60gb internetli paketime "Shaq'la 5' katla" yaptım. 200 gb internet geldi. Nasılsa internet var diye rahat rahat takıldım telefonun internetiyle ve bugün öğreniyorum ki 200 hediye internetim varken "ALGORİTMANIZ BÖYLE OLDUĞU İÇİN" paketimin interneti daha önce bitmiş. @Turkcell
paketimin bitmesine 5 gün kala, hiç kullanmadığım 60gb internetimi kullanmam gerekirken, internetim olmadığı için faturamı aşıyorum. Bunun adı dolandırıcılıktır @Turkcell
Helen içeri girdiği anda mahkeme salonu sessizliğe büründü.
Doksan bir yaşında.
1,52 cm boyunda.
Zayıf bedenini örten bir hastane önlüğü giymişti.
Elleri titriyordu.
Bileklerine kelepçeler takılmıştı.
İzleyen herkese, evde oturup çay yudumlaması gereken, mahkeme salonunun soğuk ışıkları altında durmaması gereken birinin büyükannesi gibi görünüyordu.
Hakim Marcus önündeki dosyayı açtı; dosyada "Ağır Suç Hırsızlığı" yazıyordu.
Başını kaldırdı ve gözleri Helen'in gözleriyle buluştu.
Göğsünün içinde hafif bir burkulma hissetti.
Son 65 yıldır Helen ve kocası George, küçük rutinler ve derin bir güven üzerine kurulu, sessiz, sade ve dürüst bir hayat yaşamışlardı.
Her sabah Helen, on iki küçük hapı hazırlayarak, karanlığı bir gün daha ertelemişti.
Ama bir gün, sağlık sigortası ödemesini kaçırdıkları için her şey değişti.
Eczane, Helen'e bir zamanlar 50 dolara mal olan ilacın fiyatının şimdi 940 dolara çıktığını söyledi.
Donakaldı.
Sonra hapları almadan eve geri döndü.
Eve vardığında gördü ki—
George'un nefesi ağırlaşmıştı,
eli gevşemişti,
ve hayat yavaş yavaş elinden kayıp gidiyor gibiydi.
Üç gün geçti—
Üç gün çaresiz girişimler,
üç gün boğucu sessizlik,
üç gün korku ve sevgiyle dolu.
Sonunda, sevgi ve çaresizliğin ona öğrettiği şeyi yaptı.
Eczaneye geri döndü.
Eczacı arkasını döndüğünde,
sessizce hap paketini çantasına koydu.
Ama daha iki adım bile atmadan alarm çaldı.
Polis geldi.
Kan basıncı o kadar yükseldi ki, doğrudan hastaneye götürülmesi gerekti.
Ve şimdi, hâlâ o hastane önlüğünü giymiş halde, bir suçlu gibi mahkemede duruyordu.
Sesi titriyordu.
“Bu günü göreceğimi hiç düşünmemiştim, Sayın Yargıç.”
Yargıç Marcus bir an sessiz kaldı.
Sonra konuştu:
“Mahkeme görevlisi, kelepçelerini çıkarın.”
Metalik tıkırtı odada yankılandı.
Savcıya döndü.
“Ağır suçlamalar mı? Bu davada mı?”
Helen yıkıldı.
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Nefes alamıyordu,” diye hıçkırdı. “Başka ne yapacağımı bilmiyordum.”
Yargıcın sesi yükseldi —
Öfkeyle değil, keder ve şefkatle.
“Bu kadın bir suçlu değil. Bu, sistemimizin bir başarısızlığı.”
Tüm suçlamaları derhal düşürdü.
Sonra ayağa kalktı ve dedi ki:
“Bayan Miller'dan tek bir hastane faturası bile alınmayacak. Kocası ilaçlarını bugün alacak — yarın değil, bugün.”
Sosyal hizmet uzmanlarının ve doktorların derhal evlerine gönderilmesini emretti.
Daha sonra, gazeteciler şu soruyu sorduğunda:
“Sayın Yargıç, kararınızı nasıl bu kadar çabuk verdiniz?”
Tereddüt etmeden şöyle yanıtladı:
“Adalet sadece kanun kitaplarında yoktur; insanlığı tanıma yeteneğidir.”
Bir an durakladıktan sonra ekledi:
“O kadın hap çalmadı… kocasının hayatı için mücadele etti.
Ve aşk asla suç değildir.”
"Bir insan bir şeye inanıyorsa onun potansiyeli odur ve onun uğruna çalışıyorsa o işi kazanır.
Bak, yalanı görüyor musun?
Yüzüne baka baka yalan söyledim."
Japon oyuncu Hiroyuki Sanada, insan doğasındaki derin çelişkiler hakkında şöyle söylüyor:
“Bazı insanlar evlerinde bir yüzme havuzu hayali kurar…
Ama havuzu olanlar çoğu zaman onu kullanmaz.
Sevdiklerini kaybedenler derin bir boşluk hisseder…
Ama sahip olanlar çoğu zaman yanındakilerden şikâyet eder.
Yalnız olanlar bir ilişki ister…
Ama ilişkisi olanlar çoğu zaman kıymet bilmez.
Aç olan biri bir lokma için her şeyini verir…
Tok olan ise yemeğin tadını beğenmez.
Arabası olmayan bir araba hayal eder…
Arabası olan ise hep daha iyisini ister.
Mutluluğun sırrı şudur:
Şükretmek.
Sahip olduklarını gerçekten görebilmek,
değerini anlayabilmek.
Ve şunu unutmamak:
Senin sıradan gördüğün bir şey için…
dünyanın bir yerinde biri her şeyini vermeye hazır.”