İETT'ye 650 yeni araç alıyoruz. Ve bu yatırımı İBB'nin özkaynaklarıyla yapıyoruz.
Dünyanın hiçbir yerinde bu büyüklükte bir yatırım özkaynakla karşılanmaz. Karşılanmamalı!
Ama 6 yıldır yatırım programına almıyorlar. Alsalar uygun finansmanla 10 yılda taksitler halinde ödenecek milyarlarca lirayı 1,5 yılda ödeyeceğiz. Otobüs filosunu 3 yılda yenileyebileceğiz.
Ama bu kötülüğü yapıp sonra da otobüs yatırımı yapmadınız diye suçluyorlar.
Kime kötülük ediyorlar?
İstanbul'a... İstanbul'da yaşayanlara!
Ama her şeye rağmen biz vazgeçmiyoruz. Çünkü #İBBHepYanında
1. İnsanlık rüzgârın, suyun ve fırtınanın kaotik akışını asırlardır önce sanatsal bir hayranlıkla izledi. Fakat doğadaki bu gizemli hareketi sadece seyretmek yetmedi; onu kesin kurallarla kontrol altına alacak bir matematik gerekiyordu. (A Deluge - Leonardo da Vinci)
Ülkenin sadece %3-4'ü yapılaşmışken konut neden bu kadar pahalı?
Konut sayısı artarken hanehalkı konut sahipliği nasıl düşüyor? Yeni yazımda, yirmi yıldır yanlış kurulan soruların yerine doğru soruları koymaya çalışıyoruz.
Konuyu en geniş şekilde ele almanın faydalı olacağını düşünüyorum.
Eski çalışmalarımı da güncelleyerek bütün bir konuyu birlikte ele aldık.
Ev sahipliği oranı düşerken kim evini kaybetti? Hiç kimse. Peki o zaman oranı ne düşürdü?
Hanelerin küçülmesi tek başına kaç milyon ilave konut ihtiyacı yarattı?
Türkiye'nin yüksek ev sahipliği oranı nereden geliyordu ve o kanal ne zaman kapandı?
Nüfusun yüzde 93'ü gerçekten şehirli mi, yoksa bu bir belediye sınırı hikâyesi mi?
Ne ev sahibi ne kiracı olan yüzde 15 kim ve neden büyümüyor da yerinde duruyor?
Yirmi beş yaşındaki bir insan neden hâlâ ebeveyninin evinde?
Milyonlarca konut boş mu, yoksa boş konut sayısını ölçen bir yöntemimiz mi yok?
Yüksek mülkiyet oranı bir zenginlik göstergesi mi, yoksa tam tersi mi?
Ülkede toprak kıt değilse, kıt olan tam olarak nedir?
İmarı neden parsel parsel açıyoruz da koridor koridor açmıyoruz?
Haneler tek kişiliğe kayarken piyasa neden hâlâ iki artı bir üretiyor ve küçük konutun önünde hangi kural duruyor?
Emeklilik fonlarında biriken iki buçuk trilyon lira, tüm konut kredilerinin üç katıyken neden konut finansmanına bağlanmıyor?
Ve hepsinin üzerindeki soru: enflasyon inmeden mortgage piyasası kurulabilir mi, kurulamazsa ucuzlayan kredi konut mu üretir yoksa yalnızca fiyat mı?
Tam metin:
https://t.co/uJzixwJtyG
Türkiye'de konut tartışması yirmi yıldır aynı cümlenin etrafında dönüyor: bu kadar konut yapıldı, peki neden daha az insan ev sahibi oldu?
Soru güçlü duruyor, çünkü içinde bir yanlışlık duygusu taşıyor. Oysa bu soru cevabı verilemediği için değil, yanlış kurulduğu için yanıtsız kalıyor. Ev sahipliği oranı bir kesirdir ve o kesrin paydası, son yirmi yılda Türkiye'nin en hızlı değişen büyüklüğü oldu.....
https://t.co/uJzixwJtyG
UZUN VADELİ PARA (ÇEVİRİ)
By @morganhousel
18. yüzyıl ekonomisti Adam Smith, İskoçya’nın dağlık bölgelerinde “yirmi çocuk doğurmuş ama ikisini bile hayatta tutamamış” bir anneyle karşılaşmanın nadir olmadığını yazmıştı.
Hayat buydu. Ve zengin ya da fakir olmanız pek fark etmiyordu. İngiltere Kraliçesi Anne’in 18 çocuğu vardı, ama bunların tek bir tanesi bile yetişkinliğe ulaşamadı.
ABD başkanı James Garfield, ülkenin en iyi doktoru henüz mikrop teorisine (germ theory: hastalıkların mikroorganizmalar tarafından yayıldığını anlatan bilimsel görüş) inanmıyordu diye 1881’de hayatını kaybetti.
Ölümünden iki hafta önce Franklin Roosevelt’ın tansiyonu 26/15 idi ve doktorlarının yapabileceği neredeyse hiçbir şey yoktu; basit tansiyon ilaçları henüz mevcut değildi.
Bu insanlardan herhangi birine modern bir süpermarketi gösterebilseydiniz, hayretten bayılırlardı. Market alışverişinin en büyük zorluğunun 19 farklı reçel markasından hangisini seçeceğine karar vermek olduğunu ya da Ocak ayında Minnesota’da karpuz satın alınabildiğini kavrayamazlardı. Ama onları en çok şaşırtacak şey, arkadaki eczane olurdu; bunu adeta sihirli bulurlardı.
Peki tepkileri ne olurdu?
Bence “Ne kadar harikasınız” demezlerdi.
Daha çok “Ne kadar şımarmışsınız” derlerdi.
Eczanede sırada beklemek zorunda kaldığımız için sinirlendiğimizi görür, bizi bekleyen o sihirli haplar için ne kadar nankör olduğumuza burun kıvırırlardı.
Yiyecek fiyatlarından şikâyet ettiğimizi ama bolluğun mümkün olmasına hayret etmediğimizi anlamakta zorlanırlardı.
İşin ironik tarafı şu: Her nesil, kendinden sonrakiler için daha müreffeh bir dünya yaratmak adına çalışır ve yenilik yapar. Ama o gelecek nesillerin kendi dünyalarıyla nasıl etkileşime geçtiğini gördüğünüzde, duygularınız gururdan hayal kırıklığına dönebilir. Çocuklarımız bizim yaşadığımız şekilde acı çekmeyecek—ve bunun kıymetini bile bilmeyecekler.
Bu yaygın bir problemdir. Zengin aileler, çocuklarını desteklerken onların şımarık olmamasını nasıl sağlayacaklarını düşünür.
Toplumların da, kendilerinden önceki nesillere göre daha tembel ve “doğuştan hak edilmiş gibi davranan” (entitled) gençler karşısında hayal kırıklığı yaşama konusunda uzun bir geçmişi vardır.
Parayı ve kendi çocuklarımı düşünürken ben de bunu kafa yordum. Vardığım nokta şu:
Birkaç ay önce, göçmen ebeveynleri Amerika’ya gelip düşük ücretli işlerde durmadan çalışarak geçinmeye çalışan bir adamla konuşmuştum.
Bu çocuklar şimdi yetişkin. Ve anladığım kadarıyla bu adam, üniversite mezunu bir beyaz yakalı olarak anne babasının onun için katlandığı zorlukları kendisinin çekmeyecek olmasından bir tür utanç duyuyordu. Ailesi ona tutumluluk ve azim (grit: zorluklara rağmen sebat etme) aşılamıştı.
Peki kendi çocukları, babalarının görece daha kolay bir hayat yaşadığını görürse aynı dersleri öğrenebilir miydi?
Bir örnek verdi: Kendisi çocukken tüm kitaplar kütüphaneden ödünç alınırdı. Şimdi ise küçük kızı 15 dolarlık Taylor Swift kitaplarını satın almak istiyor ve alıyor; kitaplar odasında birikiyor.
Benim cevabım şu oldu: Eğer onun göçmen anne babasıyla konuşabilseydik, eminim şöyle derlerdi: "amaç buydu".
Bu kadar çok çalışmalarının tek sebebi, ailenin durumunu bir üst seviyeye taşımaktı: bir nesil yemek bulmak için didinirken, bir sonraki nesil Taylor Swift kitaplarına para harcayabilsin diye. Torunun “şımarık” görünmesi, zenginliğin bir yan etkisi değil; hedefin kendisiydi.
Başka bir deyişle:
Bazı ebeveynlerin amacı, çocuklarının ve torunlarının önceki nesillerin standartlarına göre “şımarık” görünen bir hayat yaşayabilmesi için çok çalışmaktır.
Zenginlik gibi, “şımarık” olmanın da objektif bir tanımı yoktur—her şey başkasına göre görecelidir.
Ben kendi çocuklarıma bakıp, kendi çocukluğuma göre ne kadar şımardıklarını görebilirim.
Ama aynı şeyi benim için babanne ve dedem söyleyemez miydi? Onlar çocuk felci (polio), kızıl hastalığı (scarlet fever) ve benim aklıma bile gelmeyen bir sürü şeyle uğraşmak zorundaydı.
Peki onların kendi büyükleri? Ulaşım araçları atlarla sınırlıydı ve kötü bir hasat, çocuklarınızdan bazılarını kaybetmek anlamına gelebilirdi—sadece bir iki nesil sonra düşünülemez hale gelen bir hayat.
Burada gözden kaçan ortak nokta şu: Bir neslin hayatı öncekine göre kolaylaştığında, hayatları objektif olarak kolaylaşmaz; sadece daha önce “önemsiz” sayılan daha üst düzey sorunlarla uğraşmaya başlarlar.
Bir nesil yemek ve barınak bulmayı dert eder.
Sonraki nesil bunu dert etmez ama güvenliği düşünür.
Sonraki neslin güvenliği vardır ama hastalıklardan korkar.
Sonraki nesil hastalıklarla mücadele eder ama eğitimi dert eder.
Sonraki nesil eğitimi elde eder ama iş-yaşam dengesiyle uğraşır.
Ve bu böyle devam eder. Bu, John Adams’ın meşhur sözünün özüdür (serbest çeviri):
“Ben 'savaş' çalıştım ki çocuklarım mühendislik okuyabilsin. Onlar mühendislik okuyacak ki kendi çocukları felsefe okuyabilsin, onların çocukları da sanatla uğraşabilsin.”
Ben çocuklarımın ve torunlarımın kanser konusunda bizim yaşadığımız türden endişeler taşımamasını umuyorum. İşlerini bizimkinden çok daha kolay hale getiren inanılmaz teknolojilere sahip olmalarını diliyorum. Bugün uğraştığımız günlük sürtünmelerin (frictions: küçük ama sürekli can sıkan zorluklar) ortadan kalkmasını istiyorum. Enerjinin o kadar bol olmasını umuyorum ki, sınırsız gibi görünsün.
Bu şımarıklık mı? Belki. Ama böyle ifade edince aklınıza başka bir kelime gelebilir—belki “şanslı” ya da “talihli.”
Ya da belki şöyle:
“Kendilerinden önce gelenlerin biriktirdiği emeğin faydalanıcıları (beneficiaries) olup, günlerini yeni problemleri çözerek geçirebilen insanlar.”
Ki bugün sen ve ben tam olarak buyuz. #
Ben size iktidara gül bahçesinden geçerek gitmeyi vadetmiyorum.
Ben size acıya katlanmayı ama teslim olmamayı vadediyorum.
Ben size onur, haysiyet, cesaret ve mücadele vadediyorum!
@sporsAlll@eniskirazoglu abi bu senin fm kariyerin aynısı değil mi? 😂😂 Kiralık gelen Endrick, düşük bütçeyle paf takımdan yıldız oyuncu çıkarma taktikleri vb.
@ohaotr @yatirimasasi @borsaninizinden Doğrudur hocam, ben bankacıyım ekspertiz raporları en az C sınıfı geliyor. kredi vadesi ödeme gücüne bağlı değişir. Siz 60 ayda ödersiniz ben 120 ayda öderim. Faizlerin 1.50 oranlara düştüğü yerde yapılandırma yapılır faiz yükünden kurtulursunuz. Aynı mantıkla bakıyoruz.
@ohaotr @yatirimasasi @borsaninizinden Faize göre taksit tutarında ciddi farkediyor hocam. 2010 sonrası tüm binalar en az C sertifikalı ordan yana olumsuzluk yok. Faizlerin az düştüğü yerde toplam geri ödeme 1.5 2 mio tl farkediyor. Yılsonuna doğru bankaların hedefleri tutması için kampanyalar artıyor o yüzden dedim
@ohaotr @yatirimasasi @borsaninizinden Bankalar ekspertizi yüzde 10 düşük hesaplar, güvenlik marjı olarak düşünebilirsiniz. 10 mio tl üzeri yine yüzde 50 kredilendirme imkanı var. Kiracılı ev satmak çok zor, eldeki evin değeri bu şekilde daha düşebilir. Kiracısız satmak şu avantajlı, kiradan fazla faiz getirisi var
VW 2025'te 9 milyon araç sattı, operasyonel marjı %2,8, araç başına operasyonel kâr yaklaşık 983 euro. Türkiye'de tek bir Tiguan 1.5 eTSI DSG Life'ta ÖTV + KDV yükü 1.827.390 TL, yani 35.608 euro. MTV ve tescil eklediğinde kamuya giden toplam 35.880 euroya çıkıyor. Bu, VW'nin araç başına dünya ortalaması operasyonel kârının 36 katı. Arabayı tasarlayan, üreten, fabrikayı çalıştıran değil, vergi sistemi kazanıyor.
***reklam değildir
Atatürk'ün ve Türkiye Cumhuriyetinin tarihte neyi başardığını bir de bu perspektiften değerlendirin.
Önemseyin ve dört elle sarılın. 100 yıl önce atılan temel çok güçlü. Tahmin ettiğinizden bile daha güçlü.
@yatirimasasi 2.80 gibi bir oranla konut kredisi kullanılmış. İlk taksitlerde erken anapara ödeme yapılırsa faizden 375.000TL indirim kazanılır. İhtiyaç kredisinde bu kadar fark olmaz. Uzun vadeli krediye erken ödeme her zaman daha kazançlıdır.
@fbahceavukati @DAYIjrDEV Özel okulda asgari ücretle çalışan öğretmenler ölsün mü hocam? Nedir çözümünüz? başka iş var da yapmıyorlar mı? Meslek onuruna yakışır maaş istemek hak değil mi?
Sene 2002 başları. Epeyce bir hamileyim, eşim yine görevde. O zamanki amirim, var olsun, çok severim; eşim görevde diye çok koruyup kollardı beni. KTB'nın muazzam bir etkinliğine davet etti beni. Rahmetli eşi ve ben üçümüz gittik. Gecenin sonunda "gel bak kiminle tanıştıracağım seni" dedi. Bir baktım karşımda (mecazen) kalemi kıran Hakim bey.
Dedim ki "Öyle heyecanla bekledik ki kararınızı, kilitlendik günlerce ekrana. Biz terörle mücadele edenlerin eşleri, sevinç çığlıkları attık siz hükmü verdiğinizde".
Bu "umut hakkı" mevzuunu her duyduğumda aklıma o gün geliyor.
Mesela o duruşmada Yıldız hemşire vardı. Yıldız hemşirenin Zara'da yol kesen pkklıların şehit ettiği eşini dünya gözüyle bir kez daha görme umudunu verebilecek misiniz?
Pakize ana vardı yine o salonda. Başkale'de terörist pkklılar ile girdiği çatışmada şehit düşen Namık'ı rüyalarından başka bir yerde görme umudu olacak mı Pakize annenin?
Hatırlarsınız, protezini çıkaran bir gazi vardı duruşmalarda. O mesela iki ayağının üzerinde durma umudunu bulacak mı bir gün?
Babasıyla ancak 20 yaşından sonra normal baba kız hayatı yaşayabilen kızımın her akşam "anne, bir bakmışız babam gelmiş eve" cümlesinde yitirdiği çocukluğuna geri dönebilme umudu olacak mı mesela?
Haftalarca sesini duymadığı babasını çok özlediği için, annesiyle numara çevirerek babası diye eşimle konuşturduğumuz Batuhan,
"Emel teyze babam her aklıma geldiğinde karnımda bişeyler acıyor" diyen Eser,
Babasının şehadet haberini aldığında "biz seninle bunun da üstesinden geliriz diyen Naz,
Babasının şehadetiyle tam 10 yıl sonra genç bir hanımefendi olduğunda barışıp, babasının fotoğraflarını ancak 10 yıl sonra çantasına koyabilen Ceren,
Büyüdükçe babalarının prototipi haline gelen Bade ve Kahraman,
Aylarca göremediği eşi al bayrağa sarılı geldiğinde "2 güncük izni bile bize çok gördüler" diyen Nalan,
"Abim bizi görüyordur değil mi" diye dertlenen Nükhet,
Siyah arabalardan inen adamlar kapısının önüne geldiğinde, hamile haliyle kapının arkasına çöküp kanama geçiren İnci,
"Böyle çok sabırlı ve sert duruyorsun ama bir gün patlayacaksın, neden hiç tepki vermiyorsun" diyen Fadile ve Emel'e; "onu o gün geldiğinde düşünürüz. Şimdi ayakta durmamız lazım" diyen ben, Emel...
Siz bize sordunuz mu Allah aşkına, umudunuz var mı diye de, umut hakkı dağıtıyorsunuz vara yoğa?
Yoktur rızam...