Aklı başında hiç bir insan, bir başka insana öyle kör bir bağlılık göstermez "...sonuna kadar bağlıyım / her koşulda peşindeyim.." vb söylemlerle sadakat bildiremez. Şartsız şurtsuz bağlanmaz, her söylediğinin ve söyleyeceklerinin peşinen imzacısı olmaz. Bu türden bir sadakat kördür, Fettullahçılar, Alihancılar, Kuytulcular ve benzerleri sağırdır, akıldan, akletmekten yoksundurlar. İslam akledenlere hitap eder ve insan sonsuz ve sorgusuz sadakati sadece Allah'a gösterir! Beşerin peşinden ise sadece doğru yaptıgı sürece gidilir, hata yaptıgı farkedildiğinde, yanlışında farklı bir niyet sezildiğinde filan eleştirilebilir, yollar ayrılabilir.
Küresel bir ağın Türkiye ayağı olan adamı üstelik kesinleşmiş bir dosyada hukuku zorlayarak, hatta istismar ederek kodesten çıkarma çabaları yeni değil Tuğrul Türkeş`in ama bu şaşırtıcı çabasının motivasyonu ne kadar soslasalarda `hukuk` değil. Bunu bir defa belirtelim.
Türkeş`in bu dosyaya ilgisi kadim dostu Mürteza Zengin'in yeğeni Hilal Zengin’in Osman Kavala'nın avukatlığını üstlenmesi sonrası başlamış ve bunuda şöyle izah etmişti:
“Sosyal medyada, 'Tuğrul Türkeş'in bu davayla niye ilgilendiği belli oldu' diyenler var. Hilal Zengin benim arkadaşım olan Mürteza Zengin'in yeğeni. Böyle olmasa ben ilgilenmeyecek miydim? Kafaya bak sen. Adama kızıl milyarder diyorlar. Milyarder olmanın Türk Ceza Kanunu'nda bir yeri mi var?"
Evet bir ihtimal bu çabanın şifresi "Adama kızıl milyarder diyorlar" ifadesinde yatıyor olabilir.
Belli ki `dışarıdan` bir iş alınmıştı. Tamamen `iş` ingilizcesi `Busines` Bu gözle bakmak gerekir.
Tuğrul Türkeş devamla “Kavala'yı ziyaret edeceğim, gerçek milliyetçilik bu” diyip Türkiye`nin yakın tarihinde demokrasisine ve ekonomisine en ağır darbeyi vurmuş Gezi Parkı kalkışmasının yöneticisi, organizatörü ve finansörü olan bir şahsi savunarakda bize farklı türden bir `Milliyetçik` izahı yapıyordu.
Fakat milliyetçiliğin kötü kullanımdan kaynaklı bu anlam kayması ve bu kötü müsveddeleri gençleri aldatmasın. Milliyetçiler yerlerinde duruyor ve kendileriyle her konuda anlaşamasanızda eminsinizdir; Milliyetçiler dışarıdan birileriyle arka kapı iş tutmazlar.
Dere yataklarına, su yollarına yerleşim yaparsanız, bir gün o su sizi alır götürür. Su, yıllar sonra dahi kendi yatağını geri alır ve bu çokça zaman mal ve can kaybıyla sonuçlanır. Hani su`yun dili olsa size `çekilin yolumdan` diyecek ama yok. Dere yataklarına imar verilmesi her büyük yağmurda benzer acıların yaşanmasına neden olur. Bunun kaçışı yok.
Bizde de var benzeri örnekler. Giresun, Dereli`yi bu tür haberlerde çokça duyarız mesela.
Bakanlığın Karadeniz eylem planında `Ülkenin her yerinde, özellikle Karadeniz de dere yataklarında imar izni verilmesi doğal felaketlere yol açabiliyor` denilmesine rağmen -kör parmağım gözüne yapar gibi- buralara imar izni verilmesi, Belediyelerin oy kaygısı yahut farklı sebeblerden bu türden riskli alanlara ruhsat vermesi yada imar affı gibi kaçak ve riskli yapıları yasal hale getiren, kural tanımazlığı ödüllendiren düzenlemeler bizi hep aynı tablolarla karşı karşıya bırakıyor.
Sanırsınız bu dünyanın gam yükünü çekmeye gelmiş Aleviler.🙂 Alıştık artık, siyasetçisi, medyası herkes ayrı istismar eder, bazen yalandan öper, bazende ilk onları gözden çıkarırlar.
Fakat bu acz tablosunun sorumlusu onlar yani siyaset, partiler, medya filan değil sadece Alevileri temsil makamlarında oturan, Alevileri temsil iddiasında olup, bütün zamanlarını `Alevicilik` ticaretiyle geçiren uğursuz, ahlak sorunlu, satılık kesim.
Sonuç itibarıyla Cumhuriyetin son ötekileri hala Aleviler.
2016`da yazmıştım;
"..Türkiye artık yeni bir güvenlik konseptine geçerek aynen Osmanlının, imparatorluğu aşağıda Trablusgarp`dan, Kızıldeniz`den, yukarıda ise Balkanlardan itibaren savunması gibi barışını, huzurunu güneyde Afrin`den, Halep`ten, doğuda Erbil`den, Süleymaniye`den itibaren korumaya, Terörü içeride kabul etmek yerine, adresine gitmeye karar verdi.
PKK, DAES gibi terör örgütlerinin bitişinin gecikmesi küresel güçlerin kendileri adına vekalet savaşları yürütecek, ‘maliyeti düşük’ devlet dışı organizasyonlara, taşeronlara ihtiyaç duymalarından ve Türkiye`nin sabırla askeri, siyasi her anlamda uygun koşulları oluşturmak için, uluslararası konjokturun oluşması için gereken süreye ihtiyaç duymasından oldu. Buraya kadardı. Şimdi hedef özgürleştirilmiş sınırlar. Terörsüz bölge. Başlıyoruz..."
@specialist1998 Elindekinin kiymetini bilmeyen milletler her zaman sürünmeye mahkumdur. Az kendinize gelin. Keşke Erdoğan kadar şehit yakınına gazisine sahip cıkan bitane daha Lider olsaydı yeryüzünde. Ayıp bu yaptığınız resmen.
@zpgencresmi@umitozdag@M_cankucuk Hangi zaman Devletimiz sizi mağdur bıraktı da isyana kalktınız aklım beynim almiyor benim. Bu nasıl bi Erdoğan düşmanlığıysa bitmedi içinizde. Yazık.
Edirne, Kapıkule kapıdan kaynaklı değil sorun Bulgaristan kapıdan kaynaklı. Bulgarlar bu kapıyı modernize edip, kapasitesini arttırma çalışmalarına yeni başladılar. Bu sene ortalama 29 dk bekleme süresi sadece son Perşembe Cuma günleri pik yaptı, 2 saati buluyor.
@thhsynkrgz Herkesin başına gelebilir bir iş kazası. Alenen yalan yazıp, özür dilemeyi akıllarından geçirmeden yalan ve yanlışlarında ısrar edenlere bu erdemli tavrın ders olsun kardeşim. Kolaylıklar ve başarılarının devamını diliyorum.
Gazetecilik hayatımda ‘yanıldım’ demekten hiç geri durmadım, gocunmadım
İşime gelmese de düzeltme yapmaktan erinmedim
Başka türlü hakkaniyetli olamazsınız
Hata yapmak insan işi, düzeltmek ise ilke meselesi
Suriye Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki Türk Hava Savunma Sistemi görüntüsünün yapay zeka olduğunu fark edemediğim için izleyicilerimden özür de dilerim düzeltirim de
Hermon Dağı ise tam olarak işaretlediğim yerde
Sizin itibarsızlaştırma operasyonlarınıza çok iyi bilirim
Fakat size kötü haber; yangınınız geçmeyecek
Bu çağ da bilgi de gerçeklik de sadece bir tık ötede iken tembellik edip sorgulama zahmetine katlanmayan insanları bütün gün yalan, uydurma haberlerle besliyorlar. Hani “Boş bir kafa, şeytanın çalışma odasıdır” demiş ya adamın biri? işte orada çalışıp duruyorlar.
Kendi hayatlarını yaşamaya cesaretleri olmayıp, çakma bir hayata tutunup, ömürlerini birilerinin gölgesinde tüketmiş insanlara dikkat edin bütün zamanlarını cesaretli, şahsiyetli, kişilik koyan insanların dedikodularını yapmakla geçirdiklerini göreceksiniz 😊
Değerli Okurlar
7595 sayılı Kanun’la bağlantılı tartışılan; Anayasa’ya uygunluk, yeni infaz düzenlemesi ihtiyacı, dil konusu, demokrasiyi geliştirme perspektifi ve yeni anayasa konularını genel esaslarıyla AA Analiz için kaleme aldık. Bilginize sunulur. @AAGorus
https://t.co/6wSIzZIGna
ANAYASA MADDE 90/SON HÜKMÜ AİHM KARARLARININ BAĞLAYICILIĞINA DAYANAK GÖSTERİLEMEZ!
Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasının ilk cümlesi şöyledir: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.”
Anayasa’nın 90’ıncı maddesinin son cümlesi uyarınca ise “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”
Bazı çevreler AİHM kararlarına uyma zorunluluğunu bu hükme dayandırıyor. Oysa bu düzenleme yargı kararlarına değil tamamen norm uyuşmazlıklarına ilişkindir. Bu hükmün uygulanabilmesi için ön şart; temel hak veya özgürlük hususundaki bir andlaşma ile kanun hükümleri arasında doğrudan bir uyuşmazlık çıkmasıdır. Uyuşmazlık çıktığında ise andlaşma hükümleri esas alınmalıdır. Bunu esas alacak olanlar da elbette ulusal mercilerdir. Bu uyuşmazlık yürütme pratiklerinde çıkarsa yürütme, yargısal faaliyette çıkarsa yargı bu hükme göre bir değerlendirme yapar. Yani düzenlemenin AİHM kararlarının uygulanmasıyla hiçbir ilgisi yoktur.
Birincisi, AİHM kararları her ne kadar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve ek protokollerine göre veriliyorsa da bu durum AİHM kararlarına temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşma kimliği kazandırmaz. AİHM kararı bir mahkeme kararıdır, andlaşma hükmü yani norm değildir. Dolayısıyla norm uyuşmazlıkları için düzenlenmiş bir Anayasa hükmünün AİHM kararlarının uygulanmasına dayanak gösterilmesi mümkün değildir.
İkincisi AİHM kararıyla herhangi bir kanun hükmü arasında doğrudan bir uyuşmazlık çıkması asla söz konusu olamaz. Çünkü AİHM’in bireysel başvuru sonucu oluşan kararları ancak bir mahkeme kararı üzerine verilir. AİHM bir ülkede yürürlükte olan bir kanunla ilgili doğrudan karar veremez. Ancak incelediği mahkeme kararı üzerinden AİHS ve ek protokollerin hükümleriyle çelişen bir kanun hükmü varsa ona işaret edebilir. Bu da anayasanın düzenlediği anlamda doğrudan bir andlaşma kanun uyuşmazlığı değildir.
Üçüncüsü, bir AİHM ihlal kararı için mahkemesi tarafından ilgili dosya yeniden ele alınıp önceki karar onaylandığında bunun anlamı bir kanun hükmüyle andlaşma arasında uyuşmazlık çıkması değildir. Bu ihtimalde AİHM kararının esastan kabul edilmemesinin nedeni Ceza Muhakemesi Kanunu ile Hukuk Muhakemeleri Kanunu’ndaki düzenlemelerdir. Yani mahkemelerin kendi kararlarının geçerliliğini davanın türüne göre CMK (m. 323) veya HMK (m.380) hükümleri uyarınca teyit etmesidir. Bu teyit asla Anayasa m.90/son cümle gereği norm uyuşmazlığı değildir. Bu nedenle Anayasa’ya aykırı bir durum oluşmaz.
Dolayısıyla Anayasanın sözü edilen hükmüne dayanılarak AİHM kararlarına uyma zorunluluğunu ileri sürmek ya bilgisizlik ya da bilinçli bir çarpıtma olabilir ama bu görüşün pozitif hukukla ilgisi olmadığı kesindir.
İlave Bir Not:
Monist hukuka dayanak gösterilen Anayasa m. 90/sondaki hak ve özgürlüklerle ilgili uluslararası sözleşmelerin çelişki halinde kanuna üstün tutulması hükmüne benzer bir hüküm Avrupa’da sadece dört ülkede var (AB sürecinin zorlamasıyla kabul eden Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan , Romanya ve Bulgaristan ).
Böyle bir hükmün Almanya ve Fransa dahil 50 Avrupa ülkesinde bulunmaması üzerine de düşünmek gerekir. Türkiye yeni anayasasını yaptığında muhtemelen bu hüküm muhafaza edilecek hükümler arasında yer almayacaktır.
Öyle olmasaydı, böyle olmazdı.
Bayburt’ta bir derviş; Kenan Yavuz.
Bayburt’ta sadece bir müze gezmedim. Köklerine, toprağına ve geleceğine sarsılmaz bir inançla sarılmış bir insanın, kendisine inanan ailesi ve bir avuç gönül insanıyla birlikte yazılan hakiki bir destana şahit oldum.
Bayburt Etnografya Müzesi…Yüzlerce yıllık Anadolu mirasını Bayburt’un Demirözü’nde yeniden ayağa kaldıran, geçmişi geleceğe bağlayan bir mucize. İnsanı, toprağı, ahşabı, taşı, hayatı, düğünü, nahırı, kapısı, çömleği ve insan ruhuna dokunan her ayrıntısıyla sizi içine çeken, gezerken yalnızca bir müzeyi değil, bizzat Anadolu’nun yaşayan hafızasını dolaştığınızı hissettiren eşsiz bir mekân. Aslında her şey o cümlenin içinde sır’lı:
“Öyle olmasaydı, böyle olmazdı.”
Hayranlıkla girdim. Sessiz bir minnetle gezdim.
Allah nazardan saklasın.
Bu emeği,
Bu samimiyeti,
Bu tevazuyu,
Bu toprağa ve insana duyulan derin sadakati…
İnsan, böylesi bir gayretin karşısında yalnızca hayran kalmıyor, aynı zamanda şükrediyor. Çünkü burada bir müze değil, bir ömrün inancı; bir ailenin fedakarlığı, bir avuç insanın Anadolu’ya duyduğu vefa sergileniyor.
Anadolu, yalnızca bir coğrafya değil, insanlığın hafızasında kök salmış büyük bir medeniyettir. Taşında sabır, toprağında bereket, insanında irfan vardır. Her köyünde bir hikâye, her kapısında bir dua, her eşyasında geçmişten geleceğe uzanan bir emanet saklıdır.
Bir gün söylemiştim: “Hepimiz vazgeçsek, Bayburtlu vazgeçmez.”
Meğer Allah söyletmiş.
Rahmetli annemin sevdiği Çoruh Nehri’nin Bayburt’una dünyadan ödüller yağdıran bu güzel dervişe; onun ailesine, yol arkadaşlarına ve bu emaneti yaşatan bütün insanlara gönülden müteşekkirim. Bu müze, Anadolu’nun hala nefes aldığının, köklerine sahip çıkanların, geleceğe de ışık tutabileceğinin en güzel kanıtıdır.
Anadolu’nun dervişlerine, erenlerine ve bu kadim toprağın sessiz kahramanlarına selam olsun.
@Dr_K_Aydin
Devlet ne kadar bahtsız bir kurum?
Bakın bugün itibarıyla dünyanın en gelişkin, en ileri gazi ve şehit yakınları hakları ülkemizdedir. Varsa bizdekine yaklaşanı buyursun göstersinler! Çünkü başka ülkelerden farklı olarak bizde Şehitlik ve Gazilik, yani vatan, bayrak ve ezan uğruna canını ortaya koymuşların ulaştığı makam en yüce makamdır. Hem dinimizce böyledir hem hukukumuz da böyledir.
Buna rağmen 50 kişilik bir grup soytarı yalnızca siyaseten iktidara vurmak maksatlı günlerdir Güvenpark`ta show yapıyorlar. Başlarında 5 ay askerlik yapıp sonra kendi sağ koluna bir mermi sıkıp (O da tartışmalı ve şaibeli) gazilik almış proje bir tip var.
Buraya kadar tamam.
Fakat ilginç bir şekilde (muhalefeti geçtim) iktidar tarafından da hiç bir siyasetçi ya da medya mensubu çıkıp bir itiraz yükseltmiyor?
O küçük grubun arzuları doğrultusunda ama toplamda çoğunluğun çıkarları ile uyuşmayacak, devletin menfaatlerine tümden zararlı olduğu bilinen bir gösteriye itiraz etmiyorlar?
Arkadaşlar, yalnızca üç kişinin tepkisinden tırsıp bu türden soytarılıklara gözyumarsanız devletin istikbalina kast edersiniz, memleketi harcarsınız.
Arkadaşlar, bakın özellikle TBMM'de son düzenleme sonrası yapılan gazi ve şehit yakınlarımızı temsil eden bütün sivil toplum kuruluşları, onbinlerce gazi, şehit ailesi ve temsilcileri Türkiye Büyük Millet Meclisini, milletin külliyesini ve ilgili bakanlıklarımızı ziyaret ederek teşekkürlerini bildirmişlerdir. Yaptıkları açıklamalarla devletlerine minnettarlıklarını dile getirmsilerdir.
E onlar bir yanlışta mı?
CHP’nin agır topları yerinde
Vahap Seçer’den sonra Zeydan Karalar’dan da benzer bir açıklama geldi: “CHP’de devam edeceğim. İstikrarlı bir adamım. Kolay değişen biri değilim. Partimiz iyi olsun diye çalışacağız, çalışıyoruz.”
Kurtuluş haklı. Geçmiş tecrübelerle de sabit.
Öcalan “bana yönelik komplo” derken kamuoyuna bildiriler yayınlamayı bırakıp kendi sağına soluna bakmalı.
Zira Oslo görüşmeleri de 13 Eylül 2011 tarihinde örgüte ait Dicle Haber Ajansı (DİHA) internet sitesinden sızdırılmış, sabah saatlerinde "Görüşmelerin İçyüzü Erdoğan'ı Yakacak" başlığıyla servis edilmişti.
DİHA yönetimi bir açıklama yaparak haberin kendileri tarafından yapılmadığını, sitelerine sanal saldırı düzenlenip şifrelerin kırılması suretiyle eklendiğini belirtse ve tutanaklar kısa süre içerisinde DİHA'dan kaldırılsa da internette hızla yayılmış ve bunun sonucunda süreç patlamıştı.
Öcalan eğer gerçekten provokasyonların önünü kesmek ya da kendi ifadesiyle kendisine yönelik komploların önünü kesmek istiyorsa artık kendi kapısının önünü süpürmeli. Tülay Hatimoğulları gibi sızdırmayı boşverin zaten her açıklamasıyla toplumun sinir uçlarıyla oynayıp tahrik eden profillere bakmalı.
Günlerdir ‘Gazilik Onur ve makamı`nı birilerinin siyasetlerine meze yaparak Güvenparkta gösteri yapan sözde gazi ve şehit yakınları grubunu yöneten Erdem Çerçioğlu isimli şahıs 1998`de asker olduktan hemen 5 ay sonra, silahla kendini yaraladığı için terhis edilmiş ve devamında 6'nci dereceden maluliyet verilmiş bir profil.
HalkTV pazarlamasıyla İzmir Torbalı`da kendine paravan bir dernek kurmuş ve bu dernek üzerinden buralara kaynak olmuş proje bir aparattan başka bir şey değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi, vatanın bağımsızlığı ve bölünmez bütünlüğü uğruna canını ortaya koyan kahramanların destanlarıyla yazılmıştır.
Bu ülkede Şehitlik ve Gazilik, vatan, bayrak ve ezan uğruna canını ortaya koymuşların ulaştığı en yüce makam, Türk milleti nezdinde ömür boyu taşınan en büyük gurur kaynağı olmuştur.
Ve Türkiye Cumhuriyeti devleti tarih boyunca, şehit yakınları ve gazilerini en kıymetlileri bilip özenmiş ve onlar için dünyanın hiç bir diğer ülkesinde benzerine rastlanmayacak 50'den fazla kalemde eşsiz haklar ve imkânlar sunmuştur.
Şimdi parklarda, farklı niyetlerle ortaya konulan ucuz showlarla şehitlik ve gazilik makamını da itibarsızlaştırmaya çalışan bu gruptan en çokta şehit yakınlarımız ve gazilerimiz şikayetçidir.
Gazilerimiz, gazilik bilincinin; her daim asalet ve metanetle devlete sadakat ve milletiyle bir olmak anlamına geldiğini bilirler. Şehit yakınlarımız, bu soytarılar gibi Güvenparklarda, çocuklarımızı katletmiş karanlık güç odaklarının elinde oyuncak olmayı asla kabullenmezler!