Kaygılı insan, dünyayı aşırı-anlamlandırma tuzağına düşer. Her jestin, her rüyanın, her kelimenin arkasında gizli bir anlam arar. Bu, anlamın (sensus) gürültüsüdür. Anlamın gürültüsü, varoluşun sesini bastırır.
“Kaygılı bir yapınız varsa hayatınızdaki insanın sizi sadece sevmesi yetmez; sizi sakinleştirmesi gerekir. Konuşabilen, açıklayan, kaçmayan biriyle kalbiniz yavaş yavaş gevşer. Çünkü bazı kalpler suskunlukta değil, kelimelerde güvende hisseder.”
Salyangozları severdim. Oğlumla turbo izlerken, salyangoz resimleri çizerken daha çok sevmiştim. Taaa ki bir gece fidelerimi yiyene kadar 😒😒 artık dost değiliz.
Aslında bir yetişkini mutlu etmek de çok kolay.
Onun kim olduğunu, neleri seveceğini, neyin yüzünü aydınlatacağını bilince bir deniz kabuğu, bir saksı çiçeği, bir fular, bir kitap bile mutlu ediyor onu.
Benlik, ayna tutan bir öteki olmadan tam olarak oluşamaz.
Birinin kalbinde yer bulmak, yalnızca sevilmek değil, yeniden hayata çağrılmaktır. Başka biri için değerli ve önemli olmak muazzam bir iyileştirici güce sahiptir.
Sahici bir bağ, en derin yaralara bile şifa verebilir.
‘Yarın İstanbul’a gidelim mi’ dedim ‘rahmi koç müzesine de gider miyiz rahmi koç dünyanın en güzel müzesi bence’ dedi. Şu şekil seveceksin işte 😅 gideriz be. Gen aktarımı olarak İstanbul sevgisi vermişim 🤘🏻
Ölenleri çok sevmeye devam etmek, sanırım insanın en büyük ve büyülü zaafı. En mutlu ya da en karanlık anında “şimdi beni görüyordur di mi” tesellisi. İnsanca pek insanca.