Yüzünü gizlemeden paylaşma sebebim kıymetli anarşistimizi büyük devletimize fişlemek için değil, meçhule akan uzun senelerin sonunda abimizin, tarzını (ve mümkünse fikirlerini) çoktan köklü bir biçimde değiştirmiş olduğunu umut etmemden ileri gelmektedir.
Almanak ve albüm karıştırırken buldum. Fotoğraf 2008’deki 1 Mayıs gösterilerine ait. İlk bakışta “Lazio forması-işçi bayramı” konsepti garip gelse de bu tercihi, bir süre evvel polis kurşunuyla hayatını kaybeden Laziolu Gabriele Sandri’nin aziz hatırası ile ilişkilendirebiliriz.
Ankara'da otobüste sigara içen bir yolcu, kendisini kimsenin uyarmamasına tepki gösterdi:
"Ben burada sigara içiyorum, kimse bana bir şey demiyor. Uyarmıyorsunuz.
Nasıl bir ülke olduk? Sizden utanıyorum."
Sami Yen’in, bilhassa Kapalı’nın, ucundan bucağından tozunu bir kere dahi yutmuş ve anında bağımlısı olmuş kişiler! İşte biz bu adamlar sayesinde Galatasaraylı olduk. Kim ne derse desin budur ve böyledir. Bu kadar etten kemikten, bu kadar az kişi, Galatasaray’ı yaşadık. Ve bitti.
6 Kasım’da oynanan 6-0’lık Fenerbahçe maçından bir sonraki iç saha maçı olması lazım. 6-0’lık maçta Galatasaraylıların çoğu üzerlerine atılan taş ve cam parçaları yüzünden yaralanmıştı, numaralının yanındaki kafes şeklindeki deplasman tribünü ise karşılık vermelerine izin vermiyordu. İçeride olan arkadaşlarımızın söylediğine göre uzun süre öldürülmek istenircesine madde yağmuruna tutuldular, Galatasaray yönetimi dahil tüm yetkililer tepkisiz kalınca da içeride çıldırma aşamasına geldiler. Daha sonra polis üzerlerine madde yağdıranları değil, onları otobüslere bindirerek maç başlamadan stattan çıkardı, birçoğu da karakolluk oldu(O yıllarda Kadıköy’deki her maç bu tür olaylara sahne olurdu ve gerçek bir cehennemdi bu stat, o maçtan sonra oluşan Galatasaray tribününün tepkisi de bir birikimin patlamasıydı). Taraftar için hiçbir şey yapmayan Özhan Canaydın Fenerbahçe’nin attığı gollerden sonra rakibi alkışlayınca bardak taştı ve “taraftarı satan, polise bırakan, olmaz böyle başkan” bestesi yapıldı kendisine, ardından yönetim de kılıçları çekince çok kişi bedel ödedi. Galatasaray tribününün çok büyük kaos içinde olduğu bir dönemdi bu, Trabzon maçında ilk birkaç dakika sessiz kalındı ve hiç pankart asılmadı yönetimi protesto için.
Galatasaray tribününün(daha doğrusu bir grubun) son yıllardaki yönetimle sıkı fıkı ilişkilerini gören çoğu kişi bunun hep böyle olduğunu zannedebilir ama İstanbul’da hep en öksüz, en sahipsiz tribün oldu Galatasaray son yıllara gelinceye kadar. Eskilerin anlattığına göre karakola düşen Fenerbahçeliler için yöneticileri seferber olurken Galatasaray yönetimi “bunların bizimle alakası yok” diyerek isimlerinin birlikte anılmasından bile hicap duyarlarmış. Fanatik gözlüklerimi çıkardıktan sonra Galatasaraylı olmak insanın kendisine ait olmayan bir kulübe platonik aşkla bağlanması gibi gelmeye başladı bana, bu fikirsel olgunluğa erişmemin sebepleri arasında bu maçta yaşananlar da vardır. Bugün durum tam tersine, Galatasaray’ı yönetenler tribünden(daha doğrusu tribündeki bir gruptan) bağımsız hareket etmiyor, iki taraf arasında bir tür simbiyotik ilişki kuruldu ama bunun tribüne yansıması beklenenin de tam tersi oldu, bana göre cefa dolu o eski yıllar Galatasaray tribünü şimdikinden çok daha güçlüydü. Bunları yazmak bana da düşmezdi aslında, burada ismi geçen kişilerin çoğunun sosyal medya hesapları var ama “biz geçmişte Galatasaray için hiçbir karşılık görmeden, aksine ömrümüzden ve cebimizden vererek böyle böyle bedeller ödedik” diye reklamlarını yapmayacak kadar vakur insanlar(en azından ismen tanıdıklarım için söylüyorum). Bunları yazarak rahatsızlık verdiğim olduysa affola.
Dönemin başkanı “fair play ruhuna sahip taraftar istiyoruz” meyanında bir açıklama yapınca tribünler maça klasik başlangıç yerine Yeşilçam’dan aşina olduğumuz tezahüratla (!) başlamıştı.
@TamParcali Renk paletinin kusursuzluğunu göstermesi açısından her açıdan demiştim, isteyerek yapsalar bu kadarı olmazdı, kullanamadığımıza en üzüldüğüm kombindir. İkincisi de bu, 12-13 Karabük deplase (gerçi formayla şortun kırmızı tonları farklı kuvvetle muhtemel).
Çocuğun teki yanıma gelip “abi su alır mısın” dedi. Ben de “nerden ne istiyorsan alalım, çabuk ol acelem var” dedim. Meğer çocuk su satıyormuş, o yüzden öyle sormuş. Bundan sonra hiç kimseye beş kuruş iyilik çalışmaz…
Işid’in 2015 yılındaki imza videosunda Türk ordusu için “her akşam gün batımında ırkçı marşlar eşliğinde yürüyüş yaparlar” bahsi vardı. Ben de bu günbatımında buna benzer şeyleri ve biraz sevdiğim eşhası ve biraz artık ne kadar uzak olduğumuzu düşündüm ve biraz Svermiko dinledim.
@harveyjacobs Hocam o güne döndüm, yazmadan geçemedim kusura bakmayın, maçtan iki pankartı hala hatırlıyorum: “100 Senedir 100’ümüz Seninle Gülüyor” ve “Öleceksek ASY’de Ölelim”.
Plato’nun idealar öğretisine göre hepimiz aslında bir mağaradayız ve gördüklerimiz gölgeden ibaret. Gerçekliğe ulaşmak için mağaradan çıkmamız gerekiyor. Velhasıl 3000 yıl sonra: Ne oldu senin kartezyen sistemlere Mehmet Bey, yine bizim eski usul fenomenolojiye geri mi döndük…