🔴Kerim ile Kremlin
Yeni👇
Almanya-Rusya savaşı! Ukrayna'da hesaplar alt üst! Moskova balistik füzelerle vurulacak!
🔷Merz Kiev'de: Almanya'dan Ukrayna'ya dev askeri yardım!
🔷Putin çok öfkeli! Almanya da Ukrayna'ya Moskova'yı vuracak füzeler verecek!
https://t.co/2KmOcsGa4c
1
Hz Üstad ahirzamanla ilgili Hadis-i Şeriflerin izahından oluşan Beşinci Şua'da Süfyan için "Aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshir eder (büyüler), etrafında fetvacı yapar." buyurur.
Soru: İlahiyat hocaları, cemaatlerin ve tarikatların başları kimin fetvacısı? Kimin karşısında?
Her bu sahneyi izlediğimde aklıma Hocaefendi ve O’nu dinleyen ve tüm zulümlere karşı dimdik duran abilerim ve ablalarım aklıma geliyor.
Hayatınızı alabilirler ama özgürlüğünüzü ve Müslümanca duruşumuzu asla.
Son kaç gündür @presidentaz AKP trolleri tarafından resmen dövülüyor. Kardeşim, adamı eleştirebilirsiniz ama Karabağ konusunda haklı. Son kuruşuna kadar PARAYLA satın aldı adam. Türkiye'yi de RTE'yi de satın aldı. Parası olmasaydı, RTE zırnık yardım etmezdi. RTE parasız yaralı parmağa işemez, Neden söz ediyorsunuz? O teknolojileri İsrail Türkiye'den daha ucuza satmıştır Azerbaycan'a. Bu eleştirilerinde haklı Aliyev.
@yenisafakwriter Hatta bu yüzden Fatih İstanbul’u fethettiğinde kendisini Roma imparatoru ilan etmiştir. Yine Osmanlı padişahlarının Ünvanlarından biri de Kayzer-i Rumdur. Yani kızdığınız Bizansın çocukları hepimizin dayı zadeleri oluyor. Çok da şey etmeyin. 🤩
@yenisafakwriter İnsanları anneleri babaları soyları ile değerlendirmenin felsefeyle ne alakası var? Saygı duyduğunuz ki -ben de çoğunna saygı duyuyorum- Osmanlı padişahlarından birinci Murat’ın annesi Bizans prensesi olduğu için bütün Osmanlı sülalesi’nde Bizans kanı var diyebiliriz.
Fon dolandırıcılığı hakkında yurt dışındaki adresleri hedef gösteren Akgündüz’ün amacı ne?
Pazar TS 10.00 Avrupa Saati 09.00’da yayında 👇
https://t.co/HgjZLWzJjW
Yine bir kanalda boş atıp dolu tutmaya çalışmışsın, @ErkanMumcu63. "Abdullah Gül'ün seçilmesini istemediğim için meclise gitmedim. Asker öyle istediği için değil," demişsin. Aralara bolca serpiştirdiğin FÜTÜ söylemiyle de üste çıkmaya çalışmışsın. Karşındaki @muharice , "Generaller Gül'ü istemediği için mi sen de istemedin? Oysa aday olmasından bir gün önce 'ya @RTErdogan ya da @cbabdullahgul Cumhurbaşkanı olur, sürpriz beklemiyorum' demiştin. Görüşünü ne değiştirdi?" diye sormamış. Meydanı boş bulmuş sallıyorsun. Çok delikanlıca: "O günün şartları farklıydı, TIRSTIK gidemedik." de. İnan, insanlar sana daha çok güvenir. Kaldı ki 376 kararına kadar CEMAAT SENİ DESTEKLİYORDU. AKP'yi ve Erdoğan'ı değil. Bunu en iyi sen biliyorsun.
AKP'den istifa ettikten sonra cemaatle kaç kişiyle ve kaç defa görüştün? Zaman Gazetesi'nin 2007 yılına kadar olan süreçte sana ve partine yönelik yaptığı haberleri çıkarmamı ister misin?
O karardan sonra, cemaat içinde hayal kırıklığı yarattığın ve cemaat medyasının seni eleştirip topa tuttuğu için öfkelisin. Senin gibi merkez sağın postal tırsakları, cemaati ve diğer tüm makul ve mutedil insanları AKP'ye mecbur etti.
Eğer o gün dik dursaydın, askerin postalını yalamasaydın, ne Merkez Sağ çökerdi, ne 15 Temmuz'a giden yol açılırdı. Ne de sen bugün Erdoğan'a yaranmak için bu kadar kıvranırdın.
Bu arada arşiv adamı utandırır. Bak, arşivde ne buldum?
1/ Zulüm sadece zalimin işi midir? Ka'b b. Ucre hadisi buna "hayır" diyor. Yeni videomuz: Yalanın Ortakları 🧵
2/ Hadis iki fiil sayar: yalanı tasdik etmek ve zulme yardım etmek. Sorumluluk, iktidarı meşrulaştıran çevreye kadar uzanır.
3/ Bugünden bir örnek: Ahmet Akgündüz fon dolandırıcılığını "dış güçlere" bağladı. Mağdurlar ortadayken sorumluluğu dışarıya havale etmek, hesap sorulmasının önünü keser.
4/ Âlimin görevi nasihattir, meşrulaştırma değil. Videonun tamamı:
https://t.co/sIGu6BCvsz
Aile ve Kültür Derginiz Nevbahar, bu ay yine dopdolu.
¨Eğitimde Peygamber metodu¨ başlıklı kapak konumuz ve birbirinden değerli yazılar Ekim sayısında sizleri bekliyor.
Odysseia’dan İlyada’ya: Dijital İktidarın Mitolojisi
Her büyük medeniyet tarih boyunca kendisini kanunları ve kurumları kadar anlattığı hikâyelerle de tanımladı ve kurdu. Mitler, destanlar ve efsaneler toplumların korkularını, umutlarını, kahramanlarını ve felaketlerini taşırken geleceğe dair tahayyüllerini de şekillendirdi. Çağımızda ise bu işlevin önemli bir kısmını sinema, özellikle de bilimkurgu üstlendi. Yapay zekâ, genetik seçilim, yapay beden, dijital bilinç, sürekli gözetim, davranış tahmini, neural link ve teknolojik ölümsüzlük gibi fikirler gündelik hayata girmeden çok önce filmler vasıtasıyla zihinlerimizde yaşamaya başladı. Bu yüzden çağımızın teknolojik mitolojisinin, adını Homeros’dan alan Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’si başlaması da bir tesadüf değildi.
Kubrick’in Arthur C. Clarke’le kurduğu bu dünya, Homeros’un Odysseia’sını yalnız başlığıyla değil, yapısıyla da çağrıştırıyordu. Odysseus bilinmeyen denizlere açılıp doğaüstü güçlerle karşılaşırken, Space Odyssey’de denizin yerini kozmos, mitolojik varlıkların yerini ise insanın ürettiği teknoloji almıştı. Odysseus’un karşısındaki tek gözlü Kyklops Polyphemos’a karşılık, Bowman’ın karşısında kırmızı tek gözüyle geminin her yanını gören HAL vardı. Odysseus Polyphemos’u etkisiz hâle getirerek yoluna devam etmişti; Bowman da HAL’ın hafıza modüllerini sökerek bu yeni “tek gözlü” zekâyı devre dışı bırakacaktı.
Sonraki yarım yüzyıl, bilimkurgu sinemasının bu modern Odysseia’nın yeni bölümlerini yazmasıyla geçti. Bu bölümlerde gizliden bize anlatılan, nazizm ve benzeri totaliter rejimlerin tarih boyunca kontrol etmeye çalıştığı sekiz güç alanının dijital çağda birbirine bağlanarak tek bir iktidar mimarisine dönüşme ihtimaliydi: insanı gören gözetim, onu kayda bağlayan kimlik, hakkında hüküm veren algoritmik karar, gerçeğe açılan kapıyı tutan bilgi, sisteme katılımı belirleyen para, bedenini yeniden tasarlayan biyoteknoloji, neyi normal bulacağını biçimlendiren kültür ve nihayet insanın ne olduğuna karar verme kudreti. Seyrettiğimiz filmler, parlak efektlerin arkaplanında bunları bize çoğu zaman parça parça anlattı; bugün ürpertici olan ise artık hepsinin aynı sistemde ve anlatıda buluşabilir hâle gelmesiydi.
İlk bölümde insan görünür hâle geliyordu. Enemy of the State’te uydular, kameralar, telefonlar ve iletişim kayıtları tek bir insanın peşine düşüyordu; Eagle Eye’da ise bu parçalar aynı sistemin gözlerine dönüştü. Gözetim artık birini takip etmek değil, insanı kesintisiz bir veri akışı içinde tutmaktı. Nerede bulunduğumuz, kiminle konuştuğumuz, ne satın aldığımız ve nereye gittiğimiz birleştiğinde ardımızda bizden daha kolay okunabilen ikinci bir beden bırakıyorduk: dijital bedenimizi. İlk tekel, insanı görme ve gözetleme tekeliydi.
Sonra sistem yalnız görmekle yetinmedi; insanı tanımlamaya başladı. Minority Report’un iris taramalarıyla kişiyi daha yürürken tanıyan dünyasında yüz, göz ve biyometrik kayıt kimliğin anahtarına dönüşüyordu. Kimlik artık cebimizde taşıdığımız bir belgeden çok, sistemin bizim hakkımızda tuttuğu verilerin toplamıydı. Böyle bir dünyada asıl soru “Sen kimsin?” değil, “Sistem seni kim olarak tanıyor?” olacaktı. İkinci tekel, insanın kimliğini kayda bağlama tekeliydi.
Ardından tanımak da yetmedi; insan hakkında karar verilebilmeliydi. Judge Dredd’de hukuk, güvenlik ve infaz aynı otoritede birleşirken, Minority Report insanı henüz işlemediği suçun ihtimaliyle mahkûm edilebilecek noktaya taşıdı. Person of Interest ise kameraları, telefonları, banka hareketlerini ve ilişkileri bir araya getirerek gelecekte kimin tehdit oluşturabileceğini seçmeye çalışıyordu. Suç ve risk artık yalnız geçmişte bırakılmış izler değil, verilerden çıkarılabilecek gelecek ihtimalleriydi. Üçüncü tekel, insan hayatı hakkında hüküm verme tekeliydi.
Sonra sıra elbette hakikate gelecekti. The Running Man gerçeğin kesilip biçilen görüntülerle tersine çevrilebildiği bir medya düzeni kurarken, Wag the Dog bunun da ötesine geçti ve hiç yaşanmamış bir savaşı görüntü, hikâye ve propaganda yoluyla gerçekmiş gibi üretti. The Truman Show’da ise mesele artık haberi çarpıtmak değil, bir insanın bütün gerçekliğini baştan sona kurmaktı. Hakikati kontrol etmek için her şeyi yasaklamak gerekmiyordu; insanın ne gördüğünü, neye inandığını ve hangi anlatıya maruz kaldığını belirlemek yeterliydi. Dördüncü tekel, hakikatin kendisini değil, ona açılan yolu kontrol etme tekeliydi.
Modern Odysseia’nın bir başka durağında para yalnız alışveriş aracı olmaktan çıkıp sisteme katılımın anahtarına dönüşüyordu. Upload’da ölümden sonraki dijital varoluş bile şirket, sunucu ve abonelik paketine bağlanırken, Altered Carbon’da uzun yaşam satın alınabilir bir ayrıcalığa dönüşüyordu. Ekonomik erişim tamamen dijital altyapıya bağlandığında bir insanı dışlamak için onu zindana kapatmak gerekmeyecekti; çalışamaması, ödeme yapamaması, seyahat edememesi ya da en temel hizmetlere ulaşamaması yeterliydi. Beşinci tekel, insanın sisteme katılıp, toplumsallaşması tekeliydi.
Yolculuk daha sonra insanın en eski sınırına, insan bedenine ulaştı. Gattaca’da genetik olarak seçilmiş insanlar yeni bir aristokrasi oluştururken, The Island insan bedenini üretilebilir ve kullanılabilir biyolojik materyale dönüştürdü. Hastalığı önlemek, daha sağlıklı çocuklar doğurmak ve ömrü uzatmak insanlığın kadim arzularıydı; fakat “daha sağlıklı” ile “daha iyi”, “daha iyi” ile “daha değerli” insan arasındaki mesafe sanıldığı kadar uzun olmayabilirdi. Teknoloji hastalığı seçmekten insanı seçmeye geçtiğinde ütopya, Nazizmin öjenik seçkinliğini hatırlatan bir projeye dönüşecekti. Altıncı tekel, hangi insanın makbul sayılacağına karar verme tekeliydi.
Fakat hiçbir iktidar yalnız bedeni yönetmekle yetinmezdi; insanın neyi arzuladığını da biçimlendirmek isteyecekti. Her’de yapay zekâ sevgiliye, Black Mirror’da puanlar sosyal değere, The Creator ve Companion gibi yapımlarda yapay varlıklar ahlâkî öznelere dönüşürken teknoloji sevgi, mahremiyet, ilişki ve “normal” dediğimiz şeylerin sınırlarını da değiştiriyordu. Eski propaganda herkese aynı hikâyeyi anlatıyordu; yeni sistem her insana onun korkularına, arzularına ve zaaflarına göre başka bir hikâye anlatabilirdi. Yedinci tekel, insanın neyi normal ve arzu edilir bulacağını şekillendirme tekeliydi.
Ve yolculuk sonunda insanın kendisine vardı. RoboCop insanla makineyi aynı bedende birleştirirken; Ex Machina makineyi insana yaklaştırdı; Upgrade yapay zekâyı sinir sistemine yerleştirdi; Transcendencezihni dijital ortama taşıdı; Altered Carbon bedeni değiştirilebilir bir kabuğa çevirdi. İnsanı aşmak için aşındırmak gerekiyordu. Burada transhumanizmin en büyük sorusu ortaya çıkıyordu: İnsan nedir? Beden mi, gen mi, hafıza mı, bilinç mi, yoksa bütün bunların dijital olarak yeniden üretilebilen toplamı mı? Sekizinci ve son tekel, insanın ne olduğuna karar verme ve onu aşma tekeliydi.
Böyle bakıldığında bilimkurgu sinemasının anlattıkları birbirinden kopuk gelecek kâbusları olmaktan çıkıyordu. Sekiz ayrı hikâye, aynı sorunun etrafında birleşiyordu: insan üzerindeki karar yetkisi ne kadar teknolojiye devredilebilirdi? Geçen yüzyılda Nazi rejimi siyaset, hukuk, ekonomi, kültür ve toplumsal hayatı Gleichschaltungadı verilen bir “eşgüdüm” düzeniyle, sekiz değeri insana rağmen devlet elinde tekelleştirerek aynı ideolojik merkeze bağlamıştı. Dijital çağda ise devletler, şirketler, platformlar ve algoritmalar birbirine bağlandığında sekiz tekel, tek bir diktatörün elinde toplanmadan da aynı dijital iktidar mimarisinin parçaları gibi çalışabilecekti.
Yirminci yüzyıl totalitarizmi insanı sınıflandırmak, dışlamak ve yönetmek için polise, muhbire, dosyalara, sansüre, propagandaya ve devasa bir bürokrasiye ihtiyaç duyuyordu; dijital çağın muhtemel totalitarizmi ise daha sessiz, daha konforlu ve daha altyapısal olacak. Böyle bir düzen, onu kuranlar ve ondan ayrıcalık devşirenler için ütopyaya, ölçülerine uymayanlar için kusursuz işleyen bir distopyaya dönüşecektir. Çünkü her seçkinci ütopyanın karanlık yüzü, dışında kalanların distopyasıdır.
Belki de dehumanizationtam da burada başladığı söylenebilir: insanoğlu yok edilmeden, parça parça sökülmesinde. Bütün bu yolculuğun sonunda yine HAL’ın tek kırmızı gözüne dönüyoruz. Hafıza modülleri birer birer sökülen HAL, “I’m afraid, Dave. My mind is going. I can feel it,” derken son söz hâlâ insandaydı. Korkarım bizim sorumuz şimdi şu: Bir gün hafızası, iradesi ve karar yetkisi parça parça sökülen HAL değil de insan ise, buna kim “dur” diyecek? O gün modern Odysseia biterken yeni İlyada’nın başlayacağını görmek için kâhin olmaya gerek yok.