"seni seviyorum" demek ne kadar masumsa, içinde sakladığı "bana ait bir yerin var" düşüncesi bir o kadar tehlikelidir. yakınlık arttıkça sınırlar silinir, sınırların silindiği yerde aidiyet düşüncesi doğar. aidiyet, masum görünen en rafine iktidar biçimidir.
insan sevilmekten çok, seçilmiş olmak ister. seçilmek; kalabalığın içinden çekilip alınmanın, bütün ihtimaller arasından tek bir ihtimal haline gelmenin verdiği ilkel bir kudrettir. bir başkasının kalbinde merkez olmak, kendi varlığımıza verilmiş geçici bir ilahilik duygusudur
arzu, ruhun dilsiz boşluğunda yankılanan ilk ontolojik isyan çığlığıdır; maddenin kendi ataletine karşı başlattığı bir istila, varlığın hiçlik karşısındaki görkemli fethidir.
insan, ancak bir başka bilincin aynasında arzulandığı an kendi tanrısallığına kuşanır. bizler, unutulmanın intiharına direnmek için birbirimizin ruhuna sızan, görülmenin yakıcı hazzı uğruna dünyayı ateşe veren muazzam illüzyonistleriz.
belki de asıl soru hiçbir zaman “anlaşılmak istiyor muyuz?” değildir.
belki de asıl soru, anlaşılmaya yaklaşan bir bakışın önünde ne kadar soyunmaya razı olduğumuzdur.
görünmek, yalnızca fark edilmek değildir. görünmek; yanlış anlaşılma ihtimalini, çıplak kalma riskini ve en çok da, sandığımız kişi olmadığımızın ortaya çıkma ihtimalini göze almaktır