şu cevabı verir: "Hayır, tutmadı. Bağışlanan dakikaların birçoğunu yine boş yere harcadı."
İnsan, zihninde her zaman koşullar değiştiğinde ya da eline yeni bir şans geçtiğinde zamanın kıymetini çok daha iyi bileceğine inanma eğilimindedir. Kendisine yeni bir fırsat sunulduğunda hiçbir şeyi ziyan etmeyeceğine dair kendine büyük sözler verir. Ancak arzulanan noktaya ulaşıldığında ya da imkânlar genişlediğinde, kişi genellikle başlangıçtaki farkındalığını hızla kaybeder ve yine alıştığı ritme döner. Çoğu zaman hayatın veya zamanın hakkını verememenin nedeni elde yeterli fırsatın olmaması değil insanın, elinin altında sürekli var olduğunu düşündüğü her şeyi hızla sıradanlaştırıp kanıksamaya yatkın doğasıdır.
Una madre decidió acostar a su hijo a las 20:00 durante 60 días.
Sin “10 minutos más”.
Sin excepciones los fines de semana.
Sin cambiar la rutina cuando había invitados.
Baño a las 19:30.
Luces apagadas a las 20:00.
Hasta que sus profesores empezaron a notar algo.
Y lo que descubrieron sorprendió incluso a los médicos:
Leyla Alaton’un çok hoşuma giden bir sözü var:
“40 senedir evimde aynı koltukları kullanıyorum. Marka çantalara, lüks tüketime o kadar büyük paralar vermeyi abes buluyorum. 1 saatlik uçuşta business uçunca size ne veriyorlar, fazladan bir kahve mi? Statü insanın içinde olur; beyninde, görgüsünde ve bilgisinde.”
Bence gerçek zenginlik de tam olarak burada başlıyor.
Belirli bir servet seviyesinden sonra para, hayatınıza kattığı faydadan çok gösterişe harcanmaya başlıyor. 2 milyonluk araç da sizi aynı yere götürüyor, 20 milyonluk araç da. Kişi başı 1.000 TL’lik restoranda da midenizin kapasitesi belli, 10.000 TL’lik restoranda da. 20.000 TL’lik salonda da spor yapıyorsunuz, 100.000 TL’lik salonda da.
Üzerinde marka yazan bir tişörte, Saate, çantaya benzer kalitedeki ürünün 10-20 katını ödemek bana çok saçma geliyor. Fosil marka saatte aynı zamanı gösteriyor Roleks marka saatte.
Bence zenginlik algısı artık yavaş yavaş değişiyor.
Gerçek zenginlik; fit bir vücut, sağlıklı beslenme, fiziksel aktivite, kaliteli zaman, sevdiğin insanlarla vakit geçirebilmek ve mesai kavramına bağlı kalmadan, stres altında olmadan çalışabilme özgürlüğüdür.
Zenginlik, sahip olduğun şeylerin çokluğu değil; ihtiyaç duyduğun şeylerin azlığıdır.
Certo dia, um aluno de Einstein perguntou:
— Professor, o que realmente significa lógica?
Einstein respondeu com outra pergunta:
— Dois homens descem pela mesma chaminé para limpá-la. Quando saem, um está com o rosto sujo de fuligem e o outro com o rosto limpo. Qual dos dois vai lavar o rosto?
O aluno respondeu na hora, sem a menor hesitação:
— O que está com o rosto sujo, claro.
Einstein balançou a cabeça.
— Errado. Quem lava o rosto é o que está limpo. Ele olha para o colega, vê a sujeira e conclui que o próprio rosto também deve estar sujo. Já o que está sujo olha para o amigo limpo e pensa: “o meu também está limpo”. Por isso não se lava.
O aluno assentiu, satisfeito:
— Isso é verdade. Isso é lógico.
Einstein sorriu de leve.
— Não. Não é verdade nem é lógico. A pergunta em si é falha. É impossível que dois homens entrem pela mesma chaminé e saiam um limpo e o outro sujo.
Às vezes o maior erro não está na resposta que damos,
mas na pergunta imperfeita que aceitamos sem nunca questionar.
*İslamabad’dan Bir Fahişeyle Röportaj*
Bir kadın fahişelikten önce hangi aşamalardan geçer?
Bu konuda yazmak için İslamabad’dan bir arkadaşım, bir fahişeyle buluşma ayarladı.
Lahore’dan İslamabad’a gittim. Arkadaşım beni kalabalık bir mahalleye götürdü. Dar ve loş sokaklardan geçtikten sonra bir evin önünde durduk ve kapıyı çaldık.
Güzel bir kadın kapıyı açtı ve bizi kibarca selamladı; tıpkı Lucknow’lu geleneksel bir fahişe gibi. Arkadaşım beni orada bırakıp gitti.
Fahişe beni içeri aldı ve koltuğa oturmamı işaret etti.
Kendisi de karşısındaki koltuğa oturdu. Gözümün ucuyla baktım. Gerçekten çarpıcı bir güzelliği vardı.
Bana bir bardak su uzatırken sordu:
“Efendim, arkadaşınız sizin yazar olduğunuzu söyledi.”
Alçakgönüllü bir gururla cevap verdim:
“Şey… Ben sadece kırık kelimeleri yan yana getirmeye çalışıyorum.”
Doğrudan gözlerime bakarak sordu:
“Neden taa Lahore’dan ta İslamabad’a kadar gelip bir fahişe hakkında yazıyorsunuz? Lahore’da da yüzlerce fahişe bulabilirdiniz.”
Öfkeyle ona baktım.
Cevap veremeden uzun bir nefes sigara çekti ve mükemmel bir duman halkasını güzel dudaklarından üfleyerek şöyle dedi:
“Efendim, bana göre siz ikinci sınıf bir yazar olmalısınız. Gerçek bir yazar, çevresindeki olaylara, kendi gözleri ile dikkatlice bakar.”
Sözleri alnıma ter bastırdı ama akıllıca ve aydınlatıcı konuşmasından şaşkındım. Konuşurken yanakları öfkeden kızarmıştı. Bir yudum su içti ve devam etti:
“Efendim, bu toplumda hâkim *adaleti* satar ama yalnızca bedenini satan kadın aşağılanır.
Siyasetçiler vicdanlarını satar ama siz onlara lider dersiniz.
Ama çaresiz bir fahişenin beden ticareti yapması sizin yüreğinizi sızlatır.
Burada doktorlar ölümden kâr eder ama siz buna onurlu bir meslek dersiniz.
Avukatlar ve polisler suçtan beslenir, rüşvet alır, uydurma dosyalar hazırlar.
Polis, uydurma çatışmalarda masumları öldürür.
Ülkeye sadakat yemini edenler, ulusunu arkadan hançerler.
Yasalar öyle çiğnenir ki yeni iktidarlar kurulsun ya da yıkılsın.
Ulusun kaynakları ve işleri gün ortasında gasp edilir.
Ülke ekonomik olarak felç olmuştur.
Devlet içinde devletler yaratılır.
Temel haklarını isteyenler hain ilan edilir.
Medya gündüz olanı geceye çevirir.
Gazeteciler kalemlerini birkaç kuruşa satar.
Öğretmenler çocukların geleceğiyle oynar.
Eğitim ise artık başka bir ticarettir.
Her şey tepeden tırnağa satılıktır.
Bu ülkenin her köşesi yozlaşma kokar ama yalnızca fahişe nefret edilir;
karnındaki ateşi söndürmek için bedenini satan kadın.”
Dinlerken alnımdaki kırışıklıklardan ter damlıyordu; tıpkı yoksul bir adamın damlayan tavanından akan yağmur gibi.
Bana bir kâğıt mendil uzattı ve dedi ki:
“Efendim…
Sizin yaşadığınız toplumda fahişenin varlığı bir lütuftan başka bir şey değildir.”
Sözlerine hafifçe gülümsedim ve içimden geçirdim:
“Sadece kendi mesleğini savunuyor.”
Devam etti:
“Biz fahişeler, bu kurt kılıklı erkeklerin ateşini soğutmasak,
onlar ergen kızları yağmalar,
masumiyetlerini ezer ve bedenlerinin etini parçalarlar.”
Lahore’dan aklımda birçok soruyla gelmiştim ama hepsi silinmişti.
O konuşmaya devam ederken, kendimi yazar ve aydın sanan ben, bir fahişenin bilgeliği karşısında dilimi yutmuştum.
Ayağa kalktı, yanıma oturdu ve sordu:
“Efendim, hiç köpeğin su içişini gördünüz mü?”
Bu ani soruya şaşırdım ve “Evet” dedim.
Sigarasından bir nefes çekti, daha yakına eğildi ve dedi:
“Efendim…
Bu şehrin büyükleri kılığına bürünüp sizin gibi insanları kandıran o saygın adamlar, bize geldiklerinde ayaklarımızı, su emen bir köpek gibi yalarlar.”
Sonra duvardaki saate baktı. Ben yavaşça ayağa kalktım ve kapıya doğru yürüdüm.
Arkamdan seslendi:
“Efendim…
Eğer gerçekten yazar olmak istiyorsan,
bedenini satan kadınlar hakkında yazma; *vicdanını* üç kuruşa satanlar hakkında yaz.
Böylece Lahore’dan İslamabad’a gelmene gerek kalmaz.
Kaleminde bu cesareti bul.”
*Yanlış mı konuştu?*
O, bana ve tüm toplumumuza bir ayna tuttu.
Alıntı
Demirel kürsüde konuşuyordu:
"Şunu yaptım. Bunu yaptım. Baraj, köprü, yol yaptım. Fabrika yaptım."
Kalabalığın içinde bir adam bağırdı:
"Bubaanin parasıynan mı yaptın?"
Polis, jandarma, Demirel'in korumaları, zabıta hemen bağıran adama doğru harekete geçti.
Başbakan Demirel, görevlilere "Durun!" dedi "Durun! Adam doğru bir şey sordu. "Durun!"
Sonra da protestocu adama bakarak konuşmaya başladı:
"Ülen! Senin bubanla, benim bubamın parasını üst üste koysak yine yetmez. Bu Meydandaki herkes, bubasının parasını getirse, çuvalla koysak o bile az gelir. Milletin parasıyla yaptım. Sizin verginizle. Ama benden öncekiler yapmadılar, ben yapıverdim. Anladın mı?"
Protestocu adam, Demirel'i alkışlamaya başladı: "Valla doğru söylüyon başbakanım. Allah senden razı olsun."
Siyaset işte budur.
Protestocuyu azarlamamak,
ve protestocuya kendini alkışlatmak.
Süleyman Demirel, babası Yahya Çavuş ve annesi Ümmühan hanımla İslamköy’de baba evinde baba evini bize gezdirirken, başımızı eğerek girdiğimiz kerpiç odaya bir göz gezdirdikten sonra şöyle demişti:
"İşte ben bu odada kardeşlerimle yaşadım. Elektrik yoktu gaz lambasıyla okur-yazardık. Köy okulunu bitirdim. Ortaokul yoktu. Ortaokula gitmek için her sabah kilometrelerce yürür, kasabaya giderdik. Sonra Afyon Lisesi. Eğer bana Cumhuriyet nedir, diye sorarsınız. Size cevabım şudur:
Cumhuriyet benim işte! İslamköy'den çıkmış bir köylü çocuğunu cumhurbaşkanı yapan, Cumhuriyet'tir. Cumhuriyet budur. Bunu Büyük Atatürk'e borçluyuz."
TARİHTEN GÜNÜMÜZE
#BİRAZ#GÜLÜMSEYELİM😊
Hiç düşündünüz mü?
1-Tarzan’ın neden sakalı yoktur?
Köse değilse, traş olmayı ormanda nasıl öğrenmiştir?🙃
2- Az sonra sizi muayene edeceğini bile bile, jinekoloğunuz siz soyunurken neden odayı
terk eder?😱
3- Pillerinin bittiğini bilmemize rağmen,
uzaktan kumandanın tuşlarına neden
daha sert basarız?
4- İnsanlar neden yüksek binalara
çıkıp dürbünle aşağıya bakmak için
para verir?😅
5- Domuzlar terlemezken, insanlar neden “Domuz gibi terledim!” derler?🤗
6- Asansör düğmesine birden fazla kez
basmak asansörü daha mı hızlı getirir?
7- Neden bozulan otobüsün ya da minibüsün yolcuları bizim otobüsümüze aktarıldığında onlara mültecilermiş gibi bakarız?
8- Neden insanlar birbirlerine sarılınca sağa-sola sallanırlar?🤗🤗
9- Neden insanlar kapalı bir alandan yağmur yağan alana çıkınca kafalarını eğerler? Yağmura duyulan saygıdan mıdır,
yoksa ondan tırstığımız için midir?
10- Neden dükkanını kapatıp giden esnaf, kapıya “10 dakika sonra döneceğim” yazar,
ne zaman gittiğini nasıl anlarız ?
11- Düğünlerde neden “Dom Dom Kurşunu”
ile göbek atılmaktadır? “Bir avcı vurdu beni,
bin avcı beni yedi” gibi sözler eşliğinde kendinden geçen başka milletler var mıdır?
12- Cumartesi ve Pazartesi’nin neden kendi isimleri yoktur?😅
13- Dolmuşlardaki fiyat tarifesinde “en kısa mesafe” neden “indi-bindi” olarak tabir edilir? Önce inilip sonra mı binilir? Bir terslik yok mudur?
14- Bulmacalarda boru sesinin karşılığı neden hep “ti”dir? Bulmacaları hazırlayan arkadaşlar hiç “ti” diye ses çıkaran boru görmüşler midir?
15- Neden ilanlarda “doktordan temiz araba” diye yazılır? Hipokrat yemininde” arabamı
temiz kullanacağım” şeklinde bir madde mi vardır?
Bir arabayı sadece doktorlar mı temiz kullanır?🙄
16- Fred Çakmaktaş ve Barny Moloztaş'ın soyadları neden Türkçe?
#Gülse #BİRSEL
⚫️ #ARŞİV | Muhsin Yazıcıoğlu’nun Hatay İskenderun Belediye Salonu'ndaki Konuşması;
“Ben ucuz siyaset yapacak olsaydım; sene 2002'de Amerikan Elçisi olarak Parti Genel Merkezi'me biri geldi. Bana ABD'nin isteğini getirdi. ‘Sayın Başkanım sizin maddi imkansızlıklarınız var. Size yardım edelim, sizi TV'lerde gösterelim, sizi Başbakan yapalım.’ dedi. Bende ‘Bu sözü ne söylemiş ol ne de duymuş olayım!’ dedim. Kapı dışarı yaptım. Şov adamı olsaydım, ihale takipçiliği yapsaydım; benim partimin oyu %20'den, %50'den düşmezdi. Zenginlikte de ne Sabancı ne de Koç elime su dökemezdi. Ben siyaseti Allah rızâsı ve içinden çıkmış olduğum Anadolu insanı için yaptım.”
Un estudiante de medicina le preguntó a un cardiólogo: «Doctor, si una persona tiene las arterias obstruidas, ¿por qué un infarto ocurre de repente? ¿No debería sentirse cada vez peor a medida que se van tapando?»
La respuesta sorprende incluso a muchos profesionales de la salud.