Sen Uygur Ol, Ben Suç Bulurum
Yazıklar olsun!
Tayland'ın Uygur Türklerine verdiği idam kararları adaletin değil, siyasi çıkarların eseridir. Çin'in isteğine boyun eğiliyor.
Uygurların canı üzerinden kurulan bu düzen, insan hakları ve adalet adına kara bir lekedir.
Türk halkının proteine erişiminin kasıtlı olarak imkansızlaştırıldığı bir süreçteyiz. Çünkü et yemeyen, beslenmesi kontrol altına alınmış bir toplumu yönetmek, çok daha kolaydır
Bu bir "beslenme krizi" değil, tam kapsamlı bir "sosyal uysallaştırma" operasyonudur. Protein kaynaklarına erişimi kesilen, biyolojik olarak zayıflatılan kitleler,algı yönetimine ve dayatılan zorlamalara daha açık hale getirilir. Peki bu iş nasıl başladı?
1950 - 1980:İlk operasyon algı yönetimiyle başladı. Anadolu’nun doğal mirası küçükbaş hayvancılık, "koyun eti kokar" propagandasıyla itibarsızlaştırıldı. Amaç; coğrafyanın ucuz proteinini devreden çıkarıp, endüstriyel sığır odaklı bağımlı bir sisteme geçmekti.
1980 - 2000'lerin Başı: İthal ırk tuzağı devreye girdi. Yerli genetik ırklarımız tasfiye edildi. Yüksek verim vaadiyle getirilen yabancı ırklar; ithal yem ve ilaç bağımlılığıyla yerli besiciyi çökertti. Yerli üretici bittiğinde, sofralara hükmetmek çok daha kolaylaştı.
2006:Operasyonun yasal sacayağı atıldı. AB uyum süreçleri bahane edilerek domuz eti "kasaplık et" statüsüne alındı. Hemen ardından
2005-2008 yıllarında Kuş Gribi ile milyonlarca yerli tavuk itlaf edildi; halkın kendi proteinini üretme yetisi bitirildi.
2010 ve Sonrası:"Fiyatları düşüreceğiz" vaadiyle ithalat kapıları açıldı. Yerli besici ahırını kapatırken, Türkiye etin dünyada en pahalı tüketildiği ülkelerden biri haline geldi. Et, lüks bir tüketim maddesi yapılarak halkın gıda egemenliği elinden alındı.
2020 ve Günümüz: Covid, dolar kuru ve İklim krizini bahane ederek geleneksel hayvancılık baskılandı. Batırılan üreticilerin yerini büyük firmalar aldı. Laboratuvar eti ve böcek unu, "geleceğin gıdası" etiketiyle halkın gözü boyanıyor. Amaç biyolojik olarak haram ve pis ve sentetik gıdalarla halkın fıtratını bozmak.
Unutmayın gıdasını kontrol eden, toprağını ve toplumunu kontrol eder. DemirPusula olarak uyarıyorum
Kendi etinizi üretemezseniz, beslenme geleceğinizi başkalarının elinde olursa, otta yedirir, böcekte yerdirir, plastikte yerdirirler. Hemde kendi isteğinizle . Temiz, helal olmayan gıda hele et yemeyen toplum köle olmaya mahkumdur @DemirPusula
🆘 İki Uygur İmdat çağrısı;
⚫️ Tayland Mahkemesi tarafından Çin baskısı üzerine İdam cezası verilen iki Uygur çiğiliği
🔴 suçsuz olduklarını hiçbir savunma almadığını ve dil bilmediklerini sadece sahipsiz olduklarını haykırıyor.
Mesele Tavuk Değil, Kırmızı Et Meselesi!
Türkiye'de son günlerde tavuk üreticilerine yönelik operasyonlar ve kayyım tartışmaları gündemde.
Gerekçe olarak fiyat artışları ve piyasa manipülasyonu iddiaları gösteriliyor.
Fakat burada temel bir soru sormak gerekiyor:
Gerçekten Türkiye'nin asıl gıda sorunu tavuk eti mi?
Çünkü vatandaşın yıllardır yaşadığı temel problem kırmızı ete ulaşamamaktır!
Bugün markete giden milyonlarca insan tavuk alabiliyor. Fiyatlar marketine, markasına, satış şekline ve ürünün niteliğine göre değişiyor. Bütün tavuk 99 TL ile 300 TL arasında alıcı bulabiliyor.
Peki aynı şeyi kırmızı et için söyleyebiliyor muyuz?
Hayır.
Türkiye'de kırmızı et, artık milyonlarca vatandaş için düzenli tüketilebilen bir gıda olmaktan çıkmış durumda.
O halde şu soruyu sormak gerekiyor:
Neden bütün dikkat tavuk sektörüne çevrilirken, yıllardır çözülemeyen kırmızı et sorunu görmezden geliniyor?
Daha da önemlisi, kırmızı et politikaları üzerinden ciddi bir ahlaki tartışma da bulunuyor.
Yıllardır Türkiye'ye yurt dışından kırmızı et getiriliyor.
Bu ithalatın önemli bölümünün Polonya merkezli Polonia Beef üzerinden yapıldığına ilişkin haberler kamuoyuna yansıdı.
Yine kamuoyuna yansıyan bilgilere göre şirket ortakları arasında AK Parti Gençlik Kolları yöneticisi Halil Efe Tunç bulunuyor.
Halil Efe Tunç aynı zamanda Kırmızı Et Üreticileri Merkez Birliği Başkanı Bülent Tunç'un oğlu.
Burada sorulması gereken soru şudur:
Türkiye'de milyonlarca besici yüksek maliyetler altında ezilirken, devlet neden ithalatı bu kadar yoğun şekilde tercih etti?
Daha da önemlisi:
Bu ithalatın sonucunda et fiyatları düştü mü?
Vatandaş daha ucuz et yiyebiliyor mu?
Cevap ortada.
Türkiye bugün hâlâ dünyanın en pahalı kırmızı et piyasalarından birine sahip.
Yani yıllardır uygulanan ithalat politikalarının sonunda ne vatandaş ucuz et yiyebildi ne de yerli üretici rahatlayabildi.
Tam tersine, birçok üretici hayvancılığı bıraktı.
İşte tam da bu noktada ahlaki tartışma başlıyor.
Bir tarafta yerli üretici küçülüyor.
Bir tarafta ithalat büyüyor.
Bir tarafta ithalat yapan şirketlerin siyasi bağlantıları tartışılıyor.
Diğer tarafta ise vatandaş hâlâ pahalı et yemek zorunda kalıyor.
Elbette herkes ticaret yapabilir.
Elbette herkes şirket ortağı olabilir.
Ancak kamuoyu şu soruyu sormakta haklıdır:
Bu sistem gerçekten vatandaşın mı yararına çalışıyor, yoksa ithalat zincirinin mi yararına çalışıyor?
Çünkü sonuçlara baktığımızda ortada başarı hikâyesi görünmüyor.
Kırmızı et ucuzlamadı.
Yerli üretici güçlenmedi.
Vatandaş rahatlamadı.
O halde ortada sorgulanması gereken bir politika vardır.
Üstelik tavuk fiyatlarını konuşurken gözden kaçan başka bir gerçek daha vardır.
Türkiye'de tavuk eti fiyatlarını belirleyen en önemli unsur kırmızı et fiyatıdır.
Çünkü kırmızı et ulaşılmaz hale geldikçe vatandaş tavuk etine yönelir.
Talep tavukta yoğunlaşır.
Talep arttıkça tavuk fiyatları üzerinde de baskı oluşur.
Bu nedenle tavuk fiyatlarını tartışırken yalnızca tavuk sektörüne bakmak eksik bir değerlendirmedir.
Asıl lokomotif kırmızı ettir.
Kırmızı et erişilebilir hale gelmeden gıda piyasasında kalıcı bir denge kurmak mümkün değildir.
Türkiye'nin gerçek meselesi tavuk değil, kırmızı ettir.
Ve kırmızı et meselesi çözülmeden beyaz et üzerinden yürütülen tartışmalar, sorunun köküne değil yalnızca belirtilerine odaklanmak anlamına gelir.
🔴 2030'A DOĞRU: HER ŞEY İÇİN TEK KİMLİK, HERKES İÇİN TEK SİSTEM!
🚨 DÜNYA EKONOMİK FORUMU'NUN KENDİ SİTESİNDE YER ALAN "DİJİTAL KİMLİK" VİZYONU...
Paylaşılan şemaya göre dijital kimlik sadece nüfus cüzdanının dijital hali değil.
Hayatın neredeyse tamamına erişimin anahtarı olarak tasarlanıyor:
🔹 Sağlık hizmetleri
🔹 Bankacılık ve finans işlemleri
🔹 Gıda ve tedarik zinciri takibi
🔹 Seyahat ve sınır geçişleri
🔹 E-ticaret ve alışveriş
🔹 Sosyal medya platformları
🔹 E-Devlet hizmetleri
🔹 Telekomünikasyon hizmetleri
🔹 Akıllı şehir uygulamaları
🔹 İnsani yardım ve uluslararası çalışma izinleri
Şimdi asıl soruyu soralım:
Bir insanın bankaya erişimi, sağlık hizmeti alması, seyahat etmesi, iletişim kurması, alışveriş yapması ve devlet hizmetlerinden yararlanması tek bir dijital kimliğe bağlanırsa...
O dijital kimliğin kurallarını kim belirleyecek?
🔹Bugün güvenlik için denilen şey yarın karbon ayak izi için kullanılacak
🔹Bugün kolaylık için denilen şey yarın davranış kontrolü için kullanılacak
🔹Bugün doğrulama için denilen şey yarın puanlama sistemine dönüşecek
Çünkü plan, hayatın tüm kapılarının tek bir dijital anahtara bağlanması...
Bir gün:
"Aşılarınız eksik"
"Karbon limitinizi aştınız."
"Bu içerik yanlış bilgi olarak işaretlendi."
"Sosyal puanınız yetersiz."
"Güncellenmiş şartları karşılamıyorsunuz."
denildiğinde ne olacak?
Markete giremeyeceksin...
Bankaya giremeyeceksin...
Seyahat edemeyeceksin...
Hizmet alamayacaksın...
Ve o gün geldiğinde...
Ne AKP sizi kurtarabilecek...
Ne CHP...
Ne iktidar...
Ne muhalefet...
Pandemi döneminde olduğu gibi sesinizi duymayacaklar.
Kendilerine her zaman ayrıcalıklı çıkış kapıları bulacak olanlar, sizi dijital duvarların arkasında bırakacaklar.
Bugün alkışlanan dijital kolaylıklar, yarın milyonlarca insan için dijital mecburiyetlere dönüşecek
Unutmayın...
Hak Birliği Hareketi Partisi işte bu yüzden kuruldu.
İnsanın; algoritmalara, dijital puanlara ve küresel denetim mekanizmalarına teslim edilmemesi için...
Önce Hak @HakBirPartisi
Uygur Türkü Doktor Gulshan Abbas 64 Yaşında: Çin Zindanlarında Adalet Bekleyen Bir Ömür
💢Dr. Abbas, doğum gününü sevdikleriyle kutlamak yerine, soykırımcı Çin tarafından çarptırıldığı haksız hapis cezasının 8. yılında demir parmaklıklar arkasında https://t.co/gR9347oqSZ
Çin Kominist yönetiminin İşgal ettiği Doğu Türkistan’daki iki yüzlü riyakar politikalarını her zaman ve zeminde ifşa etmeye devam edeceğiz. Çin’in yakındakini ez uzaktakini oyala siyasetini tüm dünya özellikle Türk İslam dünyası iyi bilmeli. Çin işgaline karşı tedbir almalı.
Pekin yöntemi Doğu Türkistan ‘da insanlık suçu işlemeye devam ediyor.
⚫️ Çiftçi Uygur Türklerinin tarlarına Su vermeyerek Mahsulleri para etmez ve zar ettirerek Cezanladırıldığı kimsenin derdlerini anlamadığı beyan edilmektedir.
📣 TARİHE BİR KEZ DAHA NOT DÜŞELİM!
2030'a giderken neler olacak?
• Nakit para tarihe karışacak, tüm harcamalar dijital sistemde izlenecek.
• Dijital kimlik olmadan hizmetlere erişim olmayacak
• Karbon ayak izi bahanesiyle tüketim alışkanlıkları puanlanacak.
• Özel araç kullanımı daha pahalı ve daha kısıtlı hale gelecek.
• Yapay zekâ milyonlarca mesleği dönüştürecek, bazılarını tamamen ortadan kaldıracak.
• Gıda üretimi merkezileşecek, laboratuvar ürünleri yaygınlaşacak.
• Şehirler daha fazla kamera ve sensörle izlenecek.
• Sosyal medya hesapları dijital kimliğe bağlanacak.
• Veri, petrolün önüne geçecek; en değerli şey sizin davranışlarınız olacak.
• "Güvenlik", "iklim" ve "sağlık" gerekçeleriyle yeni kurallar hayatın her alanına girecek.
• Veri paylaşmayan bireylerin hizmetlere erişimi zorlaşacak
• Geleneksel çiftçilik yerini büyük ölçekli kontrollü üretim tesislerine bırakacak.
• Yapay et ve laboratuvarda üretilen gıdalar "çevreci çözüm" olarak pazarlanacak.
• Hayvansal ürün tüketimi çeşitli vergiler ve karbon politikalarıyla sınırlandırılmaya çalışılacak.
• Böcek proteini ve alternatif proteinler daha fazla teşvik edilecek.
• Tarım ve tohum sektörü birkaç küresel şirketin kontrolünde daha da yoğunlaşacak.
• Enerji tüketimi akıllı sayaçlar üzerinden anlık takip edilecek.
• Kişisel veriler yeni çağın en değerli para birimi haline gelecek.
Bugün "komplo" denilen birçok şey,yarın "zorunlu uygulama" olarak karşımıza çıkacak.
🗣️Ekonomist Murat Muratoğlu’ndan haklı tespit:
“Etin kilosunu 90 liraya ithal edip 500 liraya satıyorlar. O yüzden ithalatı durduramazlar.
Çok büyük para kazanıyorlar. Sığırcılık bu sebeple gelişmez. Türkiye dünyanın en çok et ithal eden ikinci ülkesi.”
ASIL TEHLİKE ZORUNLU TEST ZORBALIĞIDIR.
BUNU SAVUNMAK BIRAKIN GERİZEKÂLILIĞI, BİR DELİLİK HALİDİR.
Her çocuğun fizyolojisi-DNA yapısı farklıdır. Bu testler Sağlık Bakanlığı HaIk Sağlığı Genel Müdürlüğü Metabolik Endokrin Tarama Programı Sf.15 (1) de belirtildiği üzere; "TOPUK KANI TESTLERİ KESİN TANI YÖNTEMİ DEĞİLDİR."
Testin pozitif çıkması sadece zayıf bir hastalık şüphesi verir, o yüzden doğru tanı yöntemi klinik bulguların ortaya çıkmasından sonra test ile teşhisin kuvvetlendirilmesidir, çünkü her teşhis bir görüşten ibarettir ve doktordan doktora göre de bu görüş değişebilmektedir.
Bu testler hatalı genin varlığını tespit etme iddiasındadır (Bu da kesin değil) ancak bu testler TAŞIYICI İLE İLERİDE HASTA OLACAK ÇOCUĞU AYIRT ETMEZLER!
Ör; Fenilketönüri de 10.000 çocuktan bir tanesi gerçek hasta, 399 tanesi taşıyıdır, bu oran SMA 8.000/1 gerçek hasta, 8.000/160 taşıyıcı, yani 1/160 dır. (1)
Test de çocuğun fizyolojisine göre az veya çok zarar verir.(Ör; hastane mikrobu kapma-enfeksiyon ihtimali, eğer T hücre eksikliği-hemofili vs. varsa hayati tehlike vs.)
AMA ASIL TEHLİKE HASTA OLMAYAN ÇOCUKLARIN (Ör; Sadece taşıyıcı olanların) TEST İLE HASTA İLAN EDİLİP BUNLARA AĞIR İLAÇLAR UYGULANMASI İLE BUNLARA ZARAR GÖRMESİ, HATTA ÖLÜMLERİNE SEBEBİYET VERİLMESİDİR.
Bu tehlike (60/1, 10/1) gibi çok nadir hastalıklara yakalanma ihtimali ile kıyaslanamayacak kadar büyük bir tehlikedir.
Çünkü YENİDOĞAN ÇESTESİ ne yenidir, ne de birkaç hastane ile sınırlıdır, Türkiyede ki kâr ve performans odaklı sistemin çocukları hasta ilan etmekte büyük kârı vardır. (SMA ilacı Zolgensma 1 dozu 2.100.000,oo Dolar, aileler kent meydanlarında dilendiriliyor.)
Üstelik bunlar GENETİK HASTALIKLARDIR VE İYİLEŞTİRİCİ TEDAVİLERİ YOKTUR. Tedaviler palyatif (Rahat ettirici) ve septomatik (Belirti baskılayıcı) dir.
Yani bu tedavilerin de klinik (Hatalık bulgusu) ortaya çıkmadan hiçbir faydası yoktur!
Kısaca ERKEN TANI DOĞRU YAPILSA, (testler taşıyıcı ileride hasta olan çocuğu ayırt edebilse dahi, ki edememektedir) BİLE BUNUN BİR FAYDASI YOKTUR.
KISACA BU HASTALIKLARDA ERKEN TANI (Ailenin korkutularak) TEST İLE İLAÇ-TEDAVİ PAZARLAMA ARACIDIR.
Günümüzde ise sadece test ile hasta ilan edip, ilaç vs.tedavi uygulamak yaygındır, ancak ilaçların ekseriyet ile ağır yan etkileri vardır.
Zorunlu test=Zorunlu tedavidir.
Ailelerin (çok nadir birkaç hastalığın taranması bahanesi ile) velayet hakkı elinden alınıp SİYONİST TIP KARTELLERİNCE YÖNETİLEN (Özelleşmiş) SAĞLIK SEKTÖRÜNE DEVREDİLMEK İSTENMEKTEDİR.
Sağlık sektörü ise bu gün hayat kurtarıyor, dediği bir tedaviden, yarın " bilim ilerledi, bu zararlıymış" diyerek hemen vazgeçebilmekte, ölen öldüğü ile kalmaktadır.
Bu ise test ve tedavi prosedürlerini belirleyen güce nüfusu kontrol gücünü dahi vermektedir.
ASIL TEHLİKE BUNLARDIR, TOPUK KANI REDDİ YAPAN AİLELERE GERİ ZEKÂLI DİYENLER AYNAYA BAKARAK KONUŞMAKTADIR.!
🆘 Yetkilileri acil çağrı
🔴 lütfen yetkililere ulaştıralım
Şok edici İddiaya , İstanbul Sefaköy semtinde Uygurların Yoğun olarak yaşadığı bölgede Çinliler Uygur Türkü çocuklara şeker (belirsiz madde) dağıttığı iddia ediliyor
@yenisafakwriter@TC_icisleri@mustafaciftcitr
“Vergi Veren Enayi Mi?”
Parasını Türkiye'de nasıl kazandığı belli olmayıp Mann Adasına taşıyanlara da gün doğmuş olabilir mi?
“Türkiye’de üret, Türkiye’de kazan, sonra parayı dışarı taşı…
Ardından ‘yabancı yatırımcı’ gibi geri dön, 20 yıl vergi avantajı al…”
Olur mu bu?
Milletin aklına gelen soru tam da bu.
Bu ülkede yıllardır vergi veren esnaf var.
Maaşından otomatik vergi kesilen çalışan var.
Elektrik faturasında bile çeşitli vergiler ödeyen halk var.
Şimdi ne oluyor?
Bazıları şirketini Dubai’ye, Malta’ya, Man Adası’na taşıyıp sonra “uluslararası yatırımcı” kimliğiyle geri mi dönecek?
Ama Türkiye’de kazanılan para kâğıt üzerinde dışarı kaçırılıp sonra vergisiz şekilde geri dönüyorsa, burada büyük bir adaletsizlik doğar.
Asıl soru şu:
Vergisini düzenli ödeyen vatandaş mı cezalandırılacak, yoksa sistemi dolaşmayı bilen büyük sermaye mi ödüllendirilecek?
Türkiye'deki bazı büyük sermaye grupları;
Paralarını dışarı çıkarır.
Faaliyetlerini dışarıdaki şirketler üzerinden yapılandırır.
Sonra "uluslararası yatırımcı" görünümüyle geri gelir.
Daha düşük vergi yüküyle çalışır.
Düşünsene:
Türkiye'de 20 yıldır vergi veren bir esnaf %25 kurumlar vergisi ödüyor.
Türkiye'de çalışan bir mühendis gelir vergisi ödüyor.
Türkiye'de fabrika kuran bir sanayici vergi ödüyor.
Ama dışarıdan gelen bir sermaye sahibi bazı gelirlerinde çok daha avantajlı hale geliyor.