Küçük Togg'un prototipi ortaya çıkmış...
Haziran sonunda itibaren teslimatlar başlayacakmış.
Şu anki Togg modellerinin yarı fiyatına yakın olması bekleniyor.
En başından beri beklenen model...
Modern yorgunluğun önemli kaynaklarından biri, malumat fazlalığı.
Telefon, e-posta, sosyal medya, haberler, mesajlar, bildirimler ve sonsuz seçenekler zihne sürekli “bir şeyi kaçırıyor olabilirsin” mesajı veriyor.
Acil çözüm hangi bilginin zihnimizde yer almayı hak ettiğini seçmektir.
Her şeyi bilmek zorunda değiliz.
Her haberi okumak zorunda değiliz.
Her tartışmaya dahil olmak zorunda değiliz.
Her seçeneği değerlendirmek zorunda değiliz.
Zihinlerimizi ıvır zıvır çöplüğü olmaktan, hayatlarımızı pürtelaş yaşamaktan kurtarmalıyız.
İyi yaşam doğru insanlarla karşılaşmaya dayanan olağanüstü bir talihtir.
Pessoa, sevilmeyi düşünmektir bizi tek yoran şey, telaşa düşürecek kadar yorar hem de, der.
Yaşadım demek için karmaşık ve zor yollar deneyip muhteşem çözümler üretti insan.
Benim durduğum yerden mevzu daha basit görünüyor!...
Hemingway’in dediği gibi, tüm kusurlarınızı bilmesine rağmen, bizim hala muhteşem olduğumuzu düşünen birisinin olması yeter.
Bir kişi yani!
(18.01.2024, Agah Aydın - Pınar Sabancı
Zorlu Performans Sanatları Merkezi)
Şiddetsiz İletişim 10 ilkede:
1. Gözlemle, yargılama. “Bu hafta üç toplantıya geç kaldın” bir gözlemdir; “sorumsuzsun” bir yargıdır. Yargı duyan insan savunmaya geçer, gözlem duyan insan dinler.
2. Duygunu sahiplen ve adlandır. “Kendimi kırgın hissediyorum” demek zayıflık değil, netliktir. Duyguyu saklamak iletişimi değil, çatışmayı büyütür.
3. Sahte duygulara dikkat et. “İhanete uğramış hissediyorum” aslında duygu değil, yorumdur, içinde suçlama taşır. Gerçek duygu onun altındadır: üzgünüm, korkuyorum, yalnızım.
4. Duygunun kaynağı karşındaki değil, karşılanmayan ihtiyacındır. “Sen beni kızdırıyorsun” yanlış adrestir. Doğrusu: “Kızgınım, çünkü saygı ihtiyacım karşılanmadı.”
5. İhtiyacını açıkça söyle. İnsanlar zihin okuyamaz. Dile getirilmeyen ihtiyaç, er ya da geç sitem olarak dışarı çıkar.
6. Talep değil, rica et. Rica, “hayır” cevabına açık olmaktır. “Hayır” duyunca cezalandırıyorsan, o rica değil emirdi.
7. Ricayı somut ve yapılabilir kıl. “Bana değer ver” belirsizdir; “akşam yemeğinde telefonu kaldırır mısın” nettir. Belirsiz istek, belirsiz sonuç doğurur.
8. Empatiyle dinle : çözüm üretmeden, teselli etmeden. Tavsiye vermek, düzeltmek, “daha kötüsü olabilirdi” demek empatiyi öldürür. Önce sadece duy: karşındaki ne hissediyor, neye ihtiyaç duyuyor?
9. Öfkeyi tam ifade et, ama boşaltma. Öfke, karşılanmamış bir ihtiyacın alarm zilidir. Zili karşındakinin kafasına fırlatmak yerine, neyin çaldığını söyle.
10. Kendine de şiddetsiz davran. İç sesindeki “aptalım, beceremedim” dili de şiddettir. Kendini yargılamak yerine, hangi ihtiyacının karşılanmadığını sor : değişim suçluluktan değil, anlayıştan doğar.
Gözlem, duygu, ihtiyaç, rica : dört adım, tek köprü.
İyi Bir Dinlemenin 10 Kuralı
1. Konuşmaya niyetle girin. Sohbete oturmadan önce kendinize sorun: Bilgi mi topluyorum, destek mi veriyorum, karar mı alacağız? Niyeti bilmek, dinleme biçimini belirler.
2. Zihninizdeki gürültüyü susturun. Karşınızdaki konuşurken cevabınızı kurgulamayı bırakın. Aklınız sıradaki cümlenizdeyse, o an dinlemiyorsunuz demektir.
3. Tamir etme dürtüsüne direnin. Herkes çözüm istemez; çoğu zaman insanlar sadece duyulmak ister. Tavsiye vermeden önce “Ne yapmam gerektiğini mi konuşalım, yoksa sadece anlatmak mı istiyorsun?” diye sorun.
4. Hikâyeyi çalmayın. “Aynısı bana da olmuştu” cümlesi empati gibi görünür ama odağı size çeker. Kendi deneyiminizi anlatmak istiyorsanız, karşı taraf anlatımını bitirene kadar bekleyin.
5. Haklılık zeminine kaymayın. Konuşmayı kim haklı–kim haksız tartışmasına çevirmek, anlamayı bitirir. Amaç kazanmak değil, karşınızdakinin dünyasını görmek.
6. Açık uçlu sorular sorun. “Kızmışsındır herhalde?” yönlendirir; “Bu sana ne hissettirdi?” açar. Cevabı içinde taşıyan sorular sormaktan kaçının.
7. Takip sorularıyla derinleşin. “Biraz daha anlatır mısın?”, “Orada ne demek istedin?” gibi tek cümlelik sorular, konuşmayı yüzeyden dibe indirir. Yeni konu açmak yerine mevcut konuyu kazın.
8. Söylenmeyeni de duyun. Duraksamalar, konu değiştirmeler, tekrar eden temalar ve ses tonu , bunlar çoğu zaman kelimelerden daha fazla bilgi verir. Sessizliği hemen doldurmayın; ona alan tanıyın.
9. Kendi tetikleyicilerinizi tanıyın. Hangi konularda savunmaya geçtiğinizi, ne zaman sabırsızlandığınızı bilin. Kendinizi tanımadan başkasını doğru duyamazsınız.
10. Sınırınızı dürüstçe koyun. Dinlemek yorucudur ve enerjiniz sınırsız değildir. Dinleyemeyecek durumdayken “Şu an kafam dağınık, birazdan konuşalım mı?” demek, yarım kulakla dinlemekten çok daha saygılı bir davranıştır.
Bugün yüreğimin en kıymetli köşelerinden birini kaybetmiş gibiyim…
Kadir İnanır benim için sadece Türk sinemasının efsane bir oyuncusu değildi. O, yüreği sevgiyle atan, kardeşliği kendine ilke edinmiş, bu toprakların vicdanı olan çok büyük bir insandı.
Yıllar önce beni film setine çağırmıştı. Elinde bir türkü vardı…
“Yan Yaralı Yüreğim Yan…”
“Mahsun,” dedi, “bu türküyü sana buldum. Fatsalı dostlarım besteledi. Bunu sen oku.”
Ben de büyük bir onurla o türküyü söyledim. O eser yıllar boyunca hafızalarda yer etti. Bana sadece bir türkü emanet etmedi; sevgisini, güvenini ve dostluğunu da emanet etti.
Yıllar sonra sinema filmleri yapmaya başladım. Güneşi Gördüm filminin ardından, Yılmaz Ulusoy’un ofisinde yeniden karşılaştık.
Filmi izlemişti. Bana sarıldı ve unutamayacağım şu sözleri söyledi:
“Mahsun, kendimi bir Yılmaz Güney filminin içinde zannettim. Yapmış olduğun filmlerle inanılmaz olanı başardın. Sinemada çıtayı yükselttin. Sen hep filmler yap, hep türküler söyle.”
Ardından bana hayatım boyunca yolumu aydınlatan şu nasihati verdi:
“Mahsun… Bu ülke güzel ama bir o kadar da garip bir ülke. Bazı kesimler, Diyarbakırlısın diye sana ırkçılık yapacaklar. Seni öteki görecekler, önyargıyla yaklaşacaklar, görmezden gelmeye çalışacaklar. Başarılarını küçümsemek isteyecekler. Ama onların çiğliklerine, seni öteki görmelerine sakın aldırma. Sen kardeşliği ve başarıyı kendine ilke edinmiş bir adamsın. Bu yoldan yürümeye devam et. Sen doğru yoldasın. Hep ileriye bak kardeşim.”
Bu sözler benim için sadece bir övgü ya da bir nasihat değildi. Ne zaman yorulsam, ne zaman haksızlığa uğrasam, ne zaman umudumu kaybetmeye yaklaşsam, Kadir Abi’nin o sesi kulaklarımda yankılanırdı.
Kadir Abi yalnızca büyük bir oyuncu değildi. Vicdanı, cesareti, insan sevgisi ve onurlu duruşuyla bu ülkenin yetiştirdiği en kıymetli insanlardan biriydi. Sanatıyla iz bıraktı, insanlığıyla gönüllerde yer etti.
Canım abim…
Sana duyduğum sevgi, saygı ve minnet ömrüm boyunca hiç eksilmeyecek.
Ruhun şad, mekânın cennet olsun büyük usta…
Seni daima sevgiyle, saygıyla ve büyük bir özlemle hatırlayacağım. #kadirinanır
“Türk sinemasının en güçlü yüzlerinden biri…
Bakışıyla, duruşuyla ve unutulmaz karakterleriyle bir döneme damga vuran bir isim: #Kadirİnanır. 🎬
‘Selvi Boylum Al Yazmalım’, ‘Tatar Ramazan’ ve daha nice unutulmaz yapımlarla… Türk sinemasına kattığın değer için teşekkürler.
📚HEDİYE KİTAP!
Bu postu paylaşıp beni ve @selengeyayinevi'ni takip eden bir kişiye, görseldeki kitaplardan biri hediye.
Son tarih 16.06.2026. Bol şanslar!
Bir uzmanlık öğrencisi bitirme tezliye ilgili ondan akıl alıyor, bir danışan çocukluğuyla ilgili zor meseleleri onun yardımıyla çözüyor. Karşımızda ‘her derde deva’ yapay zeka.
Mesele algoritmalar ya da yapay zekâdan ibaret değil. Asıl mesele, dünyanın artık canlı bir varlık olarak değil, ölçülebilir, yönetilebilir ve sömürülebilir bir kaynak olarak görülmesi. Ekonomik büyüme ve verimlilik takıntısı, sınırsız ilerleme inancı, ve insanın kendi köklerinden kopuşu asıl mesele.
İnsan artık göğe bakmıyor, toprağa dokunmuyor, sessizliğe katlanamıyor. Sürekli bağlı, sürekli meşgul, sürekli uyarılmış halde yaşıyor; ama bütün bu hareketin ortasında ruhu yavaş yavaş çürüyor. Modern çağ, insanı özgürleştirdiğini söylerken aslında onu görünmez ağlarla kuşattı. Eskiden zincirler demirdendi; şimdi ise ekranlardan, reklam dillerinden, veri akışlarından ve “ilerleme” denilen büyülü kelimeden yapılma prangalarımız var.
Her teknoloji, beraberinde bir dünya görüşü getirir. Örneğin sürekli hızlanan iletişim araçları, yalnızca haberleşme biçimimizi değiştirmez; dikkat süremizi, sabır kapasitemizi, hatta insan ilişkilerimizin ritmini de dönüştürür. İnsan giderek daha hızlı düşünmeye zorlanır, ama daha az derinleşir. Her şey erişilebilir hale gelirken hiçbir şey gerçekten içimize işlemez. Bilgi çoğalır, hikmet azalır.
Batı uygarlığı birkaç yüzyıldır insanlığa tek bir masal anlattı : Daha fazla üretim, daha fazla büyüme, daha fazla teknoloji bizi daha mutlu edecekti. Fakat bugün ortaya çıkan tablo bunun tam tersi : İnsanlık hiç olmadığı kadar bağlantılıdır ama hiç olmadığı kadar yalnızdır. Hiç olmadığı kadar zengindir ama hiç olmadığı kadar anlam kriziyle boğuşmaktadır.
Şehirler büyürken insanlar küçülmüştür. Sistem genişlerken ruh daralmıştır.
Modern çağ insanı toprağın ritminden kopardı. Mevsimleri unutan, geceyi ekran ışıklarıyla delen, sessizliği kayıp bir dil gibi yitiren bir uygarlık doğdu. Modern insan artık “ait olmak” istemiyor, yalnızca “kontrol etmek” istiyor. Nehirleri dizginlemek, genleri düzenlemek, bedenleri yeniden tasarlamak, ölümü geciktirmek, hatta insan doğasının sınırlarını aşmak…Bütün bunların altında aynı dürtü var: sınır tanımamak. Had bilmemek. Oysa insanı insan yapan şey biraz da sınırlı oluşudur. Ölümün bilgisi, kırılganlık, ihtiyaç duymak, acı çekmek, beklemek… Modern kültür bunları zayıflık olarak görüyor. Oysa tam tersine, insan ruhunun derinliği tam da bu kırılganlıktan doğuyor.
İnsanlar artık dünyayı “ev” gibi hissedemiyor. Geçmişlerinden utanmaya, geleneklerinden kopmaya, kendi kültürlerini bir yük gibi görmeye başlıyorlar. Her yer birbirine benziyor. Aynı kahve zincirleri, aynı ekranlar, aynı dil, aynı hız, aynı tüketim alışkanlıkları… Dünyanın çeşitliliği yerini küresel bir tekdüzeliğe bırakıyor. Bu bir medeniyet başarısı değil, büyük bir ruhsal çölleşme…
Eğer insan yalnızca optimize edilmesi gereken bir veri yığınına dönüşürse, sevgi, merhamet, dua, sadakat, yas, fedakârlık gibi şeyler nasıl ayakta kalacak? İnsanlığın yavaş yavaş “verimli ama ruhsuz” bir türe dönüşmesi an meselesi.
Ne yapmalı? Küçük direniş alanları mümkün. Toprakla bağ kurmak, sessizliğe zaman ayırmak, çocukları ekran kültüründen korumaya çalışmak, yerel topluluklar ve dost çevreleri oluşturmak, gelenekleri yaşatmak, ibadet etmek, yavaşlamak, dikkatini geri kazanmak…
Yaşadığımız kriz yalnızca ekonomik veya ekolojik kriz olarak görülemez, bu aynı zamanda metafizik bir krizdir. İnsan artık neden yaşadığını bilmiyor. Sırtını yasladığı bir ülkü, zorlukları karşılayacağı bir anlam dizgesi yok. Her şeyin fiyatı var ama hiçbir şeyin anlamı yok. İnsanlar sürekli konuşuyor ama pek azı dinliyor.
Bazen çağın ortasında yapılabilecek en büyük direniş, hâlâ sessizce dua edebilmek, bir ağaca dikkatle bakabilmek, bir dostla telefonsuz oturabilmek, toprağa çıplak elle dokunabilmektir.
İnsan ruhu derinlikten beslenir. Belki de bu çağda en devrimci şey, bizi aynılık girdabına çeken akıntıya direnmek ve yavaşlamayı öğrenmektir.
BAYRAM HEDİYESİ| 10 kişiye görselde yer alan Ortadoğu Tarihi Kitaplığı'ndan 5 tanesini hediye ediyoruz.
Yapmanız gerekenler:
- Bu paylaşımı paylaş ve beğen.
- @dunyasavaslarii ve @KronikKitap hesaplarını takip et.
- Yorum kısmına en az iki arkadaşını etiketle.