"Underneath an artist's preoccupations with sex, society, religion, etc. (all the staple abstractions that allow the forebrain to chatter) there is a soul tortured beyond endurance by the lack of tenderness in the world."
- Lawrence Durrell, Justine.
“Beni darmadağın eden ve bunalımlara sürükleyen, olabileceğim o öteki kişiye duyduğum bu özlem işte.”
(Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı)
“Düşlediği gibi bir kadın olma ihtimalini yitirdiğini hissediyordu.
“İşitilen melodiler tatlıdır ama hiç işitilmemiş olanlar daha tatlıdır,” diye yazmıştır Keats.
İnsan hiçbir şeyin kaybını, ‘olabilirdi’lerin kaybı kadar derinden duyumsamaz. Hiçbir nostalji, asla gerçekleşmemiş olan şeylere duyulan nostalji kadar acı vermez.”
“Tüm görkemli hayallerimiz, sonunda bir gübreden başka bir şey değil.”
“Brodsky şiirlerinden birinde “hayaller delinmiş bir kafatasına nüfuz edemezler,” buyurmuştur. Benim kafatasım muazzam kalınlıkta bir matkapla oyulmuş.
Bu sabah da geçecek - acınası bir salyangoz temposuyla ama geçecek. Yarın ve sonraki yarın ve bir yarın daha bu zavallı tempoyla sürünecek.”
“Yalnız yaşamanın bu ilk yıllarında, ruhumun, kabuğunun içinde kuruyan bir kestane gibi kuruduğunu hissederdim.”
“Yalnızlığım beni kendine göre biçimlendirdi, kendine benzetti…” Bu Pessoa söylemişti. Ayrıca şunu da yazmıştı: “Yalnızlık umudumu kırıyor; yanımda birilerinin olması üzerime ağırlık yapıyor.”
(Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı)
“Bir süredir kalbimi gerektiği gibi sağlam duvarların içinde tutamıyorum. Herkesin yüreğinde koruduğu bir kraliyet odası vardır,” diye yazmıştır Flaubert. “Ben kendiminkini mühürledim.”
“Bedenim cümleler ve anlarla dolu, kalbim, kıvrak ifadelerin güzelliğiyle ışıl ışıl, ama kimse ne bedenime ne de kalbime dokunamaz.”
“Marías, makalelerinden birinde, eserlerinin yaşanmışlıklarla ilgili olduğu kadar yaşanmamışlıklarla da ilgili olduğundan söz eder. Başka bir deyişle, çoğumuz bizi biz yapan şeyin, verdiğimiz kararlar olduğuna inanırız. Olaylarla, etrafımızdaki insanların yaptığı seçimlerle şekillendiğimizi düşünürüz. Almadığımız kararların, gerçekleşebilecekken gerçekleşmemiş olan olayların ya da bu bağlamda seçeneklerin eksikliğinin de bizi şekillendirdiğini göz önünde bulundurmayız.”
“Geçmişimin giderek uzaklaşan derinliği bugünümü boğuyor.
Hatırlamak, şu anımı yiyerek ziyafet çeken habis bir tümör.
Yorgun ve bitkin hissediyorum. Kafam kurşun gibi ağır ve saçlarım hala mavi.
Ve günler böylece geçip gidiyor.”
“İnsan geçmişle ilgili yazarken çizdiği her harfle yalan söyler, hatta kahrolası virgülle bile.”
“Bunları gerçekten hatırlıyor olabilir miyim yoksa sadece olayların nasıl yaşanmış olması gerektiğine dair düşüncelerimden zorla birleştirdiğim bulmaca parçalarılar mı?”
“Ah, Belleğim, sana yalvarmıştım, en candan yardımcım sen ol diye,” yazmıştı Kavafis.
“(Aklın uykusu canavarlar yaratır.) Neden, nasıl ve ne soruları kafamda taklalar atıyor.”
“Ben de herkes gibi bir açıklama istiyorum. Başka bir deyişle, aslında var olmayan açıklamalarla çıkarımlarda bulunuyorum.”
“İstersen George Santayana’nın o bildik teranesini topraktan kazıp çıkartabilirim. “Geçmişi hatırlamayanlar onu tekrar yaşamaya mahkumdurlar.” Fakat bu alıntının bir anlamı yok. Umutsuzca iyimser bir söz. Geçmişi hatırlasak da hatırlamasak da onu tekrar yaşamaya mahkumuz. Tekrarlar kaçınılmazdır; istersen Nietzsche’ye sor (sonsuz geri dönüş) veya Hegel’e (tarih tekerrür eder) ya da James McCourt’a (tarih hıçkırık gibi yinelenir).
… Ben daha çok Mark Twain’in sözünü seviyorum: “Tarih tekerrür etmez ancak kafiyelidir.””
“Bu akşam dünyayı küvetimde yattığım yerden düşüneceğim. Bugünü üzerimden akıtacağım. Annemi saçlarımın arasından temizleyeceğim. Onu akıtacak, kurutacak ve dışarı itecek, pencereden uçuracak, sözleşmemizi feshedecek ve serbest bırakacağım.”
• Rabih Alameddine, Lüzumsuz Kadın
@budalakitap
- Neden bu kadar mesafelisin? Geçmişin unutulmasını mı istemiyorsun?
- Buraya gel, Marie. Gel. Kendine aynada bak. Çok güzelsin. Önceden olduğundan da güzelsin. Ama çok da değiştin. Nasıl değiştiğini görmeni istiyorum. Şimdi gözlerin yandan, hızlı bakışlar atıyor. Eskiden düz bir şekilde, açık ve dürüst bakardın. Ağzın hoşnutsuzluk ve açlık dolu bir ifade almış. Eskiden çok yumuşaktı. Tenin solmuş, makyaj yapıyorsun. Zarif, geniş alnında kaşlarının üstünde dörder çizgi var. Hayır, bu ışıkta göremezsin ama günışığında görebilirsin. O kırışıklıklar neden oldu biliyor musun?
- Hayır.
- Kayıtsızlık, Marie. Ve bu kulağından çenene gelen güzel çizgi artık çok belli olmuyor ama senin tembel ve yumuşak tavırlarınla oraya kazınmış. Ve burada, burun köpründe. Neden bu kadar çok dudak büküyorsun? Gördün mü? Çok dudak büküyorsun. Gördün mü, Marie? Ve gözlerinin altına bak. O keskin ama zor fark edilir çizgiler, senin sabırsızlığını gösteriyor.
- Bütün bunları yüzümde gerçekten görüyor musun?
- Hayır, beni öptüğünde fark ediyorum.
- Benimle dalga geçiyor olmalısın. Kanıtlar ortada, görünüyor.
- Gerçekten mi? Nerede?
- Kendinde. Çünkü sen ve ben birbirimize çok benziyoruz.
- Bencilliği mi kastettin? Soğukluk? Umursamazlık?
- Senin dediklerini hep saçma bulmuşumdur.
- Sen ve ben gibiler için merhamet yoktur.
- Merhamete ihtiyacım yok.
• CRIES AND WHISPERS (1972), Ingmar Bergman
“In the end,
I believe there is nothing we must do to be loved.
We spend our lives trying to look more beautiful, more intelligent.
But I've understood two things:
Those who love us see us with their hearts and give us qualities
beyond the ones we truly have.
And those who refuse to love us will never be satisfied with all our efforts.
Yes, truly.
I believe it is important to let our imperfections be.
They are precious,
for they help us understand those who see us with the heart.”
— Frida Kahlo
Bazen tek istediğin bir parça gerçeklik etkisi. Koca bir pastadan kesilen incecik ama sivri bir dilim. Beynine batıp onu uyaran. Gerçekliğin kendisinden ziyade bir tür gerçeklik illüzyonu istiyorsun. Hayatında hiçbir şey yerinden oynamadan sahip olmak istiyorsun buna. Ellerin tertemiz ve pürüzsüz. Belki de illüzyon, gerçeğin kendisinden daha gerçek hissettirecek sana. İşte onun peşindesin. Bir süreliğine bildiğin kendini unutmak, bilinçaltında bir bebek gibi büyüttüğün, henüz keşfedilmemiş senin bedeninde dolanmak istiyorsun. Ve ardından hayatına kaldığın yerden, bir saniye bile kaybetmeden devam etmek. Dondurulmuş zamanı yaşanmamış sayıp pasif deneyimler deposuna atmak.
O halde izle:
• STRANGE DAYS (1995), Kathryn Bigelow
- Luckily love is a present tense thing.
- I don’t know, I think it’s, like, mainly a past tense thing. It’s like a moment, right? It’s a moment that we then simulate and we simulate and we simulate until it’s been simulated so many times it’s unsimulatable. It’s like so worn out. It’s dust.
- Historically, I feel like I’ve been a happy person, but I really don’t like change.
- Do you see those two things as being in opposition to each other?
- Well, yeah, eventually, yeah.
- I love change. Like, I hold on to things really tightly. And when I let go, I really let go.
- Yeah, I don’t even like it when things I don’t like change. Like, I miss things I don’t even like.
- Maybe that’s because you actually do like the things you miss. Do you miss him?
- I thought no one would ever know me as well. And I was afraid that if no one ever knew me as well, then no one could ever love me as well.
- And now? Does anybody know you as well?
- Well, I don’t even know if I think that’s important anymore.
• THE NON-ACTOR (2025), Eliza Barry Callahan
“Kierkegaard, “Kaygı nesnesinden korkar ama yine de nesnesiyle gizli bir münasebete girer, ona bakmaktan kendini alıkoyamaz, aslında alıkoyamayacaktır da…” der (okurun gayet iyi anlayacağı nedenle yazarımız şunu ekliyor: “Birilerine bu zor bir ifade gibi geliyorsa dahi, bu konuda yapabileceğim hiçbir şey yok”). Ve yine kaygı;
kişinin korktuğu bir şeye duyduğu tutkudur, sempatik bir antipatidir. Kaygı, bireyin yakasına yapışan yabancı bir güçtür ama yine de insan kendini ondan uzaklaştıramaz, hatta uzaklaştırmak da istemez; kişi korkmaktadır ama korktuğu şeyi arzulamaktadır da. O yüzden kaygı bireyi aciz kılar.”
“Kişide kaygı olmasının sebebi, ortada bir yaratma olasılığı olmasıdır: Kişinin kendi ben’ini yaratması, kendi ben’i olmak için irade koyması ve bunun yanı sıra, sayısız günlük etkinliklerin tümünde yaratıyor olmasıdır.”
“O halde yaratmanın, kişinin olasılıklarını gerçekleştirmesinin her zaman hem yıkıcı hem yapıcı veçheleri vardır. Statükonun ortadan kaldırılmasını, kişinin kendi içindeki eski örüntülerin bozulmasını, kişinin çocukluğundan beri sarıldığı şeylerin tedricen yıkılmasını ve yeni özgün şeyler, yeni yaşam biçimleri yaratılmasını içerir. Bunu yapmıyorsanız, büyümeyi reddediyorsunuz, kendinizi olasılıklardan mahrum ediyorsunuz; kendinize olan sorumlululuğunuzdan kaçıyorsunuz demektir. Bundan dolayıdır ki, kişinin olasılıkları gerçekleştirmeyi reddetmesi, kendisine karşı suçluluk duymasına neden olur. Fakat yaratmak, kişinin ortamındaki statükoyu yıkması, eski usullerden kopması demektir; hem insan ilişkilerinde hem de kültürel kalıplarda yeni ve özgün bir şey üretmesi demektir (örneğin sanatçının yaratıcılığı). Her yaratıcılık deneyimi, kişinin ortamındaki diğer insanlara ya da kişinin kendi içindeki yerleşik örüntülere karşı agresyon ya da itiraz potansiyeli taşır. Mecazi bir ifadeyle anlatacak olursak, her yaratıcılık deneyiminde geçmişteki bir şey öldürülür ki şimdiki zamanda yeni bir şey doğabilsin. Dolayısıyla Kierkegaard için suçluluk duygusu her zaman kaygı ile el ele gider; her ikisi de olasılığı deneyimleme ve gerçekleştirmenin veçheleridir. Kierkegaard’a göre, kişi ne kadar yaratıcıysa, potansiyel kaygı ve suçluluğu o kadar olacaktır. “Ne denli büyük bir dahiyse” der Kierkegaard, “Keşfedeceği suçluluk da o kadar derin olacaktır.””
“Özgürlük yitiminin bir diğer biçimi de “kapanma” halidir.”
“Kierkegaard “kapanma” ifadesini kullanırken, yaratıcı kişinin mesafe koymasından değil, geriye çekilip uzaklaşması anlamındaki “kapanmaktan”, durmaksızın olumsuzlama yapmaktan söz ettiğini açıkça belirtir… Bu kapanış Kierkegaard’a göre anlamsızlıktır, boşluktur. Kapanan kişi, özgürlük ya da “iyi” ile yüz yüze geldiğinde (bu noktada iki ifade eş anlamda kullanılmıştır) kaygı dolar. Kierkegaard açısından “iyi”, kapanan kişinin, özgürlük temelinden yürüyerek kendisini bütüne dahil etmemek için verdiği mücadeleye işaret eder.”
“Etik insan, kader veya süslü boş laflar kadar hiçbir şeyden korkmaz çünkü bu tür şeyler şefkat kılığına girerek onu kandırıp sahip olduğu hazinesini yani özgürlüğünü alabilir.”
“Sadece olasılıklar kaygısını atlatabilmiş bir insan hiç kaygı duymamak üzere eğitilmiş demektir.”
• Rollo May, Kaygının Anlamı
@okuyanus
Bir şiir inandırır seni bazen hayatın güzel olabileceğine, ve yine bir şiir altüst eder mideni, sarsar bünyeni, aklını neredeyse yitireceksin sanırsın. İçine bir karanfil gibi düşer. Baş aşağı sanki. Ansızın, beklenmedik bir düşüş. Rengarenk, beyaza çalan bir ışık eşliğinde. Dönüp dolaşıp sonunda seni bulan kafanfilin taç yapraklarını okşarsın avuçlarında, yumuşacık. Ona değmek, sıcaklığını hissetmek değil, onunla sessizce birleştiğini sanırsın. Ama karanfil yolculuğuna devam eder.
Derken karanfil elden ele..
- Yapabildiğim en iyi şekilde günah çıkartmak istiyorum. Ama kalbim sanki bir boşlukta. Boşluk bir ayna. Kendi yüzümü görüyorum ve dehşet ve korkuya kapılıyorum. İnsanoğluna karşı olan ilgisizliğim beni bu dünyadan çıkardı. Rüyalarımdaki bir mahkumum, hayaletler dünyasında yaşıyorum.
- Ve hala ölmek istemiyorsun?
- Evet istemiyorum.
- Neyi bekliyorsun ki?
- Bilgi.
- Garanti istiyorsun yani?
- Nasıl istiyorsan öyle söyle… Herhangi birinin duygularıyla tanrıya inanmak çok mu zor? Neden o hep belirsiz sözlerin ve görülmeyen mucizelerin ortasında, saklanmak zorunda. Kendimize bile inanmazken inananlara nasıl inanabiliriz ki? Ne olacak peki? Peki yapıp da inanmayanlara ne demeli? Neden tanrıyı içimde öldüremiyorum? Neden hep o acı içinde ve küçük düşürücü yollarda yaşamaya devam ediyor? Onu kalbimden söküp atmaya çalışıyorum. Ama o bir türlü kurtulamadığım… yaşamaya devam ediyor.
- Duyuyor musun beni?
- Evet duyuyorum.
- Ben bilgi istiyorum inanç değil. Tahmin etmek değil sadece bilgi. Tanrıdan elini çıkarmasını, yüzünü göstermesini ve benle konuşmasını istiyorum.
- Ama o hala sessiz.
- Geceleri onun için hep ağlıyorum fakat kimse yokmuş gibi görünüyor.
- Belki de gerçekten yoktur.
- O zaman hayat anlamsız bir korku. Hiçbir insan ölümle ve her şeyin hiçbir şey olduğunu bilerek yaşayamaz.
- Çoğu insan ne ölümü düşünür ne de hiçliği.
- Ta ki hayatın kenarında durup karanlığı görene dek.
- Ah o zaman.
- Göreceğiz. Dört korkunun bir putunu yapalım ve ona tanrı diyelim.
- Sen çok zor bir insansın.
- Ölüm bu sabah beni ziyaret etti. Beraber satranç oynadık.
• THE SEVENTH SEAL (1957), Ingmar Bergman
Bir insanı anlama çabası, anladığını sandığın anda yanılmayı da göze almayı gerektirir. İnsan, bir kategoriye sokulamayacak, bir istatistiki veriye indirgenemeyecek denli eşsizdir. Benzer davranış paternine, düşünce sistemine ya da benzer ihtiyaçlara sahip olan her insanın aynı olması, aynı yola sapacağı ve neticesinde aynı yere varacağı beklenemez. Bu beklentiyle hareket edildiğinde, karşındakinin “özel”liğini, kendine has varlığını silikleştirmiş, tekilliğini bir çoğulun içine katarak onu kendi gözünde görünmez hale getirmiş olursun. Devasa bir keşişim kümesine tıkılmış insanlar yaratırsın zihninde. Bu da her türlü gerçek ve benzersiz etkileşimi imkânsız kılar. Karşındaki bir grubun temsili olur. Davranışları öngörülebilir, hisleri tahmin edilebilir, bir sonraki adımı kestirilebilir. Hakkında her şeyi önceden rastlaştığın başka örnekler sayesinde bilebileceğini sanırsın. Yanılırsın. En çok da en cevabını en iyi bildiğin soruda yanılırsın.