Almanya'nın batıyla mücadelesini güzel şekilde anlatmış ama bu Almanya'nın görece uzak tarihi. Güncele yansıması tam nedir? Emin değilim.
Almanya'nın yakın tarihindeki asıl mücadele ise Rusya'yla ve o mücadelenin etkilerini de direkt olarak (örneğin savaş olarak) görüyoruz.
Herkes Almanların ne yaptığını anlamaya çalışıyor. Yıllarca Alman tarihi ve düşüncesi çalışmış, Almanya'da yaşamış, Alman toplumun içine girmiş biri olarak, size anladığım kadarıyla Alman toplumunu kısaca anlatayım - ki atıp tutmadan önce meseleyi kavrayın.
Öncelikle, bizim bugün tereddütsüz Batı olarak tanımladığımız Almanların tarihleri boyunca Batı ile verdikleri derin bir mücadele var. Bu mücadeleyi biraz deşerseniz, tüm kabullerinizin yıkıldığı, "bizle" ve başka birçok ulus ile temel benzerlikleri olan, Global Tarih denilen alana girersiniz. Girelim. Şaşırın.
Bu mücadelenin kökeni, on sekizinci yüzyıl ortalarına, henüz birleşmemiş, küçük prensliklere bölünmüş, siyasi gücü olmayan ama kültürel olarak son derece ciddi bir Almanya'ya uzanıyor.
O dönem ilginç bir durum var. Alman entelektüel orta sınıfı, yani Bildungsbürgertum, üniversite görmüş, felsefeyle ve sanatla derinlemesine ilgilenen, AMA iktidardan tamamen dışlanmış bir kesim. Gücü elinde tutan saraylar ve aristokrasi Fransızca konuşuyor, Fransız adabını benimsiyor, kendi Almanca konuşan halklarına bir tür şefkatli küçümsemeyle bakıyordu. Prusya kralı Büyük Friedrich felsefi eserlerini Fransızca yazıyor, Alman edebiyatını ciddiye alınmaya değmez buluyordu. Küçük prenslikler bütçeleri elverdiğince Versay'ı taklit ediyordu. Nietzsche'nin Almanları aşağıladığı ünlü metinleri hatırlayın.
İşte tam burada muazzam bir tersine çevirme yaşanıyor. Lessing, Herder, genç Goethe, Sturm und Drang yazarları; bu dışlanmış Alman aydınları hiyerarşiyi alaşağı ediyorlar. Fransızca konuşan sarayların "Zivilisation" dediği şeyi, yani adabın inceliğini, nezaketin cilasını, saray hayatının pürüzsüz yüzeyini, yüzeysellik olarak tanımladılar. İçi boş bir gösteriş, görünüşlerin parlatılması. Buna karşı "Kultur"u koydular: ruhun sahici başarıları, düşüncenin iç hayatı, sanat, felsefe, müzik, ahlaki ciddiyet. BİLHASSA DA CİDDİYET. Yani derinliğin kültürünü, yüzeyin kültürüne karşı koydular. Çok benzer meseleler biz dahil dünyanın çok yerinde yaşandı ve yaşanıyor.
Bu ayrımın özünde bir sınıf kavgası var, dersek herhalde abartmış olmayız. Dışlanmış Alman burjuva aydınının, kendi Fransızca konuşan aristokrasisinden intikamı. Ve en üstün ilan ettiği değerler, tam da kendisinin sahip olabileceği, saray mensubunun ise sahip olamayacağı şeyler: öğrenme, içsellik, felsefi derinlik, yaratıcı deha. Zivilisiert olmak bir Fransız yemeğinde nasıl davranılacağını bilmekti; Kultur'a sahip olmak ise Kant okumuş, Bach dinlemiş, varoluşun en derin sorularıyla boğuşmuş olmaktı. Ve bu da CİDDİ bir uğraştı.
Asıl çarpıcı olan şu gibime geliyor: bu ayrım sadece bir kültürel kavga olarak kalmadı, Alman düşüncesinin bütün mimarisine sızdı. Yüzeyin altında daha gerçek bir derinliğin gizlendiği fikri; Kant'ın görüngü ile kendinde-şey ayrımından Hegel'in tarihin ardında işleyen Tin'ine, Marx'ın altyapısından Nietzsche'nin Dionysos'una, Freud'un bilinçdışına kadar uzanan o devasa gelenek, aslında Prusyalı aydınların prenslerinin Fransız sarayına duyduğu o ilk öfkenin felsefi olarak işlenmiş hali. İçsellik, metafizik, tüm bunların bir rastgelelik eseri olamayacağo fikri ve bunun uğraşı, Almanya'nın alametifarikası oldu. Detayına girmeyelim ama yaşamış en büyük batı kritiklerinde Heidegger'in bir Alman olması da tesadüf değil, bilakis bu tarihin bir parçasıdır.
Şimdi buradan meseleye dönersek. Bu tarihsel alaşağı-ediş Almanların kimliklerinin bir parçası haline gelmiş bir "kuralcılık" yarattı - zira ancak etikle harman olmuş bir kuralcılıkla (yani Kultur, yani metafizik) ile aidiyetliklerini stabilize edebildiler. Başka bir deyişle, geçmişte aristokrasi karşısında yaşadıkları yetersizlik ile mücadele edebilmek için bir iddialarının olması gerekiyordu; onlardan daha iyi, daha dürüst, daha ciddi. Hep bir "daha"lık, hep bir ciddiyet...
Bu tarihi anlayamazsan, yani hayatı boyunca hiçbir iddian olmadan, gelişigüzel yaşamışsan, CV'den başka bir derdin kalmamışsa, Almanlara bakınca görebildiğin ancak ucuz bir "show"dur, çünkü o adamların verdiğin o mücadeleyi hissedemezsin. O meselenin alt yapısını kavrayamazsın -- ki bunu kavrayamayacak olmanın trajedisinin de, emin olun, Almanca da binbir türlü analizi var.
Neden bu "kaybetmeme" kısmına vurgu yapılmıyor? Çünkü "kaybetmeme" üzerine kurulu bir ürün geliştirmek pratikte pek mümkün değil. "Kaybetmemek" senin kendi bireysel alanın. Hiçbir firma "indirim puanı" satar gibi "kaybetmeme puanı" satamaz.
Herkes her şeyi en uygun fiyata almaya takık, sistem de bu takıntıyı kışkırtıyor. Oysa alınanı kaybetmemek bence uygun fiyata almaktan daha önemli.
Aynı tişörtü A kişisi 2000 TL'ye aldı, sen 1500 TL'ye aldın diyelim ama sen o tişörtü kaybedersen A kişisi sana oranla karda olur.
TREFFENDER KOMMENTAR zum UN-Sicherheitsrat, dem deutschen Selbstverständnis und Scheitern.
„Übersteigertes Sendungsbewusstsein mit dem kindlichen Drang nach Anerkennung für seine trotzigen Belehrungen.“
„Diesen Drang hatten auch frühere Funktionseliten. Auch damals wurde Deutschland selten geliebt, aber geachtet. Als das Land noch eine wirtschaftliche Macht war, ein Sinnbild des Geisteslebens, als es war, was andere sein wollten.“
„In Rumänien sagt man bis heute, eine Sache Deutsch erledigen, wenn man sie besonders gut macht. Aber das war vor dem Kriechgang in die real existierende Vielfaltsrepublik. Was daraus geworden ist, schicken andere nicht mal auf die Bühne, nicht mal als Hofnarren in die Nachtvorstellung.“
„Immerhin, bis September ist die BRD in New York ja noch vertreten durch das Gossip Girl in der Generalversammlung. die Vielfaltsrepublik einer Mischung aus Verfall und Arroganz ist also angemessen repräsentiert.“
Zaten "iyi muhalefet" yapmadılar, orası açık ama iş onunla bitmiyor. Ekonomi adına alınan neredeyse her yanlış kararın altında CHP'nin imzasını da görüyoruz. Eğer toplumun sessiz çoğunluğu şu an CHP'ye yapılanları büyük oranda destekliyorsa, sebebi budur.
CHP kadar ekonomiye verdiği zarardan sorumlu görülmemiş parti yoktur. CHP: "Bedava konut kredisi" yağmasına itiraz etmedi, EYT'yi zaten kendisi dayattı, belediyeleri gereksiz kadrolarla şişirdi, ülke "memuristan"a dönüşürken memurcu söylemden asla geri adım atmadı.
Şu an ekonomide yaşanan sorunların istisnasız tamamında CHP'nin doğrudan doğruya imzası söz konusu. Bundan kastım da "iyi muhalefet yapamadılar"dan çok daha öte bir şey.
Wobei: Stil ist nicht weniger wichtig als Inhalt. Beate Meinl-Reisinger z.B. vertritt zum Teil ähnliche Positionen wie viele deutsche Politiker, aber sie wirkt dabei nicht so überheblich und abstoßend. Sie (und Österreich) hat möglicher weise die bessere Aura/Ausstrahlung.
Was täte ich, wenn ich mit falschen Strategien die Wirtschaft schrottete, um als AUẞENKANZLER zu brillieren - und mein Land dann auch außenpolitisch scheitert? Vermutlich würde ich sang- und klanglos verschwinden.
Hintergrund: Mit Österreich und Portugal ziehen zwei gemäßigte Staaten in den UN-Sicherheitsrat ein. Deutschland, das den Ukrainekonflikt anheizt und Angriffe auf Venezuela und Iran relativiert, ist für Diplomatie und Friedenspolitik denkbar ungeeignet.
Als Ausreden vernimmt man, wir hätten uns „erst” 2019 beworben und daher „nur” sieben Jahre Zeit gehabt, Stimmen zu sammeln. Auch hätten viele Staaten ihre Zusagen in der geheimen Wahl gebrochen.
Aber das ist gerade das Problem: Die Bundesregierung wird als Zahlmeister und Trottel gesehen. Sympathie und Unterstützung genießt sie auf internationalem Parkett ebensowenig wie daheim.
Bei der Kandidatur für den UN-Sicherheitsrat holt sich Deutschland eine krachende Niederlage: gewählt werden Österreich und Portugal. Baerbock, Scholz, Wadephul und der Möchtegern-Weltpolitiker Merz haben unser Land international zur Lachnummer gemacht. Was für eine Blamage!
Türkiye'de "muhalif akademisyen olma"nın açılımı, "süslü akademik jargon kullanaraktan, o jargonu anlayacak kapasitesi olmayan bir müteahhiti övmek" oldu uzun süre. Tabii bu iş duvara dayandı, artık yeni bir şeye (yeni bir tuhaflığa?) dönüşecek.
Bence şöyle: Almanya'nın merkezi devlet mimarisinde açık toplumculuk olmasa da siyasetçiler(en azından önemli bir kısmı) bireysel olarak açık ve rahat insanlar. Mesela genç sağcı milletvekiline cinsel yaşamıyla dalga geçen soru sorabiliyorsun falan. Bu çoğu ülkede mümkün olmaz.
Almanya'nin kendi devlet yapisi koruyucu/militan demokrasi olarak tarihin ilk örnegi olmasina ragmen dünyaya liberal demokrasi propagandasi yapmasi cok ilginc bir durumdur. Acik toplum vs. sacmaliklarina da asla izin verilmez.
Parayı verip mavi tik alan götünden istatistik sallıyor. 2.5 milyon konsun çalıştığı meyhanede kaç tane garson varmış acaba. En az 15 milyon olması lazım bu hesapla