Neden bu kadar zaman sonra tweet attım (hayır x i kabullenmiyorum) çünkü instagramdaki 80ler fotoğraflarından çok sıkıldım. Akım geçene kdar buralardayız.
Boğuluyordum, yüzmemi eleştirdiler diye bir cümle okudum, beni çok etkiledi.Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey, nasıl yüzmesi gerektiğini anlatan biri değil; yanında yüzüp onu kıyaya ulaştıracak biridir.
@witchorexia Acccccaaayip tadımın kaçık olduğu bir dönemde yazışmaları okuyarak şoklar içinde keyiflendim. Allah sabır versin çiçeğim. Okumayı ve anlamayı bilen insanlara denk gelebilmen dileğiyle..
📌 YENİ ALDIĞINIZ ÜRÜN KISA SÜREDE BOZULDUYSA DİKKAT!
Telefon, bilgisayar, beyaz eşya… Eğer ürün ilk 6 ay içinde arızalanmışsa, kanun çok net söylüyor:
⚖️ Bu ürün en başından beri AYIPLI kabul edilir.
🔹 “Servise gönder” denmesi sizi bağlamaz.
🔹 “Onarım zorunlu” iddiası hukuka aykırıdır.
🔹 Tüketici, doğrudan yenisiyle değişim talep edebilir.
📌 Satıcılar çoğu zaman işi servise yıkmaya çalışır.
Ama 6502 sayılı Kanun, tüketicinin menfaatini esas alır.
➡️ İlk 6 ayda çıkan arızalarda:
✔️ Değişim
✔️ Bedel iadesi
✔️ Cayma
✔️ Onarım
Seçim hakkı tüketicidedir.
Hak bilmek masraf değil, kazançtır. Hakkınızı kullandırmayanlara karşı hukuki yol her zaman açıktır.
Via: av. Alaattin tinni
adam kafasındaki projeyi nakış gibi işleyerek, mevcut rejimin ne olduğunu yaklaşık 30-40 milyon kişiye gösterdi. kendini feda etti ve gerisi size kalmış diyip çekip gitti
MİZAH SUÇ DEĞİLDİR
DENİZ GÖKTAŞ SERBEST BIRAKILSIN!
Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” isimli stand-up gösterisinin sosyal medyada yayımlanmasının ardından hakkında soruşturma başlatılması ve yurt dışından dönüşünde gözaltına alınması; Anayasa’nın düşünce, ifade ve sanat özgürlüklerini güvence altına alan 25, 26 ve 27. maddeleri ile kişi özgürlüğünü koruyan 19. Maddesinde belirtilen kişi güvenliği ve özgürlüğünün özünü zedelemektedir.
Demokratik toplumlarda mizah; toplumsal olayları sorgulayan, eleştiren ve kamusal tartışmayı besleyen temel bir ifade biçimidir. İfade özgürlüğü yalnızca kabul gören, rahatsızlık yaratmayan düşünceleri değil; sarsıcı, incitici, rahatsız edici ve iktidarı eleştiren ifadeleri de korur. Nefret söylemi ya da şiddete açık çağrı niteliği taşımayan mizahi anlatımların ceza soruşturmalarının konusu hâline getirilmesi, demokratik toplum düzeniyle bağdaşmaz.
Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca temel hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamalar, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun ve ölçülü olmak zorundadır. Hakkında açılan soruşturmayı bilerek ülkesine dönen Deniz Göktaş hakkında gözaltı tedbirine başvurulması; zorunluluk ve ölçülülük koşullarını karşılamamaktadır.
Dahası, Deniz Göktaş'a ters kelepçe uygulanması ve emniyet binası içinde ters kelepçeli halde çekilen görüntülerinin servis edilmesi, güç gösterisinden öte;* insan onurunu zedeleyen, kötü muamele ve işkence yasağı bakımından ayrıca değerlendirilmesi gereken ağır bir uygulamadır. Bu uygulama, gözaltı tedbirine ilişkin adli sürecin bir parçası değildir. Bu görüntüler, kamuoyuna verilen bir gözdağıdır. İnsan onurunu zedeleyen bu uygulama; masumiyet karinesini, kişi özgürlüğünü ve kötü muamele yasağını delmektedir. Hukuk devleti, teşhir ve itibarsızlaştırma üzerinden işletilemez.
Ayrıca, bu tür işlemler yalnızca kişi özgürlüğünü değil; sanatsal ve eleştirel ifade alanını da baskılayan, toplumda otosansürü yaygınlaştıran caydırıcı bir etki yaratmaktadır.
Mizah ve politik hiciv, toplumun ve yönetenlerin kendileriyle yüzleşmesini sağlayan bir dev aynasıdır. Demokratik yönetimler, kendilerine tutulan bu aynaya tahammül edebildikleri ölçüde demokratik kalabilirler.
İstanbul Barosu olarak, Deniz Göktaş’a yönelik bu müdahaleyi asla kabul etmiyoruz. Yetkili makamları sanatsal ifade özgürlüğünü ceza tehdidiyle baskı altına alan uygulamalardan vazgeçmeye, Deniz Göktaş’ın derhal serbest bırakılmasını ve hakkında yürütülen soruşturmanın takipsizlikle sonuçlandırılmasını sağlamaya çağırıyoruz.
Çok Yaşa Deniz
Sana çok kızıyorum Deniz. Sabaha karşı, gözü yaşlı bir şekilde yataktan kalkıp bu yazıyı yazdırdığın için sana çok kızıyorum. Hayata dair bütün planlarımı bozduğun içim sana çok kızıyorum. Beni bu duruma soktuğun için, rahatımı kaçırdığın için sana çok kızıyorum Deniz.
Babanı, belki hatırlar belki hatırlamaz, 1979’da o zamanlar bir gecekondu bölgesi olan Mamak’ta tanımıştım. Sana kızıyorum, ama o zamanlar tanıdığım Kemal için bu yazıyı yazmaya kendimi mecbur hissediyorum Deniz. Yıllarca ders verdiğim öğrencilerim için mecbur hissediyorum. Seninle aynı yaşlarda olan oğlum için mecbur hissediyorum ve beni bu duruma soktuğun için sana çok kızıyorum Deniz.
Ne yaptığını anlıyorum Deniz. Adına ne diyeceğimi bilemiyorum, ama gösteri diyelim, gösterinin adını neden “Ölü Deniz” koyduğunu anlıyorum. Gösterin ölüm maskını andıran bir -gene diyeceğimi bilemedim- heykelin açılışıyla başlamasının nedenini anlıyorum. Gösterinin başında kendini neden yuhalattığını anlıyorum. Neden kıyafetinden yola çıkarak bir “komedyeni” öldürtmenin ne kadar kolay olduğunu anlattığını anlıyorum: Can Dündar’ı kurşunlatıp kaçırtmış, Ahmet Hakan’ı dövdürüp yola getirmiş, Özgür Özel’i çocuklarını öldüren birine yumruklatmış gücün sana ne yapacağının farkındasın Deniz. Üstelik sen katledilirsen ne yapacağımızı da gösteriyorsun bize videonun sonunda, ölüm maskını bütün İstanbul'da dolaştırarak. İkiyüzlülüğümüzü böyle açık ettiğin için sana çok kızıyorum Deniz. Bütün bunları göze alabildiğin için, daha doğrusu bunları göze alamadığımdan, beni utandırdığın için sana çok kızıyorum Deniz.
Aynı zamanda sana hayranım Deniz. Her şeyi bu kadar planlayabildiğin için hayranım. Türkiye’nin umudu olarak sunulan bir Laz müteahhitle (Lazlar başımız gözümüz üstüne) böyle dalga geçtiğin için hayranım. Fatih Altaylı’ya giydirdiğin için hayranım. Dört kitaptan söz ederken, işi her yöne çekilebilir bir noktada bırakmayıp, belki 1200’lerde bir kitap daha yazmak isterdi dediğin için hayranım -üstelik Akit gazetesinin manşetinde fotoğrafı basılıp “İslam düşmanı kahpe” yazılmış biri olarak hayranım. Sana hayranım Deniz, dalgıç esprinle “bizim cephenin” ikiyüzlülüğünü gösterdiğin için hayranım ki, Başörtüsüne Özgürlük bildirisi imzaladığım için “aramızdaki hainler” diye lanse edilen biri olarak hayranım. Bir sabah operasyonuyla değil de 2 Temmuz’da, Sivas Katliamının yıldönümünde Türkiye gelerek gözaltına alınmayı tasarlayacak kadar düşünceli olduğun için hayranım. Ama bunlar sana kızmama engel değil Deniz. Beni bu duruma düşürdüğün için sana çok kızıyorum Deniz.
Eskiden de çok küfretmezdim ama cinsiyetçi, türcü derken artık küfredemiyorum Deniz. “Alçaklar” diyesim geliyor ama “size alçak diyemem, çünkü alçak da bir seviye gösterir” diyen Necip Fazıl’ın sözü geliyor aklıma. Ne kadar garip değil mi Deniz, bu sıfatı en çok hak eden birinin böyle bir söz söylemesi. Bir de en küfürbaz şairimizin adaşın için yazdığı şiir geliyor aklıma: “Acıyorsam sana anam avradım olsun/Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!”
Gün ağarmak üzere, bitireyim artık. Çocukluğumdan hatırladığım ilk slogan, “Ya ya ya, şa şa şa, İsmet Paşa İsmet Paşa, çok yaşa” geliyor aklıma Deniz. Sonraları, 1970’lerde çok komik gelmişti bu slogan, ama şimdi çok anlamlı geliyor, hatta senin için sokağa çıkıp bağırasım geliyor Deniz: Ya ya ya, şa şa şa Deniz Göktaş Deniz Göktaş çok yaşa.
Sen çok yaşa Deniz. Taylanlar, Ulaşlar, Denizler, Yusuflar, Hüseyinler, Mahirler, İbrahimler… Hepiniz çok yaşayın çocuklar.
Faruk Alpkaya
20 yıl boyunca bir İtalyan biyolog, hiç hasta olmayan insanları inceledi hepsinin ortak tek bir alışkanlığı vardı ve bu alışkanlık toplum içinde deli işi gibi görünüyordu."
Aynı örüntüyü her yaşta ve her gelir düzeyinde fark etti. Neredeyse hiç hastalanmayan insanlar. Tükenmişlik yok. Bitmeyen soğuk algınlıkları yok. Hepsinin paylaştığı tek bir alışılmadık alışkanlık vardı: Kendi kendilerine yüksek sesle konuşuyorlardı. Marketlerde. Araba kullanırken. Sessiz yürüyüşlerde. Dengesiz oldukları için değil kendilerini regüle ettikleri için. Bir biyolog daha sonra gönüllüleri kortizol seviyelerini ve bağışıklık tepkisini ölçmek için kablolara bağladı. İnsanlar iç düşüncelerini seslendirdiği anda, stres hormonları %35’e kadar düştü. Sessizlik ise tam tersini yaptı. Duygusal sessizlik değil ifade edilmemiş düşüncelerin yarattığı zihinsel baskı. Bu sürece “işitsel sindirim” adını verdi. Zihin, duyguları bedenin yiyecekleri sindirdiği gibi işlemek zorundadır. Konuştuğunda vagus siniri aktive olur. Kalp yavaşlar. Bağışıklık sistemi dengelenir. Başkalarına tuhaf görünebilir. Ama bu bir zayıflık değil. Biyolojik bakımdır. “Güçlü durmayı” en uzun süre sürdürenler özellikle sakin kalmaya şartlanmış yüksek performanslı kişiler en büyük bağışıklık baskılanmasını gösterdi. Beden, iletişimi kopyalar. İfade etmediğin şeyi, bir süre sonra savunmayı bırakır. Onun kuralı basitti: Bir insana söylemeyeceksen, havaya söyle. Gerilim yükseldiğinde, onu tek bir cümleyle adlandır.
Ne yazık ki çoğunuz benimle sınırlarım olmadığında ve insanları memnun etmeye çalıştığım dönemde tanıştınız. Kendimi yeniden tanıtayım, yeri geldiğinde köprüler yakarım bilginiz olsun.