Türkiye ile BM tarafından tanınan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında 27 Kasım 2019’da imzalanan “Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası”, yıllarca Türkiye’ye karşı konumlanan Hafter cephesiyle bağlantılı Doğu Libya Temsilciler Meclisi tarafından da onaylandı.
1. Bu karar, Türkiye’nin Mavi Vatan mücadelesinde son yıllarda elde ettiği en önemli diplomatik kazanımlardan biridir.
2. Yıllarca Türkiye-Libya mutabakatını geçersiz sayan Hafter cephesinin tutum değiştirmesi, Yunanistan ve onu destekleyen AB bloku ile ABD açısından ciddi bir siyasi ve diplomatik gerilemedir. Atina’nın Libya’daki bölünmüşlükten yararlanarak Türkiye’nin deniz yetki alanlarını etkisizleştirme stratejisi ağır darbe almıştır.
3. Bu gelişme, Türkiye’nin gelecekte Mısır ile yapabileceği deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması açısından da önemlidir.
4. Özellikle önümüzdeki dönemde yeniden gündeme gelmesi beklenen Great Sea Interconnector (GSI) denizaltı elektrik kablosu projesinde Türkiye’nin müzakere gücü artmıştır. Türkiye, kendi kıta sahanlığında yapılacak deniz tabanı araştırmaları için izin alınması konusundaki hukuki tezlerini kararlılıkla savunmalıdır.
5. Ancak diplomatik başarı denizde fiilî varlıkla tamamlanmalıdır. Türkiye, GKRY’nin tek taraflı ruhsatlandırdığı, özellikle 5 ve 6 numaralı parsellerdeki faaliyetlere karşı egemen haklarını koruyacak somut adımlar atmalı, ihtilaflı alanlarda sismik araştırma ve sondaj faaliyetlerini yeniden başlatmalıdır.
6. Türkiye’nin 18 Mart 2020’de BM’ye bildirdiği kıta sahanlığı sınırlarının Libya bağlantısı artık hukuki ve siyasi bakımdan çok daha güçlüdür.
Metni açıklanan Mekke Anlaşması geçtiğimiz haftalarda ifade ettiğimiz endişelerin hepsini ihtiva eden bir muhtevaya sahip.
İmza koyan ülkelerden birine yapılacak saldırının üçüne birden yapılmış kabul edilerek hemen harekete geçilmesini öngören ikinci madde sorunlu. Her ne kadar her ülkenin kapasitesi oranında askeri destek sağlayacağından bahsedilmiş olsa da vaziyetin kötüleşmesi (eskalasyon) halinde bunun bütün askeri imkanlarıyla müdahil olma şekline dönüşmesi kaçınılmaz olur.
Terörizm konusunda tam bir işbirliği getiren beşinci madde ciddi sorunlara yol açacaktır. Örneğin Suudi Arabistan'a göre Ensarullah hareketi terörist hatta Hizbullah bile Riyad tarafından aynı kategoride değerlendirlebilir. Bu durumda ne yapacağız?
İstihbarat işbirliği çok genel yazılmış ve sanki her ülke her konuda elde ettiği istihbaratı diğerleriyle paylaşacakmışmış gibi bir izlenim ortaya çıkıyor. Bunun uygulamada sorunlar çıkarması kuvvetle muhtemel.
Diğer yandan anlaşmanın süresiz olması ve çıkmak isteyen ülkenin on yıldan önce çıkamayacağının hükme bağlanması, üstelik bu dönemde çıkmak isteyen ülkenin önceden kararlaştırılmış aktivitelerden ve projelerden çıkamayacağının kayıt altına alınmış olması tam bir garabet.
Örneğin ilk seçimde iktidara gelecek farklı bir hükümet hem on yıl bu anlaşmadan ülkeyi çıkaramayacak hem de şimdiki hükümetin kabul ettiği aktiviteler ve projeleri sürdürmek zorunda kalacak. Umarın hem muhalefet hem de iktidar milletvekilleri bunların uygulamada ne anlama geldiğini/geleceğini iyi düşünerek oy verirler.
Esas mesele ise bizim böyle bir anlaşmaya nasıl ve neden ihtiyaç duyduğumuz. Bu anlaşma bizim güvenliğimize herhangi bir katkı sağlamayacak; buna karşılık Suudilerin Yemen ve hatta İran ile sorunları ve çatışmalarında Türkiye'yi aktif taraf olmaya zorlayacaktır.
Eğer Suudilere yardım etmek bu denli önemliyse neden KKTC'yi tanımalarını istemiyoruz? Sonuçta imza koyduğumuz anlaşma Suudiler açısından hayat memat meselesi. Kıbrıs ise Türkiye'nin milli davası...
Bölgenin böyle bir anlaşmaya hiçbir ihtiyacı olmadığını söylemeye bile gerek yok. İran karşısında ciddi zemin kaybetmiş ve bütün dünyada giderek nüfuz kaybına uğrayan Amerika ile haydut devlete dönüşmüş İsrail'in bu bölgede güç ve etkisinin hızla azaldığı/azalacağı bir bölgede ihtiyaç, ülkeler arasında güven oluşturucu tedbirler ve ekonomik entegrasyon olmalıydı. Bu tür ittifaklar karşı ittifakları doğurarak Amerika ve özellikle İsrail'in manipülasyon alanını genişletir.
Bir yandan sürekli İsrail eleştirisi yapıp öte yandan da İsrail ve Amerika ile birlikte Suudi Arabistan'ın kendisinin başlattığı ve altından kalkamadığı çatışmada imdadına koşmak siyasi/askeri tarihin ve diplomasinin tuhaf örnekleri arasında ön sıralarda yer alacak gibi görünüyor.
KIŞLAYI TAŞI, YEŞİLİ BETONA GÖM, VİLLALARI KİME SAT?
15 Temmuz’dan sonra askerî birlikler İstanbul dışına taşınırken, kışla arazilerinin yapılaşmaya açılmayacağı, millet bahçeleri olarak korunacağı söylendi. Üstelik bu alanlar, olası bir depremde halkın toplanma ve barınma güvencesiydi.
Peki ne oldu? Çekmeköy’deki Şehit Onbaşı Azim Özdemir Kışlası’nın arazisine havuzlu lüks villalar yapıldı!
Millet bahçesi sözü nerede? Afet toplanma alanı nerede?
Milletin arazisi betona, afet güvencesi lüks villalara dönüşürken; kamu yöneticilerinin de alıcılar arasında olduğu iddiaları nasıl açıklanacak?
Kim kazandı, İstanbul ne kaybetti?
MİLLETİN TOPRAĞI KİMSENİN RANT ALANI DEĞİLDİR! HESABINI MİLLETE VERİN!
@MDervisogluTR@iyiparti
#Çekmeköy #İstanbul #KamuYararı #Deprem
Türkiye Karadeniz’de NATO’ya taviz verdikçe Romanya ve Bulgaristan’ın Montrö’den kaynaklanan stratejik ağırlığımızı aşındıran girişimlerine tanık oluyoruz.
Bu iki ülke, Ukrayna savaşının yarattığı ortamı kullanarak NATO ve AB’nin Karadeniz’deki Truva atları rolünü üstleniyor.
14 Ekim’de Romanya, Türkiye’nin 2028’e kadar üstlendiği NATO CTF-Black komutanlığına rağmen yeni bir ortak komutanlık önerisini gündeme taşıdı. (Türkiye’nin bu komutanlığı kurması ve 2028’de devretmeyi kabul etmesi zaten başlı başına stratejik bir hatadır.)
Bulgaristan ise 13 Ekim’de NATO’dan ilave savaş uçakları ve İHA savunma sistemleri talep etti. Bu girişim 16 Ekim’de kamuoyuna yansıdı. Karadeniz’deki saldırıların sorumluluğu henüz tam olarak aydınlatılmamışken NATO’nun askerî varlığını artırmaya yönelik bu adımlar tesadüf olarak görülemez.
Bu gelişmeleri, Türkiye’nin Karadeniz’deki bölgesel liderliğini NATO merkezli bir komuta düzeni içinde aşındırabilecek daha büyük bir stratejik sürecin işaretleri olarak değerlendiriyorum.
Türkiye’nin Karadeniz’deki öncü rolü Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında kabul görmüştür.
Kurtuluş Savaşı’nda Karadeniz, Anadolu’nun dış dünyayla bağlantısını ve lojistik desteğini sağlayan yaşamsal cephe gerisiydi. Cumhuriyet döneminde de Montrö, Türkiye’nin Karadeniz’deki stratejik ağırlığının temel dayanağı olmuştur.
Bugün Romanya ve Bulgaristan, Ukrayna savaşını fırsata dönüştürerek Ankara’yı ikinci plana itmeye çalışıyor.
Türkiye’nin Karadeniz güvenliğini şekillendirmedeki yetersiz duruşu da bu girişimlere alan açıyor.
Unutulmamalıdır ki Karadeniz’in güvenliği NATO’nun genişleyen askerî nüfuzuna değil, Montrö rejimine, kıyıdaşların sorumluluğuna ve Türkiye’nin öncü rolüne dayanmalıdır.
Karadeniz’de kaybedilecek stratejik inisiyatif, yalnızca denizde değil, Türkiye’nin jeopolitik geleceğinde de ağır sonuçlar doğuracaktır.
16 yıl Başbakanlık yapan Merkel'in malvarlığı 2 milyon euro.
2 dönem AKP milletvekiliği yapan Zehra Taşkesenlioğlu'nun sadece yatının fiyatı 4.5 milyon euro!
AKP'li Fatma Betül'ün 5 ayda fon'dan kazandığı para 2 milyar TL (36 milyon Euro)
Merkel'in beceriksizliğini kınıyoruz!