اللهم أرزقني أجمل مما تمنيت ، وأكثر مما توقعت ، وافضل مما دعوت..
- Allah'ım dilediğimden daha güzelini, umduğumdan fazlasını ve dua ettiğimden daha hayırlısını nasip eyle..
Hatırlıyor musunuz?
Talaviv’i vurduğumuz anı CANLI YAYINDA göstermiştim.
Gözünüzün önünde oldu.
Sonra sustuk.
Bir gün geçti.
Bir hafta geçti.
Haftalar.,
Aylar geçti...
Millet unuttu zannetti.
BİZ UNUTMADIK.
Çünkü HİÇ’te bazı dosyalar kapanmaz kardeşlerim.
Sadece masadan kaldırılır.
VAKTİ BEKLENİR!
Talaviv yine yaptı yapacağını.
Bu defa Türkiye’nin askeri alanını vurdu.
İşte hata burada yapıldı!
Çünkü mesele artık uzaktan atılan bir füze, vurulan bir ada, verilen bir karşılık meselesi değil.
İngiltere farkında olmadan başka bir şeyin düğmesine bastı.
KENDİ İÇİNDE UYUYAN HİÇ’İN DÜĞMESİNE!
Bakın burayı özellikle yazıyorum.
Sonra “nereden çıktı bunlar?” demeyin.
Sonra ekranlarda gördüğünüzde şaşırmayın.
Sonra uzmanlar sabaha kadar “bu nasıl oldu?” diye birbirlerine sormasın.
Çünkü cevabını BUGÜN buraya bırakıyorum:
HİÇ HÜCRELERİ Israil’de UYANIYOR.
Hem de dışarıdan gelerek değil...
İÇERİDEN!
Aylarca sustular.
Beklediler.
Kımıldamadılar.
Dingiltere farkında olmadan başka bir yerde çok daha eski bir ateşi yaktı.
Şimdi saatin tik taklarını onlar düşünsün.
Ben size olacak olanı söyleyeyim:
Önce küçük küçük sesler duyacaksınız.
Talaviv sokaklarında.
Sonra görüntüler gelmeye başlayacak.
Ve bir sabah kalktığınızda herkes aynı soruyu soracak:
“BUNLAR NEREDEN ÇIKTI?”
Ben de dönüp bu yazıyı göstereceğim.
Diyeceğim ki:
ÇIKMADILAR KARDEŞLERİM...
ZATEN ORADAYDILAR.
Sadece uyuyorlardı.
*******
Gerisini yazmıyorum.
DUYACAKSINIZ.
Hem de...
YAKINDA.
Videoları izleyeceksiniz.
Mursi'nin yol arkadaşlarından Asım Abdulmacid:
"Bu Anadolu kurdunu selamlamaktan başka bir şey yapamazsınız."
▪ "Erdoğan, ABD'nin desteğiyle dört ülkenin Katar'ı işgal girişimine karşı koydu."
▪ "Libya'nın doğusunu Hafter ve Wagner güçlerinden korudu."
▪ "Azerbaycan topraklarını Ermeni Hristiyanlardan kurtardı."
▪ "Yıllar önce Suriye'de Rus ordusunu aşağıladı."
▪ "Beş milyon Suriyeliyi misafir etti. Bu, cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetmesine neden oluyordu."
"Tüm başarıları bir araya getirdiğinizde ve bunların Müslümanların bölgemizdeki çöküş döneminde gerçekleştiğini hatırladığınızda, eğer akıl ve adalet sahibi biriyseniz, bu Anadolu kurdunu selamlamaktan başka bir şey yapamazsınız."
1 KASIM 2023 — SAAT 07.00
O sabah Türkiye'de güneş henüz tam doğmamıştı.
Fakat gökyüzünde başka bir şey doğuyordu.
Altı ayrı noktadan KIZILELMA'lar havalanmıştı. Arkalarında KAAN'lar vardı. AKDENİZ'in üzerinde ise MARLIN SİDA'lar sessizce ilerliyordu. Daha geride Türkiye donanmasının büyük gövdeleri bekliyordu.
Hedef TALAVİV'di.
Haftalardır masada duran dosyanın son sayfası açılmış, kırmızı mühür kaldırılmıştı.
Fakat operasyonun başlamasından kısa süre sonra, KIZILELMA'lar henüz KARPAZ hattını tamamen geride bırakmadan bütün askerî haberleşme ağlarına aynı kod düştü.
GERİ DÖNÜN.
İki kelime.
Ne açıklama vardı ne gerekçe.
Harekât merkezindeki subaylardan biri emri tekrar okudu. Yanlışlık ihtimaline karşı ikinci doğrulamayı istedi.
Cevap daha sert geldi:
DEVLET İSTİHBARAT BAŞKANLIĞI — ACİL KOD. OPERASYON İPTAL. BÜTÜN UNSURLAR GERİ DÖNECEK.
Dakikalar önce TALAVİV'e yönelen gökyüzü, bu defa Türkiye'ye dönüyordu.
Peki ne olmuştu?
İşte hikâyenin asıl başladığı yer burasıydı.
Çünkü Türkiye o sabah yalnızca TALAVİV'i görüyordu.
Devlet ise haritanın tamamını.
İstihbarat merkezinin yerin metrelerce altındaki salonunda dev ekran açıldığında TALAVİV ekrandaki en küçük meselelerden biri hâline gelmişti.
KIZIL DENİZ...
BASRA geçişleri...
AK DENİZ...
Güneydeki askerî üsler...
Batılı filolar...
Kuzey ittifakının unsurları...
Ve doğuda sessiz duran PERS DEVLETİ.
Hepsi ayrı ayrı işaretlenmişti.
Başkan dosyayı masaya bıraktı.
“Bize TALAVİV'i gösterdiler,” dedi.
Kimse konuşmadı.
Başkan parmağını haritanın üzerinde gezdirdi.
“Biz TALAVİV'e bakarken onlar Türkiye'ye bakıyormuş.”
Odanın havası değişti.
İstihbaratın ulaştığı değerlendirmeye göre Türkiye'nin Telaviv'e karşı büyük bir askerî harekâta girişmesi yalnızca iki devlet arasında kalmayacaktı. İlk saatlerin ardından meydana gelecek diplomatik boşluk, bölgedeki güçlerin aynı anda pozisyon almasına yol açacaktı.
Daha kötüsü vardı.
Türkiye'nin yıllardır karşı karşıya olduğunu düşündüğü bazı devletlerle, dost veya tarafsız kabul ettiği bazı devletlerin çıkarları ilk kez aynı noktada kesişmişti.
Türkiye savaşı başlatacaktı.
Ama savaşın nerede biteceğine Türkiye karar veremeyecekti.
İşte operasyon bunun için durduruldu.
Fakat hikâye burada bitmedi.
Tam tersine...
Silahların sustuğu yerde diplomasi başladı.
Aradan aylar geçti.
Türkiye kamuoyu 1 Kasım sabahı yaşananlardan hiçbir şey öğrenmedi.
KIZILELMA'ların uçuşları eğitim faaliyeti olarak kayıtlara geçti. Donanmanın hareketliliği rutin tatbikat dosyalarının arasına gömüldü. O sabah verilen emir birkaç kişinin bildiği devlet sırrı olarak kaldı.
Sonra takvimler 14 Şubat 2024'ü gösterdi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan , sürpriz sayılabilecek bir kararla Mısıra'a gitti.
Onu havaalanında yıllardır ilişkilerin gergin olduğu Mısır Başkanı SİSİ karşıladı.
Gazeteler başka şeyler yazdı.
“Normalleşme.”
“Yeni dönem.”
“Ekonomik iş birliği.”
“Bölgesel barış.”
Kameraların önünde tokalaştılar.
Gülümsediler.
Heyetler masaya oturdu.
Ticaret konuşuldu.
Enerji konuşuldu.
AK DENİZ konuşuldu.
Gazze konuşuldu.
Fakat devletler bazen kameraların önünde konuştukları şey için değil, kameralar kapandıktan sonra konuşacakları şey için birbirlerini ziyaret ederler.
Asıl toplantı akşam başladı.
Masada yalnızca dört kişi vardı.
TURGAY KARAHAN.
SELİM NASR.
Türkiye Devlet İstihbarat Başkanı.
Ve Mısır'ın askerî istihbarat şefi.
Önlerinde anlaşma metni yoktu.
Harita vardı.
Selim Nasr sessizce sordu:
“1 Kasım'da neden döndünüz?”
Karahan birkaç saniye cevap vermedi.
Demek biliyorlardı.
Asıl önemli olan buydu.
Dosyasını açtı.
Önce Ak Deniz'i gösterdi.
Sonra KIZIL DENİZ'i.
Ardından Basra hattını.
En sonunda TALAVİV'in üzerine kalemi bıraktı.
“Çünkü mesele TALAVİV değildi.”
Nasr gözlerini kaldırdı.
“Peki neydi?”
Karahan'ın cevabı kısa oldu:
“Türkiye'yi savaşa sokmak.”
Odada sessizlik oluştu.
İşte o gece iki ülke arasındaki ilişki değişti.
Dost olmadılar.
Müttefik de olmadılar.
Bundan daha eski bir devlet geleneğine döndüler:
Çıkarları kesişen iki eski devlet oldular.
İlk mutabakat AK DENİZ üzerineydi.
İkinci mutabakat GAZZE üzerineydi.
Üçüncüsü ise hiçbir resmî metne yazılmadı...
Bölgenin hiçbir devleti, başka bir devletin hazırladığı savaşın piyonu olmayacaktı.
Bir saldırı gerçekleşmeden önce istihbarat paylaşılacak, olağan dışı askerî hareketlilik karşılıklı bildirilecek ve bölge dışından gelen büyük kuvvet hareketleri birlikte değerlendirilecekti.
Fakat dördüncü konu çok daha büyüktü.
İBRAHİM ANLAŞMASI.
Yıllardır TALAVİV ile Arap başkentlerini aynı masaya oturtmaya çalışan büyük proje...
KÖRFEZ KRALLIĞI'nın TALAVİV'le anlaşması hâlinde bölgenin siyasi haritası değişecekti.
Sonra ŞAFAK OPERASYONU yaşanmıştı.
Her şey durmuştu.
En azından görünürde.
Türkiye istihbaratının önündeki soru artık şuydu:
ŞAFAK OPERASYONU gerçekten İbrahim Masası'nı mı devirmişti?
Yoksa masanın şeklini mi değiştirmişti?
Karahan haritanın başında uzun süre durdu.
Sonra yalnızca şunu söyledi:
“Biz aylardır savaşı inceliyoruz. Belki yanlış yere bakıyoruz.”
Nasr kaşlarını kaldırdı.
“Nereye bakmamız gerekiyor?”
Karahan, KÖRFEZ KRALLIĞI'nı işaretledi.
“Masaya.”
Ertesi sabah iki lider birlikte İMAM ŞAFİ TÜRBESİ'ne gittiler.
Basın bunu sembolik bir ziyaret olarak gördü.
Fotoğraflar çekildi.
İki lider yan yana yürüdü.
Dışarıdan bakıldığında yıllar süren gerginliğin ardından verilen bir dostluk fotoğrafından ibaretti.
Fakat bir gece önce konuşulanları bilen dört kişi için o yürüyüşün anlamı başkaydı.
Çünkü devletler bazen anlaşmaları masalarda imzalar.
Bazen de hiçbir şey imzalamadan anlaşırlar.
TÜRKİYE o gece bir karar vermişti:
Bölgedeki yangının içine koşmayacaktı.
Yangının etrafında kimlerin odun taşıdığına bakacaktı.
Mısır başka bir karar vermişti:
AK DENİZ'in geleceğinin yalnızca Batılı başkentlerde çizilmesine izin vermeyecekti.
Ve ikisi de aynı şeyi fark etmişti.
TALAVİV...
ŞAFAK OPERASYONU...
İBRAHİM MASASI...
KÖRFEZ KRALLIĞI...
AK DENİZ...
KIZIL DENİZ...
Bunlar ayrı dosyalar değildi.
Aynı masanın farklı kâğıtlarıydı.
Fakat henüz masada açılmamış bir dosya daha vardı.
Üzerinde ülke adı yoktu.
Lider adı yoktu.
Yalnızca Türkiye istihbaratının kırmızı mührü ve üç kelime bulunuyordu:
“İKİNCİ SAFHA BAŞLADI.”
(DEVAM EDECEK)
Tayyip Erdoğan'ın sağlık durumuyla ilgili çok fazla soru geliyor.
Durumu iyi.
Şu anda Antalya civarında, tatil evinde bulunuyor.
Yaşına bağlı bazı sağlık kontrolleri ve rahatsızlıkları elbette var. Ancak kamuoyuna yansıyan birçok iddianın aksine, genel durumu iyi.
Sizi defalarca uyardım.
Sosyal medya; doğrulamadan paylaşım yapan, kopyala-yapıştır hesaplarla dolu.
Ne yazık ki bazı hesapların tek amacı, ne olursa olsun etkileşim almak ve gündem oluşturmak.
Bu nedenle gördüğünüz her iddiaya hemen inanmayın. Bilgi ile söylentiyi birbirinden ayırmayı unutmayın.
Neredesin ey Muhammed (s.a.v.)...
Neredesin ey Ali...
Ümmetin kanı oluk oluk akıyor.
Nuseyrat Kampı'nda da sivillerin kanı toprağa karıştı.
Geriye sadece kan izleri kaldı.
Allah'ım
Allah'ım
Allah'ım
Hayat bazen en büyük dersleri üniversitelerde vermez.
Kürsülerde de vermez.
Bazen bütün bildiklerinizi, enkazın başında bekleyen bir çocuk değiştirir.
Gazze'ye ilk gittiğim gün...
Yıkılmış evler...
Toza bulanmış sokaklar...
Sessizlik...
Ve bütün bu sessizliğin ortasında ellerini açmış küçük bir çocuk...
Dua ediyordu.
Ne dediğini merak ettim.
Yanına yaklaştım.
Kendisi için dua ediyordu.
Sonra annesi için...
Babası için...
Ve ardından öyle bir cümle geldi ki, uzun süre ona bakakaldım.
"Allah'ım bütün müminleri bağışla..."
İçimden şu geçti:
"Neden?"
Evi yıkılmıştı.
Oyuncakları yoktu.
Belki annesini ya da babasını kaybetmişti.
Belki açtı.
Belki korkuyordu.
Belki de o gece uyuyacak bir çatısı bile yoktu.
Ama duası kendisinde bitmiyordu.
Sonra aklıma yıllardır okuduğumuz bir ayet geldi.
"Rabbenağfir lî ve li-vâlideyye ve lil-mü'minîne yevme yekûmul hisâb."
O an fark ettim...
Kur'an bize sadece nasıl dua edeceğimizi öğretmiyormuş.
Kalbimizin ne kadar geniş olması gerektiğini de öğretiyormuş.
Çünkü insan en zor gününde gerçek karakterini gösterir.
Rahatı yerindeyken herkes başkalarını düşünebilir.
Asıl mesele, kendi acının ortasında başkası için de dua edebilmektir.
Gazze'deki o çocuk bunu yapıyordu.
Kendi yarasını anlatmadan önce, başkalarının affını diliyordu.
Ben ise yıllardır bu duayı okuyordum.
Ama belki de hiç anlamıyordum.
Meğer mesele sadece bağışlanmak değilmiş.
Mesele, affedilmeyi isterken kimi yanında görmek istediğinmiş.
Önce kendin...
Sonra seni büyüten anne ve baban...
Sonra hiç tanımadığın insanlar...
Aynı duanın içinde...
Ne büyük bir medeniyet terbiyesi...
Bugün dünya bize sürekli "önce sen" diyor.
Kur'an ise "kendini unutma ama başkalarını da unutma" diyor.
Aradaki fark belki de bütün bir insanlık kadar büyük.
O gün anladım.
Bana bu dersi ne bir kitap öğretti...
Ne bir konferans...
Ne de uzun bir vaaz...
Bunu bana, ellerini gökyüzüne açmış Gazze'li bir çocuk öğretti.
Belki de bazı insanlar konuşarak öğretmez.
Yaşayarak öğretir.
Rabbena Âtinâ Duası
Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kınâ azâben-nâr.
"Rabbimiz! Bize dünyada iyilik, güzellik ve hayır ver; ahirette de iyilik, güzellik ve hayır ver. Bizi cehennem azabından koru."
Rabbenağfir Lî Duası
Rabbenâğfir lî ve li-vâlideyye ve lil-mü'minîne yevme yekûmul hisâb.
"Rabbimiz! Beni, anne ve babamı ve bütün müminleri, hesabın görüleceği günde bağışla."
Belediye Başkanımızın da paylaştığı üzere;
‘Rasim Başkanın yüzü biraz tatsız çıkmış buradan yanlış çıkarımlara fırsat vermeyelim’ diyerek kaldırılan resmin dün geceden itibaren nerelere geldiğini şaşırarak izliyoruz.
Şehirde birlik beraberlik içerisinde yepyeni bir sayfa açıldı. Bizler, sıradan bir fotoğraftaki yüz ifadesinden dahi çıkması muhtemel fitneyi düşünürken iki fotoğraf arasında ki farkın bu kadar net olduğu, ilgili fotoğrafın yapay zeka araçlarıyla bambaşka bir fotoğrafa çevrilerek ortaya büyük bir iftira çıkmasını asla kabul edemiyoruz.
İlgili paylaşımlarda bulunanlarla ilgili gerekli hukuksal işlemlerin başlatılacağını beyan etmekle beraber şehirde oluşan birlik ve beraberlik ruhundan rahatsız olanlara karşı en büyük duruşumuzun birlik ve beraberliğimiz olacağını, bizim işimizin yapaylık değil samimiyet ve duruş olduğunu tekrar tekrar ifade ediyorum.
Hakikat, eninde sonunda bütün yapaylıkların, art niyetlerin, kötü niyetlerin önüne geçer.
@RasimAri50 Gerçekleri gölgeleyemeyenler, asılsız algılarla gündem oluşturmaya çalışıyor. Bu kirli söylemlere verilecek en güçlü cevap; inancımız, duruşumuz ve birlik ruhumuzdur.
Yapay zekâ ile üretilmiş bir görsel üzerinden yapay bir gündem oluşturma çabası, aslında söylenecek sözü kalmayanların başvurduğu en kolay yöntemdir.
Algı üretmek uğruna teknolojiyi art niyetli bir şekilde kullanmayı tercih edenlere elbette söyleyecek çok sözümüz var. Ancak biz, seviyemizi bu tartışmaların seviyesine indirmeyeceğiz.
Çünkü biliyoruz ki; hakikat, eninde sonunda bütün yapaylıkların önüne geçer.
Gerçek fotoğrafı da kamuoyunun takdirine sunuyoruz.
HAREMDE KAPILAR AÇILDI.
Herkes gücün kimde olduğunu tartışıyor.
Kimse gücün ne olduğunu tartışmıyor.
Çünkü eski çağın gücü para değildi.
Asker de değildi.
Nüfuzdu.
Telefon açabilmekti.
Bir yere ulaşabilmekti.
Bir kapıyı açtırabilmekti.
Türkiye'de yüz yıldır görünmeyen bir aristokrasi vardı.
Soyadı aristokrasisi.
Makam aristokrasisi.
Çevre aristokrasisi.
İnsanlar seçimlerle hükümetlerin değiştiğini sandı.
Ama birçok masada aynı soyadları kaldı.
Aynı aileler.
Aynı çevreler.
Aynı ilişkiler.
Şimdi ilk kez başka bir şey oluyor.
Sistem sadakati, geçmişten daha değerli hale geliyor.
Soyadından daha değerli.
Çevrenden daha değerli.
Hatta servetinden daha değerli.
Bu yüzden önümüzdeki yılların en büyük çatışması iktidarla muhalefet arasında olmayacak.
Eski seçkinlerle yeni seçkinler arasında olacak.
Kameralar bunu göstermeyecek.
Manşetler bunu yazmayacak.
Ama büyük kavga burada yaşanacak.
Çünkü tarihte her dönemin sonunda aynı soru sorulur:
Ülkeyi kim yönetecek?
Bu kez farklı bir soru geliyor:
Ülkeye kimlerin yöneteceğine kim karar verecek?
Kapı tam burada açıldı.
Çoğu insan daha eşiğe bile gelmedi.
29.04.2026 tarihli ve 2026/123 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile atandığım Emniyet Genel Müdürlüğü görevine bugün itibarıyla başlamış bulunuyorum.
Bizlere bu görevi tevdi eden Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a ve İçişleri Bakanımız Sayın Mustafa Çiftçi’ye güven ve takdirlerinden ötürü saygı ve şükranlarımı arz ediyorum.
Aziz şehitlerimizin ve kahraman gazilerimizin fedakârlıkları ile milletimizin duasıyla güç bulan; köklü mazisi, sarsılmaz vazife şuuru ve millete hizmet anlayışıyla devletimizin kudretini ve milletimizin güvenini temsil eden Türk Polis Teşkilatımızın kıymetli mensuplarıyla birlikte görev yapacak olmaktan büyük bir onur duyuyorum.
Devraldığımız hizmet bayrağını; aziz milletimizin huzuru ve güvenliği için ülkemizin dört bir yanında fedakârca görev yapan her rütbe ve kademedeki değerli mesai arkadaşlarımızla birlikte, güçlü bir irade ve heyecanla daha ileriye taşımak için Sayın Bakanımızın riyasetinde azim ve kararlılıkla çalışacağız.
Bu sorumluluk bilinciyle; adalete ve hukuka bağlılığı esas alan bir güvenlik anlayışıyla, ülke genelinde huzur ve güvenlik ortamını daha güçlü, daha görünür ve daha kalıcı hâle getirmek temel önceliğimiz olacaktır.
Terör örgütleri, organize suç örgütleri, siber suçlar, uyuşturucu, kaçakçılık ve vatandaşlarımızın huzurunu hedef alan her türlü tehdide karşı hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde etkin, kesintisiz ve tavizsiz bir mücadele yürüteceğiz.
Güvenlik birimlerimiz arasındaki güçlü iş birliği ve koordinasyonla; teknolojik kapasitemizi, saha tecrübemizi ve analiz kabiliyetimizi daha ileri seviyeye taşıyacak; şehirlerimizin huzurunu, vatandaşlarımızın güvenini ve kamu düzenini hedef alan şehir eşkıyalarına, sokak çetelerine, zehir tacirlerine, organize suç örgütlerine ve terör örgütlerine karşı kararlı ve etkin mücadelemizi sürdüreceğiz.
Teşkilatımızın asıl gücü; ülkemizin dört bir yanında büyük bir gayret ve fedakârlıkla görev yapan, gerektiğinde canını ortaya koyan kıymetli mensuplarımızdır. Bu bilinçle; her rütbe ve kademedeki mesai arkadaşlarımızın beklentilerini yakından takip edecek; personelimizin sorunlarını kendi sorunumuz, dertlerini kendi derdimiz bilerek çözüm odaklı, hakkaniyetli ve güçlü bir yönetim anlayışıyla hareket edeceğiz.
Görevi devraldığım Vali Sayın Mahmut Demirtaş’a ve bugüne kadar görev yapmış Saygıdeğer Genel Müdürlerimize; aziz milletimize ve devletimize sundukları hizmetler için teşekkür ediyorum.
Bu vesileyle şehadet mertebesine erişen aziz şehitlerimizi rahmetle anıyor, kahraman gazilerimize şükranlarımı sunuyorum.
Görevimizin hayırlara vesile olmasını temenni ediyor, Rabbimden yâr ve yardımcımız olmasını niyaz ediyorum.
Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve İçişleri Bakanımız Sayın Mustafa Çiftçi’nin tensipleriyle Emniyet Genel Müdürü olarak atanmış bulunuyorum.
Güven ve takdirlerinden dolayı Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Sayın Bakanımıza şükranlarımı arz ediyorum.
Aziz şehitlerimizin ve kahraman gazilerimizin fedakârlıklarıyla, mazisi şan ve şerefle dolu Türk Polis Teşkilatımızın, ülkemizin dört bir yanında gecesini gündüzüne katarak görev yapan kıymetli mensuplarıyla birlikte, milletimizin huzur ve güvenliği için vazifemizi aynı inanç ve kararlılıkla sürdüreceğiz.
Rabbim, yâr ve yardımcımız olsun.