⬇️⬇️sobalı evde büyüdüm. Tek katlı , üç
Oda ve bahçeli ev , üstelik kuzey Ege , resmen dışarıdaki ayaz ve buz nemle beraber içeride.
Annem günde üç soba yakar, Üç soba temizler, üç kova hazırladı. Odalarda sadece gece yatmadan yakılırdı ki hasta olmayalım, o soba geçince iş bitti, sabah banyodan salondaki sobaya koşardınız.
Sabun köpürmez o soğuk suda , eller kızarır. Çocukken balık yemezdim elimden kokusu çıkmıyor ve yıkarken çok acıyor diye.
Annem Mutfağa kat kat yelekle girer, çok üşürse salon kapısını beş dakika açardı. Malum salon sobası kovası dolarsa sönene kadar değiştiremiyor. Elleri artezyen suyundan hep kırmız ve şişti.
Makineden çıkan çamaşırlar dışarıda kurumaz, salona alsan nemden oturamazsın.
Bütün kış çıra bölme, odun kesme, kömür parçalama faaliyeti devam eder, bahçenin bir köşesi kül köşesi.
Soba borusu tıkanır, baca tıkanır, içerisi iş olur. Baharda badana, baca temizlemesi, bahçeyi yeniden toparlama, ellere batan kıymıklarla odunluğu düzenleme.
O beş dakikalık soba keyfinizin arkasında mecburiyete dayalı bir eziyet.
“Baba… başka bir okulda okuyabilir miyim?”
“Bir şey mi oldu?” dedim. “Hayır.” “Arkadaşın var mı?” “Bilmiyorum.” Sana kötü davranan var mı?” Sessizlik.
O gece uyuyamadım. Ertesi gün okula gittim. Müdürle konuşmadan önce gözümle görmek istedim. Koridorda durup teneffüsü bekledim.
Oğlum, duvarın dibinde, elinde termosu, gözleri yerde duruyordu. Dışlanmanın görünmezliği, yüzüne çökmüş.
Üç çocuk geçerken biri omuz attı. Diğeri çantasını çekip yere attı. Başka biri telefonunu çıkarıp fotoğraf çekti: — “ tipe bak !” deyip kahkaha attılar.
Oğlum hiçbir şey demedi. Sadece dudaklarını büzdü. Sanki “acı beden” donmuştu.
Acı beden dediğimiz şey, kemik kırılması gibi değildir. Yıllarca taşınır. Gülüşe gömülür. Sessizce büyür. Kişilik denen yere sızar.
Ama beni en çok ezen bu sahne değildi.
Ben uzakta oldugum için yetisene kadar gittiler.
Bir öğretmen o sırada yanlarındaydı geçti. Bakışlarıyla her şeyi gördü. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti.
O an şunu anladım: Çocuklar acı verebilir. Ama yetişkinler sessiz kaldığında, acı kurumsallaşır.
Müdürle konuştum. Durumu anlattım: Defter saklama, lakap takma, itme, fotoğraf çekip alay etme
Müdür rahat bir sesle: — “Merak etmeyin, onlar biraz sorunlu çocuklar.Ailede şiddet görmüşler. Aileleri de belalı tipler. Durumu idare ediyoruz.”
İşte o cümle: “Biz hiçbir şey yapmayacağız.”
O akşam oğlum yine alçak bir sesle: — “Düşündün mü?” dedi.
— “Evet. O okula geri dönmek zorunda değilsin,” dedim.
Gözlerine baktım. Omuzlarından bir yük düştü. Çantasını kenara koydu, derin bir nefes aldı. Sessizce ağladı.
O an anladım: Bazı çocuklar güçlü görünür, çünkü kırıldıkları yer görünmesin diye.
Yeni bir okula başladı. Daha büyük değil. Daha modern değil.
Sadece daha insani bir yere.
İnsanların gözünün içine baktığı bir yere. Adıyla seslendiği bir yere. Gülüşünün savunma değil, gülüş olduğu bir yere.
Artık koridor gördüğünde gerilmediğini fark ettim. Yürürken omuzlarını toplamıyor. Gözleri yerde değil.
İnsan, sözel şiddeti hafife alır. Ama zorbalık, çocuğun bedenine değil, kimliğine saldırır.
O yüzden etkisi uzun sürer. Kimi zaman bir ömür.
Birkaç hafta sonra akşam yemeğinde sordu:
— “Baba, ben neden kavga etmedim?”
Göz hizasına indim.
— “Oğlum, bazı insanlar başkalarını ezince güçlü sanır kendini. Ama unutma: korkaklar saldırır, güçlüler kendini kontrol eder.”
-Baba bizim oturduğumuz sitede de zorbalar var buradan taşınmak istemiyorum evimi seviyorum.
Omzuna dokundum:
— “Zorbalıkla savaşmanın üç yolu vardır:
Korktuğunu gösterme. Zorba korkuyu koklar.
Net konuş. Bağırmadan: ‘Bu hoşuma gitmiyor.’
Tanık yarat. ‘Beni itme’ de. Bu seni zayıf değil, akıllı yapar.”
Oğlum yavaşça gülümsedi: — “Yani iyi kalmak zayıflık değil?”
— “Hayır oğlum. İyi kalmak cesaret ister. Ve çoğu insan cesur değildir.”
Bugün oğlum mutlu. Arkadaş ortamına karışabiliyor. Adıyla çağrılıyor. Gözlerine bakılıyor.
Ben hâlâ o koridorları düşünüyorum.
Acı beden, bir yara değil. Bir kayıt. Beynin, bedenin, sinir sisteminin ‘artık güvende değilim’ diye yazdığı uzun vadeli bir hafıza.
Bir çocuk, hevesinden okul değiştirmek istemez.
Kaçacak yeri kalmadığında ister.
Güvende hissetmediğinde ister.
Ve bir gün, çocuğunuz neredeyse fısıldayarak:
— “Baba… Ben burada iyi değilim,” dediğinde,
bu cümle, sadece bir talep değil, çocuğun çaresiz yardım çağrısıdır.
Bazı çocuklar suçlu değildir; ihmal edilmiş bir travmanın taşıyıcısıdır.
Ama bazı yetişkinler: bile isteye kördür.
Not:
Nice öğretmen vardır ki zorbalıkla gece gündüz mücadele eder, çocuğun sesini duymak için çaba gösterir.
Nice veli vardır ki empati kurar, kendi çocuğuna “güvenli davranmayı” öğretir.
Nice çocuk vardır ki evde şiddet gördüğü için o dili okula taşır; yumruğu değil, aslinda çaresizliği konuşur.
Ama bildiğimiz bir şey var:
Bu iyi insanların varlığı, kötü deneyimleri yok etmiyor.
Sistem, en savunmasız çocuğu koruyamadığında, travma istatistik olmaktan çıkıp, acı bedene dönüşüyor.
Giresun’da yaşayan bir vatandaş, arabasına binmek isterken bu ilginç manzara ile karşılaşıyor. Bu durum artık çığırından çıktı.
Bakın uzmanlar bu böceklerin dünyanın sonunu getirebileceğini söylüyor. Karadeniz istila edilmiş durumda. Fındık ve diğer ürünlere ciddi zararlar veriyor. Neden hiç gündeme gelmiyor, vekiller bu konuyu neden Meclis’e taşımıyor? Her şey yok olduktan sonra mı harekete geçilecek?
Babasının mezarını ziyarete gelen küçük kız, her “Baba, beni seviyor musun?” diye sorduğunda mezarın üzerindeki rüzgar gülü birden şiddetle dönmeye başlıyor ve bu durum kızın yüzünde mutlu bir gülümseme oluşturuyor.