Hastaneye gidiyorsun bebekler çalınıyor, teröristler hemşire doktor olarak görev alıyor. Sokağa çıkıyorsun rastgele biri gelip sana bıçak saplayabiliyor ya da taciz edebiliyor. Okula gidiyorsun biri gelip öğretmen bıçaklayabiliyor, silahla ateş açabiliyor. Eve giriyorsun eşin tarafından öldürülebiliyorsun. Tatile gidiyorsun bir yangında otelde ölebiliyorsun. Adaletin karşısına çıkıyorsun sandalyenin boş olduğunu görüyorsun. Biz bu ülkede her nefesi ölmek için mi alıyoruz? Sahiden de ölürüm Türkiyem mi?
Eski bir Katolik rahibe olan dinler tarihçisi Karen Armstrong'un anlatımıyla, Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin yüzyıllar öncesinden bugüne ışık tutan o tespiti:
— İlber Ortaylı'nın şubat ayında kaleme aldığı yazısından bir kesit:
“Pazar gecesi fenalaştım.
Hasta bakıcı Sevim Hanım, Dr. Şevval Kanlı, hemşirelerden Tuğba ve Çağla hepsi birden seferber oldular. Zaman makinesine binebilsem Gazi Paşa’ya telgraf çekeceğim:
Paşam, dört Türk kadını, ihtiyar moruk profesörü kurtardılar. İnkılaplar hedefine varmıştır."