Bu konuya ben de kendi açımdan bir şeyler söylemek istiyorum.
2018 yılından beri yazılım ve dijital pazarlama sektörünün içindeyim. KOBİ’lere ve farklı ölçeklerdeki işletmelere dijital pazarlama hizmetleri veriyor, ihtiyaçlarına göre küçük yazılım çözümleri geliştiriyorum. Bugüne kadar çalıştığım insanların büyük bölümü de reklamla değil, birbirlerinin tavsiyesiyle, referans yoluyla geldi.
Ama bütün bunlar beni yazılımcı yapar mı? Bence hayır. En azından kendimi hiçbir zaman bir yazılım mühendisiyle aynı yerde konumlandırmadım.
2005 yılından itibaren de kendi bilgisayarımda, tamamen kendi ihtiyaçlarımı karşılamak için küçük mikro programlar yazmaya başladım. Başlangıçta bunları satmak, birilerine göstermek ya da ticari bir ürün haline getirmek gibi bir düşüncem yoktu. Sadece sürekli tekrar ettiğim işleri kolaylaştırmak, zaman kazanmak ve kendi sorunlarımı çözmek istiyordum.
Yapay zekâ araçları geliştikçe daha önce saatlerimi alan bazı işleri dakikalar içinde çözebildiğimi gördüm. Aklıma gelen bir fikri denemek için artık birilerinin müsait olmasını beklemek zorunda değildim.
Elbette her şey kusursuz çalışmıyor. Hatalar oluyor, bazen günlerce aynı problemle uğraşıyorum. Bazen yapay zekânın yazdığı kodun neden çalışmadığını anlamak için araştırma yapmak zorunda kalıyorum. Ama bütün bunların sonunda yeni bir şey öğreniyorum.
Şimdi benim anlamadığım şu:
Ben kendime yazılımcı demiyorum. Bir yazılım mühendisinin yıllarca edindiği bilgi ve tecrübeye sahip olduğumu da iddia etmiyorum. Ama kendi işimi kolaylaştırmak için bir program geliştirmekten neden çekineyim?
Üstelik bu sektörün içinde yıllardır hizmet vererek geçimini sağlayan biriyim. Müşterinin ne istediğini, işletmenin hangi sorunlarla karşılaştığını, bir çözümün sahada gerçekten işe yarayıp yaramadığını az çok biliyorum.
Bence yazılım bilmek kadar, hangi sorunun çözülmesi gerektiğini bilmek de değerli.
Vibe coding yapan herkes yazılımcı olmak zorunda değil. Kimisi kendi muhasebesini kolaylaştırır, kimisi iş yerindeki bir süreci otomatikleştirir, kimisi yıllardır aklında olan bir fikri ilk kez hayata geçirir.
Bundan neden rahatsız olalım?
Yazılım mühendisliği ayrı bir uzmanlık. Güvenlik, mimari, ölçeklenebilirlik ve sürdürülebilirlik gibi konuların önemini de küçümsemiyorum. Hatta yapay zekâyla daha fazla insan yazılım üretmeye başladıkça gerçek mühendislik bilgisinin değerinin daha da anlaşılacağını düşünüyorum.
Ama bir insanın üretme hevesini kırmakla mesleğin değerini koruyamayız.
Ben 2018’den beri bu sektörden ekmek yiyorum. 2025’ten beri de kendi ihtiyaçlarım için yapay zekâyla daha fazla şey üretiyorum. Ne geçmişte kendimi büyük bir yazılımcı olarak gördüm ne de bugün birkaç komutla program geliştirebildiğim için öyle görüyorum.
Sadece artık daha önce yapamadığım bazı şeyleri yapabiliyorum.
Ve açıkçası bunun kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum.
Herkes yazılımcı olmak zorunda değil ama herkesin bir şeyler üretmeye hakkı var.
Bence teknolojinin ilerlemesi de tam olarak böyle bir şey.
AKP'nin İzmir Marşı sevdası, kimsesizlerin kimsesi olmak konusundaki heyecanı tek bir şey düşünmeme sebep oluyor.
AKP, Cumhuriyet ve devrimlerinden daha fazlasını, daha iyisini yapacak da kuracak bir güce sahip değil. Hakim paradigmaya hapsolmuş. Kendini onun karşıtlığı ile var etmeye çabalıyor. Onun kimsesizlerin kimsesi olmasını, belediye başkanını, seçmenlerin iradesini gasp ederek ilerlemeye çalışıyor. Diyecek, söyleyecek yeni bir şeyi olmadan. Her geçen gün çürüyor, ölüyor ve daha da çirkinleşiyor.
Bu yaşananlardan utanacak, sıkılacak biz değiliz. Bu yaptıklarınız ne kadar alçalabileceğinizin, çaresizliğinizin, kaybeden mızmız bir çocuk olduğunuzun ispatı gibi. İktidara gelince davasından vazgeçen, yolunu kaybeden, "kendi elitleri"ne peşkeş çeken biz değiliz. Dönen biz değiliz, sizsiniz.
Zorumuza gitsin diye paylaştığınız, meclis koltuklarında sırıta sırıta söylediğiniz marş belli ki biz söylerken çok zorunuza gitmiş. Keşke daha çok söyleseymişiz. Videodaki gibi pişkin sırıtışınız, utanmazlığınız beni yaralamıyor aksine hoşuma gidiyor. Size de bu marşı söyletmek ayrı bir gurur. :)
Bizi aklınızca yaralamak için bu marşı söylerken yıkamadığınız Cumhuriyet'i, silemediğiniz Atatürk sevgisini hatırlayın. Kendinizi hala Modern Türkiye paradigmasına karşı hizalayabiliyorsunuz. Açtığımız yolda, gösterdiğimiz hedefe istemeseniz de koşuyorsunuz. Bizim paradigmamızda var olmaya mecbursunuz. Daha fazlasını, daha iyisini ne yapabilir, ne kurabilirsiniz. Güçlü olabilirsiniz ama kaybedensiniz.
Hazır "YAŞA MUSTAFA KEMAL PAŞA YAŞA" demeye alışmışken son kıtayı da söylemekten geri durmayın:
"Türk oğluyum ben ölmek isterim
Toprak diken olsa yatağım yerim
Allah'ından utansın dönenler geri
Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa!
Adın yazılacak mücevher taşa!"
Son olarak Cemil Tugay beye AK Partili siyasi kariyerinde başarılar dilerim. Bizim için kendisi artık Kılıçdaroğlu gibi zombidir. Yok hükmündedir.
Devran döner, düzen değişir...
Websitenizdeki tüm ölçümleri, dönüşümleri kurmamak için bana tek bahane söyleyin!
Verin Codex ya da Claude'a Search Console, Analytics, Tag Manager, Website, CRM ne varsa deyin ki ben müşteriyi uçtan uca takip etmek istiyorum ne lazım.
Tamamını kursun browser'dan en kötü size.
Artık böyle zamanlardayız.
Bu eleştiriyi çok haklı buluyorum. Sektörde kaliteli SEO hizmeti bulmak gerçekten çok zor. Sadece bu yoruma değil genele bir açıklama yapayım.
SEO konusunda bütçe vs beklenti meselesi devreye giriyor. SEO tarafı yoğunluklu bir bütçe yönetim disiplini gerektirir. Bazı kelimeler oluyor müşteriye diyoruz ki SEO çok pahalıya mal olacak, Ads ile ilerleyelim. Bazı kelimeler oluyor müşteriye diyoruz ki bu kadar bütçe gereksiz, yarısına çıkar kelimeler.
SEO Hizmeti Almadan Önce Dikkat Etmeniz Gereken Konular:
1) Freelancer ile mi çalışıyorsunuz, taahütlerini sözleşmeye dökmüş bir ajans ile mi? Bir freelancer ne kadar iyi olursa olsun sizin tüm ihtiyaçlarınıza cevap verecek donanıma ve ayrıca zamana sahip olamayabilir.
2) Çalıştığınız kişi/kurumun size sunduğu hizmet hep dışardan alım üzerine mi kurulu yoksa kendi imkanlarına sahip mi? Kendine ait backlink kaynakları ile sizi besleyerek maliyetinizi optimize edecek altyapısı var mı?
3) Beklentilerinizin tercih ettiğiniz bütçe ile örtüştüğünden emin misiniz? Çok başarılı bir ajansın en düşük paketini aldığınız zaman o ajansın referanslarındaki diğer siteler gibi başarıya ulaşacağınızı mı düşünüyorsunuz?
@HasanYasar Emeğine sağlık, sadece öğrenme açısından değil karşı tarafa tekrar tekrar neyi neden diye yaptığımızı anlatabilmek açısından konuyu derleyen paragraflarla anlatıcı bir yazı olmuş.
Teknik seo bitti, bugün ve yarın Backlink işleyeceğiz. 27. Gün geride kaldı, daha anlatılacak çok konu var. Geçen gün birisi yazmış, Seo’ya gerçekten bu kadar konu var diye.
Checkmate’in Android uygulamasını yaptık ama en az 12 testçi istiyorlar. İndirip kurup ötesine berisine bakmak isteyen varsa çok büyük sevap puanı kazanır. Android’i olanlar ve azıcık zamanı olanlar buraya not düşebilir mi?
RT/like yaparsanız şahane olur.
Türkiye’nin yapay zekâ veri setlerini araştırmaya devam ediyorum.
GitHub’da ilginç bir katalog buldum.
298 Türkçe veri seti listelenmiş.
227 metin, 22 ses, 49 görüntü ve multimodal.
Daha ilginci, bunların arkasında üniversiteler, araştırmacılar ve bireysel geliştiriciler var.
Yani Türkiye’de veri üreten insanlar var.
Ama aklıma şu soru takılıyor:
Bu çalışmaların ne kadarından haberdarız?
Kaçını başka projelerde kullanıyoruz?
Kaçının lisansını, kalitesini ve güncelliğini gerçekten biliyoruz?
Belki de yeni veri üretmek kadar, üretilmiş veriyi görünür ve kullanılabilir hale getirmek de önemli.
Çünkü bir veri seti yayımlandığında değil, kullanıldığında gerçek değerini göstermeye başlıyor.
Türkiye’de yapay zekâ yatırımlarını araştırırken aklıma başka bir soru takıldı.
Neden veri seti üretmeyi de başlı başına bir teknoloji girişimi olarak konuşmuyoruz?
Bir model geliştirmek zorunda değilsiniz.
Bir sektördeki veriyi toplayıp temizlemek, etiketlemek, doğrulamak ve kullanılabilir hale getirmek de ciddi bir mühendislik işi.
Sanayi, tarım, Türkçe ses, belge işleme…
Bunların her biri kendi veri ekosistemini oluşturabilir.
Herkes yapay zekâ uygulaması geliştirirken birilerinin de o uygulamaların beslendiği veriyi üretmesi gerekiyor.
Belki de Türkiye’nin AI ekosisteminde daha fazla konuşmamız gereken girişimcilik alanlarından biri tam olarak burası.
Türkiye’nin yapay zekâ veri setlerini araştırırken ilginç bir noktaya geldim.
2025’te yayımlanan bir akademik çalışmada, yaygın kullanılan 17 Türkçe AI değerlendirme veri seti incelenmiş.
Yaklaşık %70’i belirlenen kalite standartlarını karşılayamamış.
Düşünün, modelleri eğitiyoruz ama onları ölçmek için kullandığımız verinin kalitesini de sorgulamamız gerekiyor.
Bu biraz bozuk bir cetvelle ölçüm yapmaya benziyor.
Belki de AI yarışında sadece daha büyük modeller değil, daha iyi veri setleri üretenler de öne çıkacak.
Çünkü neyi, nasıl ölçtüğümüz de en az neyi öğrettiğimiz kadar önemli.
Türkiye’deki veri setlerini araştırırken başka bir şey dikkatimi çekti.
Sentetik veri.
TÜBİTAK’ın BİLGE modeli için yaklaşık 1 trilyon Türkçe kelimelik ham veri havuzu oluşturulmuş.
Buradan 250 milyar yüksek kaliteli token seçilmiş.
Sonra veri seti 500 milyar sentetik veriyle zenginleştirilmiş.
Yani artık sadece “ne kadar verimiz var?” sorusu yok.
Bir de şu var:
Verimizin ne kadarı insan tarafından üretilmiş, ne kadarı makineler tarafından?
Çünkü yapay zekâ modelleri giderek daha fazla sentetik veriyle eğitilecekse ilginç bir döngüye giriyoruz:
İnsan verisi → AI → sentetik veri → yeni AI.
Bence önümüzdeki dönemin önemli tartışmalarından biri de bu olacak.
Verinin miktarı kadar kökenini de konuşacağız.
Türkiye’nin veri meselesini araştırdıkça ilginç bir ayrım ortaya çıkıyor.
Veri var.
Ama veri olmasıyla AI’ın kullanabileceği bir veri setinin olması aynı şey değil.
Bir AI sistemi için;
verinin bulunabilmesi,
makine tarafından okunabilmesi,
temiz olması,
etiketlerinin anlamlı olması,
güncel tutulması,
lisansının belli olması
ve mümkünse API üzerinden erişilebilmesi gerekiyor.
Mesela TÜİK’in yeni toplu indirme sisteminde 354 veri seti var.
Bu önemli bir adım.
Ama asıl soru bence şu:
Türkiye’deki kamu, üniversite ve özel sektör verilerinin ne kadarı bugün bir geliştiricinin önüne koyup
“al, bununla bir AI ürünü geliştir”
diyebileceğimiz durumda?
Sanırım veri miktarından önce bunu ölçmemiz gerekiyor.
Türkiye’de veri yok mu?
Var.
TÜİK’te var.
Belediyelerde var.
Bakanlıklarda var.
Üniversitelerde var.
Şirketlerde zaten çok daha fazlası var.
Biraz araştırınca asıl meselenin verinin varlığı olmadığını düşünmeye başladım.
Mesele;
veriyi bulabilmek,
erişebilmek,
hangi şartlarda kullanılabileceğini bilmek,
makinenin okuyabileceği formatta almak
ve farklı kaynaklardaki verileri birbiriyle konuşturabilmek.
Mesela sadece Kadıköy Belediyesi 160, Tuzla Belediyesi 91 açık veri seti yayımlıyor.
Tuzla’da bu veriler kullanılarak bir AI uygulaması bile geliştirilmiş.
Demek ki hammadde var.
Belki bizim asıl meselemiz yeni veri üretmekten önce elimizdeki veriyi kullanılabilir hale getirmek.
Türkiye’nin AI meselesinin önemli bir kısmı aslında veri mühendisliği meselesi olabilir.
Yapay zekâyı konuşuyoruz.
Modelleri, agent’ları, GPU’ları konuşuyoruz.
Ama biraz geriye gidince işin temelinde veri var.
Türkiye bu konuda nerede diye biraz araştırdım.
Karşıma ilginç bir rakam çıktı:
OECD’nin 2025 açık kamu verisi endeksinde Türkiye: 0,06
OECD ortalaması: 0,53
Daha da dikkat çekici olanı veri erişilebilirliği puanımız: 0,00.
Bir tarafta TÜBİTAK’ın Türkçe büyük dil modeli için topladığı 2 trilyon tokenlık veri var.
Diğer tarafta açık ve yeniden kullanılabilir kamu verisinde ciddi bir mesafe var.
Belki de Türkiye’nin yapay zekâ yarışında en çok konuşması gereken konulardan biri yeni bir model yapmak değil;
veriyi nasıl toplayacağımız, temizleyeceğimiz, standartlaştıracağımız ve kullanılabilir veri setlerine nasıl dönüştüreceğimiz.
Herkesin zaten bildiği şeyleri felsefi dille söyleyince suyu keşfetmiş olmuyorsunuz.
Bu hesaptan Cem Dizdar da bu sezon boykotludur, paylaşılmayacaktır. Niye?
Bakın biz bilmiyor muyuz Marsilya’nın 300 milyonluk takım olmadığını, ekonomik sıkıntı yaşadığını, formsuz olduğunu? Ancak Marsilya’yı yensin bakayım bir süper lig ekibi çıkıp da 4-1, sahada bu kadar ezsin. Basit bir skor ve oyun değil ki rakibim güçsüz diye susturayım sevineni, enerji düşüreyim.
Şampiyonlar Liginde 40 milyon €’luk takımları yenenler olduğunda büyütmeyi biliyorlar.
Biz, sinerji yaratalım, Beşiktaş’ın gücünü ortaya koyalım, birlik olalım derken, hep bir enerji düşürme, frene basma, yükselme hevesini kırma hareketi…
Yok Atınç o para eder mi iş var bu işte, yok Marsilya’yı yenmek iş değil vs.. Eee Kadıköy’de Fener’i yendim, öveydiniz.
Hakemler perişan ettiğinde ses yok.
Beşiktaş’ın bu sene sinerjiye ihtiyacı var, şampiyon olur veya olmaz ama artık bizim yarışma, rekabet etme performansımızı etkileyen, 30 yılda sadece 5-6 şampiyonlukta kalınmasında pay sahibi olan gaz kesme, pranga, düşük enerji tavırlarına genel bir duruştur.