Mehmet Ali Birand ve Cüneyt Özdemir'in Moderatörlüğünde Süper Vali olarak anılan Recep Yazıcıoğlu'nun konuk olduğu 1999 yılındaki 32.Gün programı sizlerle. Saygıyla ve Rahmetle Anıyoruz
#RecepYazıcıoğlu@cuneytozdemir
Tamamı: https://t.co/cSAlUS4FV4
Mücadele artık farklı çatılar altında.
Yarın tekrar bir araya gelebilmenin koşullarını zedelemeden, Atatürkçü ve sosyal demokrat değerlerden ayrılmadan, mücadeleye devam...
PARTİMDEYİM
Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşananları doğru teşhis edelim.
Biraz uzun anlatacağım.
Olan biten, bölünmenin ötesine geçmiştir; dağılma emareleri görülmektedir.
Bunun adı, Özgür Özel’in söylediği gibi, “karpuz ile karpuz sapının ayrışması” değildir. Kaygım odur ki ortada kabuğu çatlayan bir nar vardır.
Dağılma emareleri dün değil, Özgür Özel genel başkanken başlamıştır.
4-5 Kasım Kurultayı’ndan önce yazdığım yazıda Özgür Özel’e bir soru sormuştum: “Partiyi bir arada tutabilecek misin?” Maalesef olmadı.
İlk işaretleri belediyelerimizde gördük. Başka bir muhalefet partisine geçmenin bile bir izahı vardır. Ama Cumhuriyet Halk Partili uyuyup, AKP’li uyanmak eşyanın tabiatına aykırıdır.
Siyasette kendisini güvende hissetmeyen kişilerin, partimizden uzaklaşıp, yıllardır zulmeden AKP’ye geçmesini sadece koltuk sevdasıyla veya hapis korkusuyla açıklayamazsınız.
Keçiören’e bakın. İl olsa büyükşehir olacaktı. Mesut Özarslan, genişleme politikası kapsamında partimize katıldı. AKP’ye gitti.
Diyelim ki o zaten CHP’li değildi…
Şehitkamil’e bakın. Büyükşehir nüfusuna sahip başka bir ilçemiz. Belediye başkanı; atadan, dededen CHP’li. AKP’ye gitti.
Keşan’ı dört dönem kazanan belediye başkanı AKP’ye gitti.
Aksu gitti. Serik gitti. Haymana gitti. Söke gitti. Seydişehir gitti. Altınova gitti. Hasankeyf gitti.
Yahu, Türkiye’nin öbür ucundan Göle gitti. AKP, Gölesiz yapamayacak mıydı da gitti?
79 yıl sonra aldığımız Afyon gitti. Burcu Köksal, partimizin Grup Başkanvekiliydi. AKP’ye gitti.
Büyükşehir belediyesi Aydın gitti. Özlem Çerçioğlu, 37. Kurultay’ın Divan Başkanıydı. AKP’ye gitti.
Diyelim ki bu isimler Özgür Özel’e muhalifti…
Beykoz ailenin içinden değil miydi? İmamoğlu, Özlem Vural Gürzel’in evladı gibi olduğunu söylemedi mi? O da AKP’ye gitti.
İstanbul’da başka ilçeler de konuşulmuyor mu?
Antalya büyükşehir… Muhittin Böcek bir anda mı “hain” oluverdi?
Medya sabah akşam “Bunları Özel mi, Kılıçdaroğlu mu getirdi?” diye tartıştı.
Mesele kimin getirdiği değil, anlayalım artık.
Ya İzmir’e ne demeli? Partimizin kalesinde, Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay partimizden istifa etti. Nereye gideceği belli değil.
Tabii gelenler de oldu. Milletvekili Nimet Özdemir geldi, sonra AKP’ye gitti.
Özgür Özel’in canla başla sahip çıktığı Adnan Beker… Bir gün otobüsün üstünde, öbür gün arazi. O da istifa etti. AKP’ye gitse şaşırmam.
İşte bu yüzden bunun adı dağılmadır. Tehlike, bölünmenin ötesindedir.
Bu dağılmayı sadece mutlak butlan kararına bağlamak gerçeği gizlemektir.
Partide fikren altı doldurulamayan bir “değişim” sonucunda merkezi otorite ve parti aidiyeti zayıflamış; bireysel pozisyonlar ön plana çıkmıştır.
Bu, trollerin aklıyla veya etkisiyle konuşulacak bir sorun değildir.
Sosyal medyanın esiri olmuş bir kesim şen şakrak sloganlar atarken bizim içimiz yanıyor.
Giden milletvekilleri de üzgün, kalan milletvekilleri de…
Ve bu ayrılık, çok önceden planlanmış bir senaryonun son perdesidir.
“26 Temmuz’a kadar kurultay yapılmazsa CHP seçime giremez” yalanıyla parti tabanını paniğe sevk edenler, nerede yazıldığı belli olmayan senaryolarına gerekçe ürettiler.
Çünkü ayrılığın fikir babaları, partiden kopuşu akıllarına çok önceden yerleştirmişlerdi.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Ayrılmayın” çağrısı da zayıf kaldı; inandırıcı bulunmadı. Kurultay’a dair vaatler ikna edici görülmedi. Süreci rahatlatacak güvenceler verme noktasında yetersiz kalındı.
Oysa siyasi bir yargı kararının Cumhuriyet Halk Partisi’nde açtığı yara aklıselimle onarılabilirdi.
Kardeşlerim;
Bu süreçte dilimize ve birbirimize mukayyet olalım.
Onca yıl omuz omuza mücadele ettiğimiz arkadaşlarımızın kalbini kırmayalım.
Dün yüz yüze bakıyorduk. Yarın yine selamlaşacağız.
Türkiye’nin geleceği için, iktidar hedeflerimiz için yine aynı ortamlarda konuşacağız.
Unutmayın; Cumhuriyet Halk Partisi bizden önce de vardı.
Bizden sonra da var olacaktır.
Bir yere gittiğimiz yok.
Biz partimize rastlantı sonucu gelmedik.
Biz Cumhuriyet Halk Partiliyiz.
Çevre Sokak’taki eski Genel Merkez binasını bilen bilir.
Bir katalitik sobasının etrafında kurulan bir siyasi oluşumun darbeci zihniyet tarafından kapatılıp 1992’de yeniden açılan serüvenin öyküsünü… #denizbaykal
Her tavsiyenin arkasında yeni yol arayışlarına girmeyeceksiniz. Sebat, istikrar temeldir. Satmayacaksın sebat istikrar göstereceksin. Bunu da uzun süredir beraber siyaset yaptığınız bir ağabeyinizin tavsiyeleri olarak alın bir kenara koyun, günü gelirse kullanırsınız #denizbaykal
Annemi uğurlarken, cenazede dikkatimi en çok çeken iki çelenk vardı.
Yan yana duruyorlardı. İkisinin üzerinde de aynı ifade yazıyordu: Genel Başkan.
O an düşündüm…
2010 yılında CHP’nin doğal siyasi akışı bozuldu. Aradan geçen yıllar bu kırılmayı onarmadı; tam tersine yeni kırılmalar ekledi.
Bugün aynı partide iki kişinin kendisini genel başkan olarak görmesi, bugünün değil, yıllardır biriken bir sürecin sonucudur. Asıl sorgulanması gereken, CHP’yi bu noktaya getiren 2010’da başlayan siyasal süreçtir.
Deniz Baykal’ın geride bıraktığı miras yalnızca bir genel başkanlık makamı değildi. Cumhuriyet’in temel değerlerini, hukuku ve devlet ciddiyetini önceleyen bir siyaset anlayışıydı.
Bir makam devralınabilir.
Ama bir anlayışı yaşatmak, çok daha ağır bir sorumluluktur.
Söz bittiğinde, geriye asıl soru kalıyor:
CHP, kendi doğal siyasi akışını ve temsil ettiği çizgiyi ne zaman yeniden bulacak?
CHP, 2010 yılında başlayan bu kırılmayı ne zaman onaracak?
Çünkü bugün yaşananlar yeni bir sorun değil; yıllardır ertelenen bir yüzleşmenin sonucudur.
Gerçek değişim, o kırılma onarılırsa başlayabilir.
Çünkü CHP ancak o zaman doğal siyasi akışını ve temsil ettiği çizgiyi yeniden bulabilecektir.
Peygamber Efendimiz, gösterişi “gizli şirk” olarak nitelendirmiştir.
İnsan bunun ne anlama geldiğini en çok da acının içinde anlıyor.
Dün annem Olcay Baykal’ı son yolculuğuna uğurladık.
Acı, insanın çevresini sessizce tanıtır.
Dün annemi uğurlarken bunu bir kez daha gördüm. Biz annemle birlikte yıllarca zorluk yaşarken yanımızda olmayan; ne hâlimizi soran, ne kapımızı çalan, hatta kimi zaman bizi inciten insanların, en önde yer alışını izledim.
İnsanın en zor günlerinde yanında olmayanların, en görünür anında en önde olması insana ister istemez düşündürüyor.
Vefa; kalabalıkların önünde görünmek değil, kimsenin görmediği zamanlarda yanında olabilmektir.
Annem bunu hayatı boyunca yaşayarak gösterdi. Gösterişten uzak durdu. Makamlara değil, insanlığa değer verdi. Sessiz ama onurlu bir hayat yaşadı.
Onu uğurlarken bir kez daha anladım ki; samimiyetin kameralara ihtiyacı yoktur. Gerçek vefa objektiflere değil, hatıralara yansır.
Rabbim anneme rahmet eylesin.
Mekânı cennet olsun.
Zarafetin, iyiliğin ve sessiz gücün simgesi... Çok sevdiğim Olcay Baykal’ı kaybettik. Acım çok büyük. Huzurla uyu güzel insan, her zaman kalbimizdesin. #olcaybaykal#denizbaykal
Selahattin Demirtaş’ın on yıldır hapiste tutulması, her şeyden önce bir insan olarak vicdanımı yaralamaktadır. Hangi partiden olursa olsun, hiçbir siyasetçinin siyasi kimliği nedeniyle cezaevinde tutulması doğru değildir.
Bu nedenle geçmişte dokunulmazlıkların kaldırılmasına hayır dedim ve bu duruşumu gizlemedim.
Bugün ülkemizde önemli bir süreç ilerliyor. Terörün sürmesini kimse savunmuyor.
Sürecin demokratikleşme adımlarıyla tahkim edilmesi toplumsal mutabakatı daha da sağlamlaştıracaktır. Bu bakımdan, Sayın Demirtaş’ın fiziki özgürlüğüne kavuşması ile siyaset yapma hakkının iade edilmesi birbirini tamamlaması gereken iki adımdır.
Atatürkçü ve sosyal demokrat değerleri benimsediğim 1980’li yıllarda siyaset sahnesinde ne Özgür Özel ne Ekrem İmamoğlu ne de Kemal Kılıçdaroğlu vardı.
Şimdi bazı arkadaşlarım bana “Kavgada tarafını seç” diyor.
Niye? Cumhuriyet Halk Partisi’nin bütünlüğü içinde mücadelemizi büyütmek diye bir seçenek yok mu?
Partimize daha bugün “dövüş kulübü” demekten keyif alan kişinin Erdoğan olduğunu görmüyor musunuz?
Benim tarafım Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Ben, Cumhuriyet Halk Partisi’nin mücadelesini gerileten bir kavganın tarafı olmam.
111 milletvekili arkadaşımın imzaladığı ortak bildiriye niçin imza vermediğime dair çok sayıda soru aldım. Sürecin şeffaflığı gereği bu açıklamayı yapmayı bir görev biliyorum.
Metne imza atan arkadaşlarımın da, imza atmayan arkadaşlarımın da kendilerine göre haklı ve saygıdeğer gerekçeleri vardır. Cumhuriyet Halk Partisi çatısı altındaki her bir irade değerlidir.
Kurultay konusundaki duruşum dün de bugün de aynıdır. Tutumumda hiçbir değişiklik yoktur: Kurultayımızın mümkün olan en kısa sürede toplanması şarttır, elzemdir.
Metnin anafikri, zannedildiği gibi, Kurultayın toplanması değildir. Kurultayın 25 Temmuz 2026 tarihinden önce toplanmasıdır. Benim, herhangi bir nedenle örneğin eylül ayında toplanacak Kurultaya da desteğim vardır. 25 Temmuz’dan önce Kurultay toplanmazsa seçimlere giremeyeceğimizi ileri sürmek, son derece sorunlu varsayımlara dayanmaktadır.
Sorumluluk sahibi bir siyaset; sorunları ciddiyetle ele alır ve kimseyi panikletmeden o sorunu çözer. Cumhuriyet Halk Partisi’nin seçimlere giremeyeceği senaryoları bu kadar kolay dillendirilememelidir. Bu sadece ve sadece rakiplerimizin ekmeğine yağ sürer.
Benim nazarımda Kurultay; sorunların konuşulduğu, çözüldüğü ve siyasi rotanın belirlendiği yerdir. Kurultaydan kaçınmak her koşulda yanlıştır.
Partimizin yargı eliyle dizayn edilmesine göz yummayan, Partililerimizi telaşa sürüklemeyen, Kurultayı birlik ve beraberlik amacıyla talep eden her türlü bildirinin altında ilk imzacı olacağım bilinmelidir.
Değerli yol arkadaşlarım;
Türkiye’nin gözleri Cumhuriyet Halk Partisi’nin üzerindedir. Böylesi kritik bir dönemde; bölünme, parçalanma veya en ufak bir zafiyet gösterme lüksümüz yoktur.
Coğrafyamızda haritaların ve dengelerin yeniden şekillendiği gerçeği net bir şekilde görülmelidir. Vatandaşımız çok şiddetli bir geçim sıkıntısıyla boğuşmakta, açlıkla imtihan edilmektedir. Tüm bu sorunların çözüm adresinin Cumhuriyet Halk Partisi olduğu gün gibi ortadadır.
AKP, kendi başarısızlıklarını unutturmak için partimizi tartıştırma çabasındadır. Her bir yol arkadaşımız bu gerçeğin farkında ve uyanık olmalıdır.
Bu doğrultuda, partimizin bütünlüğünü koruması yönünde dün yaptığım çağrının altını bir kez daha çiziyorum: Partimizi iç kavgalarla tüketmek ve bölmek isteyenlerin tuzaklarına asla düşülmemelidir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin istikametini yalnızca örgütünün öz ve hür iradesi belirler.
Zor bir dönemden geçtiğimiz aşikârdır; ancak Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihinde, imkânsız denilen zorlukları aştığımız onlarca örnek vardır. Bugün; ayrışma ya da suçlama günü değil; sükûnet, kucaklaşma ve kenetlenme günüdür. Partimiz, ortak aklı ve dayanışmayı büyüterek yoluna devam etmek zorundadır.
Benim nazarımda hiçbir şey; Cumhuriyet Halk Partisi’nin birliğinden, bütünlüğünden ve siyasi mücadelesinden daha kıymetli değildir. Mücadelemiz, doğrudan AKP iktidarına karşıdır. Bu mücadele gücünü; örgütünden, temiz siyaset anlayışından ve Türkiye’nin Cumhuriyet Halk Partisi’ne olan tarihi ihtiyacından alır.
Birlik ve beraberliğimizi pekiştirmek adına; umudun, mücadelenin ve kurtuluşun partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi üyelerinin bir demokrasi bayramı olarak gördüğü Kurultayımızın mümkün olan en kısa sürede toplanması elzemdir.
Siyasetin eskileri bu dünyadan göçünce; liyakat siyasetten çekilince, kaliteli insanlar o güzel atlarına binip gidince; yaşayanlar da kaliteli noktada, kaliteli siyasetlerini kendi iradeleriyle bırakınca… Siyaset kurumu artık yapılmaz hale geliyor vesselam…