AKP’nin Türkiye’de yarattığı dini siyasal kültür Evanjelikleşmiş bir muhafazakarlıktır. İçeriği Müslümanlık olabilir ama asıl formu Evanjelikliktir.
Aile saplantısından kültür savaşına, doymak bilmeyen piyasacı dindarlıktan mağdur ahlaki çoğunluğa, şov dünyasına dönüşmüş medya ve cemaat/tarikat ağlarından gösteriş manyaklığına dönüşen o çiğ kitsch muhafazakar estetiğe kadar bu dünya kadim İslam’dan çok modern Amerikan dini sağının İslamileştirilmiş tercümesidir.
Bu da AKP’yle başlamadı. Kökü Soğuk Savaş’a, özellikle 1980 sonrasına gider. Sol ezilirken, Türk-İslam sentezi devlet eliyle pompalanırken ve ülke neoliberalizme boca edilirken dini sağ da Amerikan hegemonyasının bütün dünyaya yaydığı Evanjelik siyaset biçimini emdi. Türkiye zaten Amerikan nüfuzunun göbeğinde bir ülke, muhafazakar din siyasetinin bundan mucizevi biçimde etkilenmediğini düşünmek asıl gariplik olur.
Bazı yerlerde aktarım düpedüz belgeli. 1985’te ANAP zamanı Vehbi Dinçerler’in bakanlık döneminde Milli Eğitim Bakanlığı, Amerikan Evanjelik yaratılışçılığının başlıca isimlerinden Henry Morris’in Scientific Creationism kitabını falan Türkçeye çevirtti. Amerikan köktendincilerinin İncil’i savunmak için ürettiği creation science Türkiye’de eğitim politikasının içine sokuldu. İncil çıktı, Kur’an girdi, birkaç yıl sonra Amerikan kültür savaşından ithal edilmiş şey İslam’ın evrime cevabı diye kadimleşti. Bugünkü toplumsal cinsiyet ideolojisi, doğal aile, çocukları sapkınlıktan koruma histerisi de aynı tercüme makinesinin başka ürünü.
Aynı yıllarda dinin örgütlenme biçimi de değişti. Eski sohbet halkalarının çevresine okul, yurt, şirket, yayınevi, televizyon, yardım ağı, profesyonel yönetim ve para trafiği örüldü. Cemaatler ve tarikatlar modern bir dini holding gibi çalışmayı öğrendi. Neoliberalizm alanı açtı, Amerikan dini sağının kilise etrafında kurduğu o okul-medya-şirket-charity-lobi makinesinin Müslüman versiyonu da Türkiye’de serpildi. İçerik İslami kaldı, makine Evanjelikleşti. Aynısı başka Müslüman ülkelerde de oldu tabii.
Bu dalganın ne yarattığını en çıplak haliyle Brezilya’da görmek mümkün. Birkaç on yılda Amerikan etkili Evanjelik ve özellikle neo-Pentekostal dünya kiliseden taşıp televizyona, paraya, şirketlere, aile ve cinsellik savaşlarına, parlamentoya ve en sonunda Bolsonaro’nun otoriter sağına bağlandı. Papaz vaiz olduğu kadar medya patronu, siyasi aracı, iş insanı ve oy devşiren bir güç odağına dönüştü. Din, para, şov, kültür savaşı ve reaksiyoner siyaset aynı makinenin parçaları oldu. Türkiye’de yaşanan dönüşümün farkı bu makinenin başka bir dinin içine yerleşmesi.
AKP Türkiye’si de bu formu bu coğrafyaya uygun biçimde mükemmelleştirdi. Dini piyasaya, şirkete, medyaya, kültür savaşına ve otoriter siyasete bütünüyle eklemledi. Zenginliği, lüksü, şatafatı, iş çevrelerini ve nüfuzu dindarlığın merkezine yerleştirdi. Sömürüyü hayırseverlikle cilaladı. Cemaatleri şirket ve nüfuz ağlarına çevirdi, vaizi şovmene ve kişisel gelişim gurusuna dönüştürdü.
Şeyhin irşadı televanjelistin kişisel gelişim şovuna, müridin vecdi sahne ışıkları altında ağlayıp titreyen kitlenin transına dönüştü. Arkada da bağış, şirket, ihale, nüfuz ve servet makinesi çalıştı. Muazzam iktidar ve servet birikimini bitmeyen mağduriyet edebiyatıyla beraber yürüttü. Bütün bu geç kapitalist, Amerikanlaşmış dini siyaset paketinin üzerine de fıtrat, ecdat, medeniyet yazıp bin yıllık gelenek diye sattı.
En trajikomik tarafı, kendilerini Amerikanlaşmaya karşı son kale falan sanıyorlar. Halbuki Türkiye’nin en Amerikanlaşmış siyasi-kültürel ürünlerinden biri bizzat kendileri.
@idgoktas geçmiş olsun ve aşkolsun sana!! keşke arkadaşım olsan. Kadıköydeyim; dolap sökülücek de koşarım,badana işi var de gelirim,gösteriye geç kaldım de motorumla yetiştiririm .Cansın. sevgiler.
Listedeki her fakülte 4 yıllık. Aynı anda birden çok üniversitede de öğrenci olmak imkansız. BTK'dan sorumlu bakan yardımcısı, 6 fakülteyi 24 yılda bitirmiş olmalı. Üzerine, minimum süresi 3 yıl olan doktoralar tamamlamış. Yani tüm bu okulları 30 yılda bitirmiş olması gerekiyor. Kendisi 77 doğumlu ve 18 yaşından bu yana çalışıyor. #DirenMatematik
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar,
Yarın, 28 Eylül Pazartesi, Çağlayan Adliyesi’nde saat 10:00’da duruşmam var.
88 gün sonra ilk kez kelepçeleneceğim ve araba kornası duyacağım. Kelepçeyi özlemediğim kesin, bakalım araba kornasını özlemiş miyim?
İyiyim. Güneş olmadan da yaşanıyormuş, güneş abartılmış bir balonmuş.
Biraz da cezaevinden havadisler: Sınıf atlama heyecanı var Karatepe’de mahallemize 2 özel jeti olan komşu taşındı. Herkes bir gecede radikal seviyede artan refah seviyesine uygun davranmaya çalışıyor. Ben de buna uygun olarak bu tweette “zengin derdi” sayılacak bir konu seçtim: Cezaevi ve müzik.
“Müziksiz yaşayamam” tipi bir insan hiç olmadım, hatta epey de yaşarım ama “müziksiz 88 gün yaşayamam” tipi bir insanmışım meğer. Rüyalarımdan birinde; tahliye olduğumu fark edince hemen Peyk açıyordum ama Peyk olmayan bir şey çalıyordu. Radyo ve Dream Türk var ama hep Peyk olmayan bir şey çalıyor.
Şimdi övmeye çekiniyorum; TRT 2’yi övdüm, son 1 aydır yok. Radyo 3 sağolsun, Gojira çaldı 1 saat. Böyle mucizevi anlar dışında pek seçenek yok. Bu yüzden bu yaşa kadar ergen inadıyla taşıdığım Türkçe pop alerjimi aşmam gerekti. Bu hafta savunmama hazırlanırken 24 saat boyunca Dream Türk açıktı. Sadece yan komşum Haluk Levent, Mamak Türküsü ya da Haziran’da Ölmek Zor çaldığında TV’yi kapatıp avluya çıkıyorum. Kuyu tipinin tek iyi yanı akustiği olabilir.
24 saat Dream Türk izlerseniz 4 kere Ezhel’i görebiliyorsunuz, özledik. Onun dışında Türkçe pop. Girl Band, Boy Band ve Karışık Band salgını var, herkes dikkatli olsun. Kalabalık ortamlara girmeyin, aniden bir koreografinin parçası olabilirsiniz.
Favorilerim:
Eypio & Sibel Can – Kıyamam
Mabel Matiz – Umrumdışı
Hücremde Mabel Matiz’in “Ben büyüttüm boy boy” dansını yaparken infaz koruma memuruna yakalandım. Bir kere de derbi günü MasterChef izlerken yakalanmıştım, iki etti.
Savunma öncesi gündemden uzaklaşmak için seçtiğim bu yumuşak konuyu burada yazdığım bir rap ile bitireyim. Sabah 9’da ekmek dağıtımı oluyor. Haftada birkaç gün de ekmekle birlikte poğaça veriliyor ve kruvasan neşesi yaşanıyor. O günler önce koridorda servis tezgâhının tekerleğinden çıkan sesler yankılanıyor. Sonra dağıtımı yapan memur bozacı gibi bir nağmeyle bağırıyor: “Ekmek ve poğaçaaaa”
(Fuat Ergin tarzı bir flow’la)
Ekmek ve poğaça Vaktimiz bolca Cicibebe olmasa Halimiz n’olcak Menü ful carbo Ne peynir ne yarım kadeh Doluca Haluk, Cem, Özkan, ben D Blok dört yapraklı yonca
Görüşmek üzere.
"J'aurais pu dire "vieillir, c'est désolant, c'est insupportable, c'est douloureux, c'est horrible, c'est déprimant, c'est mortel", mais j'ai préféré "chiant" parce que c'est un adjectif vigoureux qui ne fait pas triste. Vieillir, c'est chiant parce qu'on ne sait pas quand çà a commencé et l'on sait encore moins quand çà finira. Non, ce n'est pas vrai qu'on vieillit dès notre naissance. On a été longtemps si frais, si jeune, si appétissant. On était bien dans sa peau. On se sentait conquérant, invulnérable. La vie devant soi, même à cinquante ans, c'était encore très bien.... même à soixante.
Si, si je vous assure, j'étais encore plein de muscles, de projets, de désirs, de flamme. Je le suis toujours, mais voilà, entretemps, j'ai vu le regard des jeunes... des hommes et des femmes dans la force de l'âge qui ne me considéraient plus comme un des leurs, même apparenté, même à la marge. J'ai lu dans leurs yeux qu'ils n'auraient plus jamais d'indulgence à mon égard, qu'ils seraient polis, déférents, louangeurs, mais impitoyables. Sans m'en rendre compte, j'étais entré dans l'apartheid de l'âge".
Bernard Pivot, Les mots de ma vie (2011)
"SPK’nın işi nedir?" yazın Google ‘a.
“Türkiye'deki sermaye piyasalarının güvenli, şeffaf ve dürüst bir şekilde çalışmasını sağlayan idari ve mali özerkliğe sahip düzenleyici ve denetleyici bir kamu kurumudur.”
Piyasa Değeri Defter değerinin onlarca katı, yüzlerce katına yaklaşan şirketlerin hisseleri ile al gülüm ver gülüm çalışan bu fon yönetimi şirketlerini, oluşan yaklaşık 900 milyarlık balonu nasıl görmediniz?
Asıl sorumlu, bu şirketlerin bu fonlarının, 900 milyar değere yıllarca süren manipülasyonlarla ulaşmasıdır. Ve allanmasına pullanmasına izin vererek, 517 bin yatırımcının bu fonları alması, kurulan bu dolandırıcılığı görmesi gerekenlerin görememesinde saklıdır.
İzin verenler kimler?
Kör gibi davrananlar kimler?
Manipülasyon var dediklerinde zamanında gerekli tedbirleri almayanlar, duymayanlar kimler? Açıklayın! Yoksa biz Tek tek açıklayacağız.
Fon yönetim şirketlerinde, üç beş kişinin cezalandırması ile bu konunun kapatılmasına izin vermeyeceğiz.
Asıl sorumlu kimdir? Bu yolsuzluğun yapılmasına izin verenlerdir.
Siz izin vermeseydiniz, ülkeyi doğru yönetseydiniz, doğru kişileri bu görevlere getirseydiniz ve görev tanımlarınızı doğru yapsaydınız bu olur muydu? Olmazdı, Olamazdı.
Yaklaşık 20 milyar doları bulan finansal piyasalardaki bu balonu görmemek, size soruyorum nasıl açıklanır?
Bu fonlarda işlem yapan; ilgili kamu kurum yöneticileri, çalışanları ve siyasileri miktarları ve zamanları ile açıklayın.
Bugünkü ekonomik krizde, kazandıran fonlar güzellemeleri ile cazip hale getirilen bu balon fonları umut gören işçi, emekli, esnaf, memur, gençler gibi umudu ve birikimi çalınan küçük yatırımcı mağdur edilemez, bu zarar kamuya mal edilemez. Gerekli tedbirler alınmalı, bu balonu oluşturanlar, kazananlar ve göz yumanların mal varlıkları üzerinde gerekli tedbirler konularak sorunun sorumluları maddi ve gerekli cezaları ödemelidir.
İddianameleri bile hazır değilken şafak operasyonları ile başta Cumhurbaşkanı adayımız, İstanbul'un seçilmiş Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu olmak üzere, bir çok seçilmiş yol arkadaşımızı, masum insanı suçlu göstermek için aldınız. Ve dökülen iddianameler, çürütülen iftiralar ile günlerdir tutuklu yargıladığınız suçsuz insanlara yaptığınız muameleye bakın. 900 milyarlık bir finansal piyasa dolandırıcılığı, 517 bin mağdur ve aileleri ile milyonları bulan insanın etkilendiği organize bir suça bulaşanlara karşı davranışa bakın.
Sonra da aynaya bakın.
Vicdan! Vicdan!
"Hayatının idaresini kendi eline alamamışların, başkasının hayatını kontrol çabası izleyene utanç veriyor.
Bu tavır kendini en çok magazin bağımlılığında gösteriyor.
Her vakada en yanlış soruyu sormak, trafik kazasını izlemek isterken trafik oluşturmaya benziyor."
https://t.co/2OTNZ0eMZD
Size yazmak için bahane üretiyor gibi olacak ama son tweetten sonra 2 kere daha tutuklandım. Bazen hücrede zimmetli ��akmağı kaybedince ya da kütüphaneden aldığım kitaba bir şey olunca dışarıdaki refleksimle çok geriliyorum ama sonra “napacaklar bir daha hapse atamazlar ya” diye kendimi rahatlatıyordum. Atabiliyorlarmış.
Neyse, Moby Dick bitti. İddianame hazır.
Duruşma tarihi 28 Eylül.
Görüşmek üzere.
Son yılların en moda psikolojik terimi özgüven. Düşük özgüvenin büyük bir sorun olduğu söyleniyor. Oysa, asıl sorun "düşük özgüven" değil. Asıl sorun, yeterli eğitime, çalışmaya, bilgiye, beceriye, yeteneğe dayanmayan "gereksizce yüksek özgüven".
Victor Berger, Ateş ve Ayna
Modern kültür, yazılı kültürdür ve artık bunun sonuna geliyoruz.
Modern kültürün belki de en önemli tarafı deneyimin yazıya dökülmesi, yaşanmışlığın yazılı bir metinle kayda geçirilmesidir.
Modern kültürde insan kendisini de yazılı bir metne dönüştürmüştür: mektuplarıyla, anılarıyla, yazdığı her şeyle.
Yazılı kültür, kendi deneyimini anlatmak için aklına ilk gelenin söylenmediği, dilin içinden en uygun sözcüklerin arandığı, insanın kendi deneyimini dil içerisinde yeniden kurduğu, kendisini yeniden kurarken bir yandan da dili yeniden kurduğu bir süreçtir.
Modern kültürde, insanlar arasındaki tartışmalar yerini fikirler arasındaki tartışmalara, fikirler arasındaki tartışmalar ise yerini yazılı metinler arasındaki tartışmalara bırakmıştır.
Yazılı kültür, önündeki metinle baş başa kalma, tek başına bir metin üzerinde düşünme, o metni kendi zihninde yeniden kurgulama halidir.
Modern insanın en önemli hasleti olan bireyleşme, tam da böyle oluşmuştur: tek başına bir metinle halleşirken. Bireyleşme, kendi hayatını yazıya geçirirken, yazıya geçirilmiş başka hayatların hikayelerini tek başına okurken, dil içinde yalnız başına yolculuklar yaparken kazanılan bir özelliktir.
Bireyleşme, yazılı kültürün bir eseridir. Bireyleşme, yazılı kültürün denizinde yüzerek kazanılan bir beceridir.
Yazılı kültürün sonuna geldiğimiz bu dönemde bildiğimiz anlamda bireyleşmenin de sonuna geliyoruz. Bunun yerini neyin alacağını da bilmiyoruz.
Victor Berger, Ateş&Ayna
DİSTOPYA — Son 48 saatte polis dronları, açık alanda alkol tüketen insanlara “Bu bir polis dronudur. Bu bölgede alkol içmek yasaktır. Derhal ayrılın.” anonsu yapıyor.
Önce Fatih, ardından Üsküdar sahili… Bu konu, “teknoloji kullanıyoruz” denilerek geçiştirilemeyecek kadar problemli: Hoparlörlü, spot ışıklı, termal ve gece görüşlü gözetleme cihazları…
— Baştan belirtelim, “Alkol yasağı” diye bir kanun yok.
2023’te 4250 sayılı kanun üzerinden “hatırlatma genelgesi” çıkartılarak yasak denenmeye çalışıldı fakat çok sürmeden İstanbul Valiliği’nin park, piknik alanı, sahil bandı ve plajlarda alkol tüketimini “önleme” genelgesi iptal edildi.
Gerekçe: Temel hak ve özgürlükler ancak kanunla, ölçülü ve demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun şekilde sınırlanabilir (Anayasa m.13).” oldu.
Genel, orantısız, yaşam tarzına müdahale niteliğindeki bir yasak hukuka aykırıdır.
Somut bir rahatsızlık, gürültü veya kamu düzenini bozan davranış yoksa, yalnızca biranın varlığı tek başına suç veya kabahat oluşturmaz.
— Ek olarak, Türkiye’de kolluğun drone kullanımını özel olarak, sınırlarını, kayıt sürelerini, silme yükümlülüğünü, hâkim denetimini ve amaç sınırlamasını düzenleyen ayrıntılı bir kanun yok.
CMK m.140’taki “teknik araçlarla izleme” ise belirli bir suça ilişkin kuvvetli şüphe, hakim kararı ve son çare şartlarına bağlıdır. Genel asayiş, “alkol içenleri uyarmak” veya “şehir gözetimi” bu şartları karşılamaz.
— Şimdi asıl meseleye gelelim.
Bugün hedef “açık alanda içki içenler”
Peki ya yarın?
Sahilde el ele oturan bir çift, parkta öpüşen iki genç, gece yarısı bankta oturup konuşanlar, “uygunsuz” bulunan kıyafetler, “şüpheli” toplanmalar…
Bir kez “kamu düzeni ve ahlak” gerekçesiyle havadan müdahale meşrulaştı mı, sınır çizmek çok zorlaşır.
Çünkü sınır artık kanunda değil, o anki operatörün veya talimatın “yorumunda” durur.
Kaldı ki, “müstehcenlik” maddesi gibi tanımı net olmayan bir kanun maddesi üzerinden istenildiği gibi hareket edilebiliyor.
“Kötü bir şey yapmıyorsan korkma” oto-kontrol cümlesidir.
Özgürlüğün ölçüsü, devletin sizi izlerken ne kadar nazik davrandığı değil; sizin izlenmeden, uyarılmadan, aydınlatılmadan kamusal hayatı yaşayıp yaşayamamanızdır.
— George Orwell’ın Big Brother’ı da önce suçluları izlemek için gelmemişti. Önce “düzeni” izledi.
İstanbul gibi milyonların yaşadığı, sahillerinin, sur diplerinin, parklarının sosyalleşme alanı olduğu bir kentte, gökyüzünden hoparlörle “derhal ayrılın” demek, yalnızca alkol denetimi değildir.
Kamusal alanın kimin olduğunu, orada kimin nasıl durabileceğini devletin tek taraflı belirlediği bir rejim işaretidir.
— Hukukun işi tam da buradadır: Teknolojiyi yasaklamak değil, onu anayasa, kanun, ölçülülük ve yargı denetimi altına sokmak.
Aksi halde dronlar sadece alkol içenleri değil, şehirde “uygun” bulunmayan herkesi uyarır. Ve o uyarıya itiraz edebilecek bir yer kalmaz.
Şehrin güvenliğinin bu şekilde sağlanacağı iddiası gerçekçi gelmemektedir.
Biraz uzun oldu, ama bu konuyu çok önemsiyorum:
Manifest grubuna yaşatılanların ve buna karşı toplumsal tepkinin sınırlı kalmasının maliyeti sanılandan çok daha büyük olacak.
Çünkü Manifest, buzdağının yalnızca görünen kısmı.
Yaşam tarzına yönelik ilk bakışta “çekingen”, parçalı ya da münferit görünen müdahaleleri; kültürden sanata, medyadan mizaha uzanan baskı ve itibarsızlaştırma çabalarını birbirinden bağımsız gelişmeler olarak okumamak gerekiyor.
Bunların tümünü, iktidarın yıllardır sonuç alamadığı kültürel hegemonya arayışının ve kendisine uygun görmediği yaşam biçimleriyle kurduğu çatışmalı ilişkinin bir parçası olarak görmek gerekir.
İktidar, bu alanda bugünden yarına sonuç alamayacağını gördüğü halde yasakçı tutumundan vazgeçmiyor. Üstelik kendi “arka bahçesi” olarak gördüğü genç kuşaklarda bile yasaklarla mesafe alamadığını görüyor. Çünkü kültür, hele gençlik kültürü, emirle biçimlendirilebilecek, “muhalefeti dizayn” eder gibi dizayn edilebilecek bir alan değil.
Manifest gider, başka bir müzik grubu gelir. Bir mizah dergisi kapanır, başka bir mecra doğar. Bir sanatçı susturulur, başka sesler yükselir. Çünkü mesele Manifest değil; mesele, yasaklayarak toplumu dönüştürebileceğini düşünen zihniyet.
Ve tam da burada iktidarın göremediği şey, özgürlüğün ��arpan etkisi. Baskı yalnızca itaat üretmez; özellikle yeni kuşaklarda mesafe, tepki ve yeni ifade biçimleri de üretir. Bazen yasakladığınız şeyden çok, yasaklama eyleminizin kendisi kültürel ve siyasal sonuç doğurur.
Bu, baskının zarar vermediği anlamına gelmiyor elbette. İnsanlar bunların hiçbirine maruz kalmamalı. Yılların emeği örseleniyor, hayatlar altüst ediliyor, insanların en değerli varlığı, zamanı çalınıyor. Bunların telafisi yok.
(İnsanlar geri döndürülemez bir maliyetle karşı karşıya kalıyor, tutukluluk gibi...)
Ama baskının bütün bu ağır bireysel maliyetlerine rağmen, bir toplumun kültürel yönelimini yasaklarla kalıcı biçimde değiştirebileceğini düşünmek başka bir yanılgı.
Uzağa bakmaya da gerek yok. Komşu İran’ın son birkaç on yılı, genç kuşakların yaşam tarzını devlet eliyle biçimlendirme çabasının nerelere varabileceğini görmek için yeterince öğretici.
Bu nedenle Manifest meselesini yalnızca bir müzik grubuna yapılan haksızlık olarak görmek büyük hata olur. Bugün yeterince sahip çıkılmayan her özgürlük alanı, yarın müdahale edilmesi daha kolay bir başka alan yaratıyor.
Buzdağının tehlikesi, görünen kısmının büyüklüğü değil. Asıl mesele, altında ne kadarının sessizce ilerlediği ve içinde ne tür sürprizler barındırdığı.
#manifest #kültüreliktidar
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Bir iyi haber, bir kötü haberim var.
İyi haber: Tahliye oldum.
Kötü haber: Tutuklandım.
Ben de sizin okuduğunuz hızda öğrendim bu iki haberi. Bu sefer, Daltonlar hakkındaki şakadan, “suçu ve suçluyu övmek” suçundan tutuklandım.
Cezaevinde sıradan bir 58. gündü. Bir elimde Cici Bebe, diğer elimde İhsan Oktay. Konstantiniye’nin dehlizlerinde dolaşıyordum. “SEGBİS’in var” dediler. Bayram değil, seyran değil; bu neyin SEGBİS’i düşüncesiyle koridora çıktık. Hücre-SEGBİS arasındaki bir dakikalık koridor yolculuğunda özgürmüşüm, bilmiyordum. Bilsem hafiften dans ederdim.
Avukatlarıma haber verilmediğini, normalde salona gelmem gerektiğini ama acele bir durum olduğunu bildirdiler. Suçlamaya konu metni okudular. “Çocukları dövmemeliyiz.” demişim de “Neden çocukları dövmek gerektiğini düşünüyorsun?” diye sorulmuş gibi hissettim. Hayattan, Türkçemizden ve altı üstü komediden söz ettim. Tekrar tutuklanmama karar verdiler. Adli yılın açılışını burada kutlayacağım, başarılı bir sezon olsun.
90 dakikalık gösteriden iki ayda bir yeni suçlama çıkıyor. Reels yerine tam gösteri YouTube kanalımda, odaklanma problemi olan varsa da telefon detoksu öneririm. Bana iyi geldi.
Ben iyiyim; moralim, sağlığım yerinde. Bu ay çocukkenki ağustoslar gibi hızlı geçti. Allah’tan okul yok Eylül’de.
Bu mektubu yazarken cezaevinde 10 saniyeliğine elektrik gitti. Karanlıkta bütün mahkumlar hücrelerde ıslık çalıp bağırdılar. İlkokulda pikniğe giderken gezi otobüsü tünele girmiş gibi hissettim.
Karatepe 2026, efsane tayfa. Unutulmayacaksın.
Yediğiniz her 100 balıktan 44'ünde, yediğiniz her 100 midyeden 99'unda mikroplastik var
Mikroplastikler kan beyin bariyerini aşıyor, anne rahmindeki ceninlere bile geçiyor
Avrupadan çöp ithaline karşı kampanyaya katıl linki aşağıda
Cumhuriyet bir devrim sürecine doğdu. İleriye doğru atıldı. Büyük dönüşümler yaşandı. Bazı meselelerse çözümsüz kaldı, geriye gidişin dinamikleri bu tarihsel sıçramanın içine sinsice yerleşti.
Kürt meselesi çözülemedi örneğin. Karmaşık nedenlerle.
Şimdi bir karşı-devrim gündemde ve devrimin çözemediğini karşı-devrimin çözeceğine inanmamız isteniyor.
Olmaz, asla olmaz.
Hayat böyle parçalı değil.
Bu Türkiye her konuda bir yöne gidecek ama Kürt yurttaşlarımızı başka bir yöne, özgürlüğe, demokrasiye götürecek.
Bu olmaz.
Karşımıza çıkarılan hukuki çerçeve kendi başına bir anlam taşımıyor. Oraya sıkışıp kalınamaz.
Konu bir seçimi daha kazanma çabasından ibaret değil.
Konu “yeni” bir Türkiye’dir! “Yeni” Türkiye, eskidir, Yeni-Osmanlı’dır.
Türkiye etnik temeller üzerinde hiçbir sorununu çözemez. Dile getirilen Türk-Kürt ittifakı ya da Türk-Kürt-Arap ittifakı ancak bir emperyalist projenin kodlanması olabilir.
Bugün yaşananları “terör örgütüne taviz” diye okuyanlar yanılıyor. Tanık olduğumuz, çok kapsamlı bir dönüşümde yeni bir evreye geçiş girişimidir. Bu girişimin aktörleri doğru tespit edilmeli, tek bir noktaya odaklanılmamalıdır.
Bu sürecin başında doğrultu önemli demiştik. Çok alametler belirdi üstüne. Sadece şu son bir aya sıkışanlara bakmak yeterli. Ha bakınca “Ankara NATO planlarını bozuyor” sonucuna ulaşanları tarihe havale edebiliriz.
Hayır demek için fazlasıyla neden var. “Siz demokrasi istemiyorsunuz” diyenlere de söyleyecek çok sözümüz.