Kitabın çevirmeni Veysel Manga aradı. Uyku düzensizliğini tedavi etmek için doktorumun tavsiyesiyle yaptırdığım bir enjeksiyonun etkisi o sırada henüz geçmediği için benim açımdan ideal bir görüşme olmadı. Lakin Veysel beyin olgunluğunu ve eleştirilerden yararlanmak istediğini söylerken hissettirdiği samimi yaklaşımı takdir ettim. Tarih konusunda doktora derecesi bulunan bir yazar ve araştırmacıdan da bu beklenirdi. Diğer taraftan reklamın kötüsü olmaz denir. Eğer bu doğruysa, dile getirdiğim eleştiriler – kitap hakkında bir farkındalık yarattığı ölçüde – faydalı sonuçlara vesile olabilir.
Belki merak edenler olur diye söylemiş olayım. Kendi çevirimi uluslararası telif yasasınn emrettiği gibi yazarın ölümünden 70 sene geçtikten sonra, yani bugünden başlayarak 40 sene sonra, Türkçe-İngilizce paralel metinler biçiminde yayınlatmayı düşünüyorum. Cammerzell gibilerinin inayetine gerek olmadan.
“Bikameral” Bir Çeviri Hikayesi
Al Ain, Birleşik Arap Emirlikleri, 2012. Ünlü evrim biyoloğu Richard Dawkins’in The God Delusion (Tanrı Yanılgısı) adlı kitabını okuyorum. Eserin 10. Bölümü’nde daha önce adını hiç duymadığım bir kitaptan bahsediyor Dawkins: The Origin of Consciousness in the Breakdown of the Bicameral Mind. Şöyle tanımlıyor Jaynes’in yazdıklarını: “Ya düpedüz saçmalık ya da kusursuz bir dehanın ürünü olan kitaplardan biri; ortası yok! Büyük ihtimalle ilki, ama yine de ihtiyat payı bırakıyorum.” Dawkins’in sözleri Jaynes’in titizlikle belgelendirdiği şu devrimci teorinin yarattığı şaşkınlığı yansıtıyor: “İnsan bilinci, hayvan evriminin derin geçmişlerinde başlamış değildir; yalnızca üç bin yıl önce, yıkım ve felaketlerin içinden, halüsinatuvar bir zihniyetten doğarak ortaya çıkan ve hâlâ gelişimini sürdüren öğrenilmiş bir süreçtir.” Ve bu sürecin temel katalizörü dildir. Dawkins kitaptan pek hoşlanmış görünmüyordu. Lakin ben ülkenin çeviri külliyatı için potansiyel bir altın madeni ile karşı karşıya olduğumdan hemen hemen emindim. Vakit kaybetmeden Dubai’deki Kinokuniya vasıtasıyla bir adet ısmarladım. Kitap elime geçer geçmez bir solukta okudum ve çevirisine giriştim. Kitabın tamamını tercüme edebileceğime kani olduktan sonra Houghton Mifflin’e bir mesaj atıp çeviri ve yayın haklarını almak istediğimi bildirdim. Telif konusuna Frederick Cammerzell isimli, New Jersey’de mukim bir avukatın baktığını söylediler. Cammerzell’e ne istediğimi anlattım. O da bir teklif göndermemi istedi. Uzun lafın kısası, çevirinin hasılatının yüzde 8’ini teklif ettim. Bu rakamı ben uydurmuş değildim. Daha önce telif konusunda uzmanlaşmış Akçalı Ajans’a Will Durant’ın 11 ciltlik Story of Civilization adlı eserinin çeviri hakları için Simon&Schuster’a ne teklif etmeliyim diye sormuş, yüzde sekiz cevabını almıştım. Cammerzell’e kendi belirleyeceği şartları peşinen kabul ettiğimi birkaç kez söylememe rağmen geri dönüş yapmadı. Ama kitabın konusuna ve ritmine kapılmıştım bir defa. Kervan yolda düzülür düşüncesiyle çeviriye devam ettim ve tamamladım. Aralıklarla 7-8 ya da 8-9 yıl sürmüştü. Araya kimbilir kaç yayınevi sokmama ve Cammerzell’in kimyasını bozmamak adına benden bahsetmemelerini tembih etmeme rağmen New Jersey’li avukat Nuh diyor peygamber demiyordu. Aslında Nuh da demiyordu zira adam mesajlarımı sessizlıkle geçiştiriyordu. Jaynes’in entelektüel mirasına sahip çıkmanın yolunun yedi dile çevrilmiş olan bu çığır açıcı kitabı Türkçe çevirisinden mahrum etmek olmadığını anlattım kendisine. Bir de telefon görüşmesi yaptık. On saniye sürdü. “İlgilenmiyorum. Yapabileceğiniz hiçbir şey yok,” diyordu. Artık Cammerzell her Julian Jaynes tercüme projesini benden bilecek ve kimseye izin vermeyecek diye hayıflanıyordum.
Ta ki 10 gün kadar önce kitabın ismini Google’da öylesine ararken çevirisinin çıktığını öğrenene dek. Heyecanlanmıştım. Demek birileri Cammerzell’i ikna etmişti nihayet: Ötüken Yayınevi ve benim Will ve Ariel Durant’ın Medeniyetin Hikayesi adlı eseri hakkında görüşmek için onlarca ileti gönderdiğim lakin sorularıma cevap vermeyen Akçalı Ajans. Kitabı ısmarlamadan önce PDF seçkilerine göz gezdirdim. Hemen her çeviride hata olur lakin benim gördüklerim tercümenin bütünü hakkında soru işaretleri doğuran cinstendi. Üstelik böylesine kritik öneme sahip bir çeviride asla olmaması gereken türdendi bu hatalar. İnternetten bir adet ısmarladım ve hayal kırıklığım giderek arttı. Kitabın başlığının çevirisinden başlayalım: İki Odalı Zihnin Çöküşünde Bilincin Kökeni. Neden olmamış? Çünkü “Bicameral” Julian Jaynes’in bilinç literatürüne hediye ettiği bir kavramdır. Bisiklet için nasıl “iki teker” demiyorsak “bicameral” için de “iki odalı veya “iki bölümlü,” ya da “iki kısımlı” demiyoruz. “İsimlendirme hakkı” diye bir şey var. Jaynes “bicameral” kavramını beynin biri düşünce ve emirleri üreten diğeri edilgen bir biçimde itaat eden iki ayrı yarısının oluşturduğu bir zihniyeti tanımlamak için kullanmıştır. İsimlendirme hakkı ona aittir. Kaldı ki kitapta bicameral kelimesi sadece zihni veya zihniyeti nitelemiyor. Şöyle terkipler var: Bicameral man, bicameral civilization, bicameral god, vb. İki odalı tanrı mı diyeceksiniz yani? Evet çevirmen öyle tercüme etmiş. Başlığın Türkçedeki yapısı da sorunlu. Bilincin kökeninin bikameral zihnin çöküşünde bulunduğu fikrini net olarak verememekle kalmıyor “bilincin kökeni” ni İngilizcedeki hakim yerinden başlığın en sonuna gönderiyor. Doğrusu şu olacaktı: Bilincin Kökeni: Bikameral Zihnin Çöküşü. Kitabın birinci cümlesi: O, what a world of unseen visions and heard silences, this insubstantial country of the mind.” Şöyle çevrilmiş: “Ah, gün yüzü görmemiş görüler ve işitilmiş sessizlilklerden müteşekkil ne dünya, zihnin bu hayali ülkesi.” Doğrusu: “O görünmez görüntüler ve işitilen sessizlikler alemi, zihin denilen ele gelmez diyar.” Bir başka cümle: “This is something of a caricature of a very subtly worked out position …” Şöyle çevrilmiş: “Bu çok kurnazca örülmüş bir durumun karikatürü gibi bir şey …” Doğrusu: “Burada, çok incelikli bir şekilde oluşturulmuş bir görüşü bir nevi karikatürleştirmiş olduk.” Bir başka cümle: “The school of psychology known as Associationism in the eighteenth and nineteenth centuries had been so attractively presented and so peopled with prestigious champions that its basic error had become imbedded in common thought …” Bu cümlede “champions” şampiyon diye tercüme edilmiş. Doğrusu “savunucu” veya “destekçi” olmalıydı. Bir başka hata: İngilizcesi: “And most people would protest emphatically that the chief function of consciousness is to store up experience, to copy it as a camera does, so that it can be reflected upon at some future time.” Şöyle çevrilmiş: “Yine de birçok insan bilincin başlıca işlevinin deneyimi kaydetmek, onu bir kameranın yapacağı gibi kopyalamak, böylece ileride üzerine düşünebilmek üzere saklamak olduğu fikrine şiddetle karşı çıkar.” Doğrusu: “Birçok insan da bilincin ana işlevinin deneyimleri, sonradan üzerlerine düşünülebilsin diye depolamak ve bir fotoğraf makinesinin yaptığı gibi kopyalamak olduğunu vurgulu biçimde iddia edecektir.” Ve Cammerzell’e de yolladığım can alıcı bir örnek: “To make consciousness coextensive with protoplasm leads, of course, to a discussion of the criterion by which consciousness can be inferred.” Şöyle çevrilmiş: “Bilinci tek hücrelilerin rehberlik ettiği bir süreçle eşzamanlı kılmak elbette, hangi kriterler tamam olduğunda bilincin ortaya çıkacağına yönelik bir tartışmanın da önünü açar.” Doğrusu: Tabii, bilinci protoplazma ile eşkapsamlı yapmak bilincin hangi ölçütlere dayanarak çıkarımsanabileceği konusunda bir tartışmanın önünü açar.” Daha devam edebilirim. Sayfa başına hata istatistiği tutulursa muazzam bir rakam çıkabilir. Başka bir konu daha var. Gerçi meselenin bu kısmı epeyce öznel lakin söylemeden geçemeyeceğim. Metin akmıyor çünkü çevirmenin bu tür bir kitapla kurması gereken “duygusal” ilişki ortada yok. Onun yerine mekanik, bitse de gitsek tarzı bir üslup hakim çeviriye. Her ne kadar çevirmen kendi Önsöz’ünde kitabın dilinin zorluğundan bahsedip Türkçenin bütün imkanlarını kullandığını söylese de iş şöyle cümlelere gelince meydanı boş bırakıp dipnotlara başvurmuş: İngiltere’nin tanınmış fizikçilerinden birisi de Wolfgang Köhler’e ‘Sık sık 3 B’den bahsederiz: Otobüs, Banyo ve Yatak; çünkü bilimimizin en büyük keşifleri genellikle buralarda yapılır’ demişti.” Evet bu üç b dipnotta belirtildiği gibi bus, bath ve bed’dir. Lakin metnin hakkını vermek istiyorsanız, bunun yolu var. B’yi d ile değiştirir ve dolmuş, duş ve divan dersiniz, dipnota gerek kalmaz.
ChatGPT ile bu mevzular hakkında sohbet ederken, bana çevirinin gündeme getirdiği başlıkları şöyle sıraladı.
Büyük entelektüel bir eserin Türkiye’de güvenilir bir çevirisinin olmaması
Çeviri haklarının yıllara yayılan bir mücadelenin konusu olabilmesi
Dil ve bilinç üzerine bir kitap tercümesinin bizzat kendisinin dilsel açıdan yetkin bir şekilde ele alınmamış olmasının ironisi
Önemli felsefi eserler üzerinde kimin “kapı bekçisi” rolünü üstlendiği sorusu
Çeviri standartlarının kötüleşmesi.
Telif hakkı denetimi ile kültürel erişim arasındaki gerilim.
Bu hususlar da bir başka yazının konusu olsun.
Kendi kendime “Sus artık, okuyanlar kişisel bir mesele var zannedecek yoksa” diyorum lakin Bilincin Kökeni gibi sarsıcı bir kitaba bu eseri tercüme etmek adına yapılanlara kayıtsız kalmak en azından benim gibi anılan eserin çevirisine 8-9 yılını vermiş bir kişi için mümkün değil. Evet bu bakımdan kişisel bir mesele bu. Kitaptaki tercüme hataları Akçalı Ajans ve Ötüken Neşriyat’ın tercüme işini yükledikleri kişinin İngilizceyi formel bir eğitimle değil “kendi kendine” öğrendiğini ortaya koyuyor. Tarih doktorası da olsa böyle bir kişinin tercüme ettiği ilk kitap öğrenme eğrisinin en ucunda bulunan Bilincin Kökeni mi olmalıydı? O kadar çok yanlış var ki bir hata envanteri çıkarsam telif terminolojisindeki fair use/adil kullanım sınırını geçebilirim. Neyi söyleyeyim, çevirmenin “müesses bilimsel nizam” anlamına gelen “scientific Establishment” tabirini “Bilimsel Kuruluş” diye çevirip, bunun ne anlama geldiğini 8 satırlık bir dipnotta açıklamasını mı yoksa “kuyruksuz maymun” veya ”insansı maymun” anlamına gelen “ape” sözcüğünü maymun diye çevirmesini mi ya da Nevzuhur/Belirimci evrim doktrini, özellikle bilinci aciz bir seyirci olarak konulduğu bu onursuz durumdan kurtarmak amacıyla tartışmanın huzuruna memnuniyetle kabul edildi” manasındaki şu cümleyi “The doctrine of emergent evolution was very specifically welcomed into court to rescue consciousness from this undignified position as a mere helpless spectator” şöyle tercüme etmesini mi: “Beliren evrim doktrini bilinci bu itibarsız konumdan, salt aciz bir seyirci olmaktan kurtarmak için çıktığı mahkeme tarafından çok hoş karşılandı.”
Şimdilik kaydıyla son olarak “Çevirmenin Önsözü” ne de değinmek isterim. Öncelikle şunu belirtmiş olayım. Benim tanıdığım kadarıyla kitabın yayın haklarını elinde bulunduran ve Jaynes’in mülkünü yöneten Frederick Cammerzell bu kitapla ilgili aşırı kıskanç ve korumacı bir tavra sahip son derece katı bir şahsiyet. Yıllar önce yaptığım teklifi reddetmesinin asıl sebebinin kitabı solda Türkçe, sağda İngilizce paralel metinler olarak yayınlamak istemem olduğunu sanıyorum. (Zaten çevirinin son hali de bu formatta hazırlandı.) Bu sebeple Cammerzell’in bir Türkçe önsöze onay verdiğine inanmak benim için çok zor. Bunu bir tarafa bırakırsak, iki hususa dikkat çekmek isterim. Birincisi önsözde kaynakça yok. Söz gelimi çevirmen Veronique Greenwood’un “Consciousness Began When the Gods Stopped Speaking” başlıklı yazısından yararlanmış görünüyor lakin hiçbir kaynağa referans yok. İkinci konu önsözün Jaynes’in hayatı ile ilgili bilgi karışıklığını yansıtmaması.
Söz gelimi önsözde Jaynes’in Amerika’daki Vietnam Savaşı protestolarına aktif destek verdiği söyleniyor ancak bunu yalanlayan ve Jaynes’in ülkedeki nümayişlere katılmadığını ve tam tersine bu meselede göze batmamaya özen gösterdiğini iddia eden kaynaklar da var. Bir de şunu söyleyelim: Bilincin Kökeni’nin önemini vurgulamanın birçok yolu olabilir fakat onlardan biri yazarın doğum ve ölüm tarihlerini rasgele seçilmiş tarihsel olayların gün, ay ve yıllarıyla eşleştirmek değil.
Tek başına "ağaç" bir kavramdır. Kavramlar zihninizde bulunur. Onları göremezsiniz. Gördükleriniz meşedir, kızılçamdır, karaçamdır, sarıçamdır, sedirdir, göknardır, kavaktır, vs ama "ağaç" değildir.
“Mutlak butlan” ne demektir ve cümle içinde nasıl kullanılır?
“Mutlak butlan” diye bir şeyle yatıp kalkıyoruz lakin kaçımız bu tabirin ne anlama geldiğini ve nasıl kullanılacağını biliyor? “Mutlak butlan” geçersiz ve hükümsüz veya “yok hükmünde” anlamına gelir. Bir kararın, sözleşmenin ya da hukuki bir işlemin geçersiz olduğunu vurgulu bir şekilde söylemek istiyorsanız “Bu karar/hüküm/ işlem mutlak butlanla maluldür, batıldır veya sakattır diyebilirsiniz.
Erdoğan rejimine muhalefetimiz bizi şu soruları sormaktan alıkoymamalı: CHP’nin “baba ocağı” yani Atatürk’ün mirası olduğu Özgür Özel ve tayfasının aklına Genel Merkez’den polis zoruyla çıkarıldıklarında mı geldi? Özel ve arkadaşları daha düne kadar AKP-MHP ittifakının sözde “Öcalan projesi” ni desteklemiyorlar mıydı? Özel ve avanesi PKK’nin sözde siyasi kolu olan DEM’le mi yoksa kimsenin gerçek Atatürkçülerin buluşma yeri olduğundan şüphe etmediği Zafer Partisi ile mi ittifak arayışındaydı? Siz Özel ya da Kılıçdaroğlu CHP’sinin Anayasa’nın değiştirilemez maddelerini ve 66. Madde’yi tadil etme girişimlerine karşı kale gibi sağlam durduklarına inanıyor musunuz? Özel’in bugünkü Anıtkabir yürüyüşü samimi bir Atatürkçü çizgiye geldiğini mi yoksa Atatürk’ü siyasi anlamda sömüren bir politikacı olduğunu mu gösterir?