AK Parti Antakya Siyasi ve Hukuki İşler Başkanı | 27. Dönem Hatay Milletvekili Adayı | KADEM Genel Merkez Hukuk Kurulu Üyesi | OYBİRLİĞİ Hukuk YK | OMED Başkanı
Üniversite sonuçları açıklandı; uzun zaman sonra şehrimizden çok güzel haberler geliyor.
Depremin ardından şehirle birlikte çocuklarımızın da yeniden ayağa kalkmaya başladığını görmek tarifsiz bir mutluluk. Her birinizle gurur duyuyorum.
Gözlerinizden öperim gençler; yolunuz, bahtınız açık olsun. Hepinizi yürekten tebrik ediyorum. 🤍
Haluk Levent hakkındaki iddiaların doğru olup olmadığına yargı karar verecek. Mesele yalnızca Haluk Levent de değil zaten. Asıl mesele, deprem günlerinde “yardım ettim” diyen herkesin otomatik olarak sorgulanamaz bir azize dönüştürülmesi.
Çünkü o günlerde yardım ettiğini söylemek yetiyordu. Yardımın nereye gittiği, gerçekten gidip gitmediği, gittiyse kime verildiği gibi ayrıntılar biraz tatsız bulunuyordu.
Sonuçta insan iyilik yapmıştı.
Bir de üstüne hesap mı verecekti?
Ben afet koordinasyonunun içindeydim. Tam dolu denilen tırların yarı dolu döndüğünü, yardım amacıyla teslim alınan malzemelerin bölgeye hiç getirilmediğini, getirilenlerin ise vatandaşa ulaştırılmadan depolarda tutulduğunu duyduk, gördük, takip ettik.
Depremzede dışarıda battaniye arıyordu, battaniye içeride istifleniyordu.
Çünkü dağıtılırsa stok azalacaktı.
Stok azalırsa ihtiyaç da azalabilirdi.
İhtiyacın azalması ise bazı organizasyonların çalışma prensibine aykırıydı.
Bütün bunlar yaşanırken bir taraftan da “AFAD yardım tırlarına el koydu” haberleri dolaştırılıyordu.
AFAD neydi peki?
Kimdi?
Kimin kurumuydu?
Müsaadesi olanlar için açıklayayım:
AFAD; açılımı “Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı” olan, Türkiye’de afet ve acil durumlara ilişkin çalışmaları koordine etmek ve yürütmekle görevli resmî devlet kurumudur.
On bir ilin etkilendiği böylesine büyük bir afette süreci devlet yönetmeyecekti de kim yönetecekti?
Tırı ilk gören mi?
Takipçisi fazla olan mı?
Kameraya en üzgün bakabilen mi?
Afet bölgesine ulaşan herkes bir anda afet kahramanı ilan edilmişti. Bir tırın yanında fotoğraf çektiren lojistik uzmanı, iki koli taşıyan kriz koordinatörü, evde oturacağına bir şeyler yapmış olan da tarihi şahsiyet oluyordu.
Elbette gerçekten yardım eden, ismini dahi söylemeden çalışan, elindekini paylaşan binlerce insan vardı. Allah hepsinden razı olsun. Onların emeği hiçbir tartışmanın konusu değildir.
Fakat bir de yardımı ulaştırmaktan çok 'tanınmaya çalışan' bir güruh vardı.
Enkazların önünde poz verenler…
Hastane koridorlarında poz kesenler…
Acının ortasında kendisine görünürlük alanı açmaya çalışanlar…
Bir de afeti idrak edemeden sıcak yuvasında oturan, afet bölgesinde bir tanıdığı dahi bulunmayan ama her konuda derin memnuniyetsizlik üretmeyi başaranlar vardı. Devletin yaptığı her şeyi “zaten görevi” diyerek küçümsüyorlardı.
Evet, devletin göreviydi.
Ama bu basit cümle yolların açılmasını, güvenliğin sağlanmasını, milyonlarca insanın barınma ve iaşesinin organize edilmesini, hastanelerin kurulmasını, enkazların kaldırılmasını ve şehirlerin yeniden inşa edilmesini küçük bir iş hâline getirmiyor.
Göreviydi diye kolay değildi.
Göreviydi diye değersiz hiç değildi.
Bir şahıs birkaç gün bölgede göründüğünde hakkında destanlar yazıldı. Devlet yıllarca orada kaldığında ise “zaten görevi” denildi.
İyi de devlet dediğin budur zaten.
Alkışlar azaldığında geri çekilmeyen,
gündem değiştiğinde sorumluluğunu terk etmeyen,
yalnızca afet anında değil, ertesi gün ve ertesi yıl da sahada kalan,
üstelik yalnızca bugünün yaralarını sarmakla yetinmeyip, şehrin geleceğini sosyal, ekonomik ve fiziki bütünlüğü içinde yeniden inşa edebilendir.
Afetin en sıcak günlerinde Azerbaycan’dan battaniyelerle yola çıkan o kırmızı araba, ceplerine dayanışma notları bırakılmış montlar, harçlıklarını depremzedelerle paylaşan evlatlar hafızamıza kazınan çok kıymetli iyi niyet örnekleriydi.
Afet anında yönetimi yalnızca iyi niyetle olmaz. Kayıt ister, denetim ister, koordinasyon ister, süreklilik ister, yetki ister, güç ister.
Yani biraz tatsız olacak, bazılarının romantizmi bozulacak ama devlet ister.
Konuyu Haluk Levent ile sınırlı tutmuyorum, isimlerin sayısını hızlıca artırabiliriz. Biraz hafızayı yoklasak, çok yakın çevremizden bile kalabalık bir “itibar istismarı kadrosu” çıkarabiliriz.
Böyle zamanlarda
Şahıs gelir; görüntüsünü verir, itibarını alır, gider.
Devlet ertesi sabah da oradadır.
Ertesi yıl da.
Yardım eden herkes kıymetlidir. Fakat hiç kimse hesap vermeyecek kadar kıymetli değildir.
Bağış, yalnızca iyi niyet göstergesi değil; emanettir. Emanetin de teslim alındığına değil, gerçekten yerine ulaştırıldığına bakılır.
Devleti yok sayıp bir siyasetçiyi, sanatçıyı, derneği ya da sosyal medya figürünü devletleştiren bu romantizme razı değilim.
Ne Antakya ne de afet bölgesinin tek bir metrekaresi, herhangi birinin iyilik kariyerinin dekoru değildir.
Ben bu düzenlemeyi, ağır suçlar bakımından hakimin takdir alanını genişleten önemli bir adım olarak görüyorum.
Çocukluk hali elbette ceza hukukunda dikkate alınmalıdır. Ancak bu durum; tasarlayarak öldürme, ağır yaralama, çete faaliyeti veya tekrarlanan suçlarda fiilin ağırlığını ve mağdurun hakkını görünmez kılan otomatik bir indirime, hatta sınırsız bir cezasızlık alanına dönüşmemelidir. Hakim, somut olayın şartlarını, kastın yoğunluğunu ve suçun işleniş biçimini değerlendirerek karar verebilmelidir.
Bununla birlikte çocuk adalet politikası yalnızca cezayı ağırlaştırmaktan ibaret olamaz. Çocuğu suça sürükleyen ailevi ve sosyal şartların ortadan kaldırılması, çocukları kullanan yetişkinler ve suç örgütleriyle daha sert mücadele edilmesi, erken müdahale, rehabilitasyon ve infaz sonrası takip mekanizmalarının güçlendirilmesi de aynı politikanın ayrılmaz parçalarıdır.
Çocuğu korumak, mağdurun hakkını unutmak değildir. Mağdurun hakkını savunmak da çocuğu bütünüyle gözden çıkarmayı gerektirmez. Devletin görevi, adaleti bu iki sorumluluğu birlikte gözeterek tesis etmektir.
Haluk Levent hakkındaki iddiaların doğru olup olmadığına yargı karar verecek. Mesele yalnızca Haluk Levent de değil zaten. Asıl mesele, deprem günlerinde “yardım ettim” diyen herkesin otomatik olarak sorgulanamaz bir azize dönüştürülmesi.
Çünkü o günlerde yardım ettiğini söylemek yetiyordu. Yardımın nereye gittiği, gerçekten gidip gitmediği, gittiyse kime verildiği gibi ayrıntılar biraz tatsız bulunuyordu.
Sonuçta insan iyilik yapmıştı.
Bir de üstüne hesap mı verecekti?
Ben afet koordinasyonunun içindeydim. Tam dolu denilen tırların yarı dolu döndüğünü, yardım amacıyla teslim alınan malzemelerin bölgeye hiç getirilmediğini, getirilenlerin ise vatandaşa ulaştırılmadan depolarda tutulduğunu duyduk, gördük, takip ettik.
Depremzede dışarıda battaniye arıyordu, battaniye içeride istifleniyordu.
Çünkü dağıtılırsa stok azalacaktı.
Stok azalırsa ihtiyaç da azalabilirdi.
İhtiyacın azalması ise bazı organizasyonların çalışma prensibine aykırıydı.
Bütün bunlar yaşanırken bir taraftan da “AFAD yardım tırlarına el koydu” haberleri dolaştırılıyordu.
AFAD neydi peki?
Kimdi?
Kimin kurumuydu?
Müsaadesi olanlar için açıklayayım:
AFAD; açılımı “Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı” olan, Türkiye’de afet ve acil durumlara ilişkin çalışmaları koordine etmek ve yürütmekle görevli resmî devlet kurumudur.
On bir ilin etkilendiği böylesine büyük bir afette süreci devlet yönetmeyecekti de kim yönetecekti?
Tırı ilk gören mi?
Takipçisi fazla olan mı?
Kameraya en üzgün bakabilen mi?
Afet bölgesine ulaşan herkes bir anda afet kahramanı ilan edilmişti. Bir tırın yanında fotoğraf çektiren lojistik uzmanı, iki koli taşıyan kriz koordinatörü, evde oturacağına bir şeyler yapmış olan da tarihi şahsiyet oluyordu.
Elbette gerçekten yardım eden, ismini dahi söylemeden çalışan, elindekini paylaşan binlerce insan vardı. Allah hepsinden razı olsun. Onların emeği hiçbir tartışmanın konusu değildir.
Fakat bir de yardımı ulaştırmaktan çok 'tanınmaya çalışan' bir güruh vardı.
Enkazların önünde poz verenler…
Hastane koridorlarında poz kesenler…
Acının ortasında kendisine görünürlük alanı açmaya çalışanlar…
Bir de afeti idrak edemeden sıcak yuvasında oturan, afet bölgesinde bir tanıdığı dahi bulunmayan ama her konuda derin memnuniyetsizlik üretmeyi başaranlar vardı. Devletin yaptığı her şeyi “zaten görevi” diyerek küçümsüyorlardı.
Evet, devletin göreviydi.
Ama bu basit cümle yolların açılmasını, güvenliğin sağlanmasını, milyonlarca insanın barınma ve iaşesinin organize edilmesini, hastanelerin kurulmasını, enkazların kaldırılmasını ve şehirlerin yeniden inşa edilmesini küçük bir iş hâline getirmiyor.
Göreviydi diye kolay değildi.
Göreviydi diye değersiz hiç değildi.
Bir şahıs birkaç gün bölgede göründüğünde hakkında destanlar yazıldı. Devlet yıllarca orada kaldığında ise “zaten görevi” denildi.
İyi de devlet dediğin budur zaten.
Alkışlar azaldığında geri çekilmeyen,
gündem değiştiğinde sorumluluğunu terk etmeyen,
yalnızca afet anında değil, ertesi gün ve ertesi yıl da sahada kalan,
üstelik yalnızca bugünün yaralarını sarmakla yetinmeyip, şehrin geleceğini sosyal, ekonomik ve fiziki bütünlüğü içinde yeniden inşa edebilendir.
Afetin en sıcak günlerinde Azerbaycan’dan battaniyelerle yola çıkan o kırmızı araba, ceplerine dayanışma notları bırakılmış montlar, harçlıklarını depremzedelerle paylaşan evlatlar hafızamıza kazınan çok kıymetli iyi niyet örnekleriydi.
Afet anında yönetimi yalnızca iyi niyetle olmaz. Kayıt ister, denetim ister, koordinasyon ister, süreklilik ister, yetki ister, güç ister.
Yani biraz tatsız olacak, bazılarının romantizmi bozulacak ama devlet ister.
Konuyu Haluk Levent ile sınırlı tutmuyorum, isimlerin sayısını hızlıca artırabiliriz. Biraz hafızayı yoklasak, çok yakın çevremizden bile kalabalık bir “itibar istismarı kadrosu” çıkarabiliriz.
Böyle zamanlarda
Şahıs gelir; görüntüsünü verir, itibarını alır, gider.
Devlet ertesi sabah da oradadır.
Ertesi yıl da.
Yardım eden herkes kıymetlidir. Fakat hiç kimse hesap vermeyecek kadar kıymetli değildir.
Bağış, yalnızca iyi niyet göstergesi değil; emanettir. Emanetin de teslim alındığına değil, gerçekten yerine ulaştırıldığına bakılır.
Devleti yok sayıp bir siyasetçiyi, sanatçıyı, derneği ya da sosyal medya figürünü devletleştiren bu romantizme razı değilim.
Ne Antakya ne de afet bölgesinin tek bir metrekaresi, herhangi birinin iyilik kariyerinin dekoru değildir.
Antakya, yüzyıllardır felaketlere maruz kalan; ancak her defasında yeniden doğabilmeyi başarabilmiş bir şehir.
Yıkımın ardından yeşeren umudun, dayanışmanın ve emeğin anlatıldığı "Hatay Yeniden Doğuyor" belgeselinde yer almak benim için çok kıymetliydi.
@dogusgrubu@ntv
Bu şehir yıkıldığında, enkazların arasından gelen ilk baharda begonviller bana umut vermişti.
Bütün enkazın tozuna, gri yapısına inat; aralarından pespembe açıp bize "Bu şehir yaşıyor" demişlerdi.
Biz bu şehiriz. Biz bu şehirde yaşıyoruz.
Bu şehir, Antakyalılarla yeniden canlanacak. Begonvillerin enkazların arasından meydan okuması gibi, bu şehrin insanı da enkazlara meydan okuyacak ve Antakya yeniden eski şen günlerine kavuşacak.
-2024
Yaşım beş.
Atatürk Caddesi'nde yol boyuna çıkmışız. Yaz akşamı olunca yol varmış Edem'e. Dondurmalar alınmış, dondurmamın topu düşmüş yere. Ağlayıverince Hanifi Amca vermiş yenisini... Gidenlerin ardından buruk ruhuyla hala aynı tat.
Yakında Edem Pastanesi de dönüyor Atatürk Caddesi'ne
29 Haziran 1939, sadece bir sınır çizgisinin değiştiği; kırk asırlık bir yurdun, sarsılmaz bir irade ve oy birliğiyle ait olduğu yere döndüğü gündür. Atatürk’ün ömrünü vakfettiği o büyük dava, Hatay halkının asil duruşuyla taçlandı ve Hatay, 7 Temmuz 1939'da Türkiye’nin silinmez bir mührü oldu.
Bu topraklara sadakatle bağlı olan herkesin, bu şanlı ve gururlu gününü kutluyor; başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Hatay Devleti Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen olmak üzere, emeği geçen tüm kahramanlarımızı rahmet ve minnetle anıyoruz. 🇹🇷
Bazı insanlarla yıllar geçse de aynı ideal etrafında yeniden bir araya gelirsiniz. Hukukçular Derneği'nden 2 No'lu Baro sürecine, Siyasi ve Hukuki İşler'e...
@avsengulk
Anayasa Mahkemesi bugün Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan “süresiz olarak” ibaresini iptal etti. Ancak uygulamada yoksulluk nafakası zaten mutlak ve değiştirilemez şekilde ömür boyu devam eden bir yükümlülük değildi.
Türk Medeni Kanunu’nun 176. maddesi uyarınca nafaka alacaklısının yeniden evlenmesi, fiilen evli gibi yaşaması, yoksulluğunun ortadan kalkması veya taraflardan birinin ölümü halinde nafaka kendiliğinden ya da mahkeme kararıyla sona erebiliyordu. Ayrıca koşulların değişmesi halinde nafakanın artırılması, azaltılması veya kaldırılması da mümkündü.
Bu nedenle AYM kararı, mevcut hukukta hiç bulunmayan yeni bir sınırlama getirmekten ziyade, TMK m.175’te yer alan “süresiz” ibaresini sistemden çıkararak TBMM’nin yeni bir düzenleme yapmasının önünü açmıştır.
Hrisi saatlerce pişer.
Karıştırırsın, beklersin, karıştırırsın.
Et liflenip buğdaya karışır
ikisi artık ayrılmaz olur.
Tıpkı bizim gibi.
Nesilden nesile,
sofrada, duada, yürekte
bir arada pişmiş bir halk.
Gadir Hum mübarek olsun,
tüm yüreklere. 🌿
Sadece İl merkezimizi, ilimizin doğusunu ve OSB bölgelerimizi değil tüm bölgeyi iskenderun limanımıza karayolu ve hızlı tren konforuyla bağlayacak olan bu dev eser üretim, istihdam,bolluk ve bereket demek.
Teşekkürler @RTErdogan ve yol arkadaşları. @a_uraloglu#TürkiyeYüzyılı
Bu sakatlıkla malul olan bir işlem, sanki hukuk dünyasında hiç yapılmamış gibi kabul edilir ve tarafların iradesiyle sonradan geçerli hale getirilemez.
Mutlak butlan, bir hukuki işlemin kurucu unsurları mevcut olmasına rağmen, emredici hukuk kurallarına, kamu düzenine, ahlaka veya kişilik haklarına kesin olarak aykırı olması nedeniyle baştan itibaren geçersiz ve hükümsüz sayılmasıdır.
Apartman yönetimi seçiliyor, usulsüz. Apartmandakiler ayaklanıyor, deliller toplanıyor, şikayetler, davalar...
Sonunda yine karşı apartmanı suçluyorlar. Karşı apartman o sırada balkon yıkıyor.