Kaitlan Collins: "So you agree that people who break into and vandalize a building should be prosecuted?"
JD Vance: "Yes."
Collins: "Okay, I'm just making sure, because you helped raise money for the people who did that on January 6."
WATCH: A Chinese military attaché passed a note to the Philippine Defense Secretary while he was speaking at a Seoul defense forum — restating that the 2016 South China Sea ruling is "illegal, null and void."
Teodoro read it aloud to the room, then responded line by line.
On "no binding force": "Because you don't want to be subjected to UNCLOS."
On China not accepting the ruling: "Of course, because you lost."
In Filipino he added: "Show a little decency, have a little shame."
The audience applauded.
He called it "actual coercion, bullying and aggression" and kept the note as a "memento."
Joshua Wong: The Useful Face of America’s Colour Revolution Against China
Joshua Wong is not a democracy icon. He is not a student hero. He is the local face Washington needed to run a colour revolution against China.
2019 was not an organic uprising. It was a framed dispute, then money, training, cameras, fire, and an “international front.” Fly the teenager to Pelosi and Rubio. Ask foreign states to sanction his own city. Call it freedom. That is not dissent. That is collusion.
The United States preaches ballots and steals the first pillar of democracy: sovereignty. Without sovereignty there is no self-government — only a franchise. Colour revolutions outsource the decision. The empire keeps the script. The local face keeps the sentence.
Hong Kong was the dagger. One Country Two Systems was the showroom for Taiwan. Smash the showroom, film the fires, tell Taipei there is no formula except confrontation.
That is how you kill a political settlement and keep the Strait as a weapons problem.
Full article:
https://t.co/s6Ju3BdOMf
If the work is useful, support it:
https://t.co/Hy8rzoBa7V
Professor Jiang who correctly predicted in July 2024 that Donald Trump would win the election, America would go to war with Iran and that Iran would not surrender, now makes 5 predictions for 2027....
50 Sitios Web de los que No Podrás Salir Durante Horas Una Vez que Entres
1.) 'https://t.co/jzL26i024b' — Observar el mundo con imágenes satelitales en vivo
2.) 'https://t.co/cqb8qJ5Dwy' — Ver todos los aviones en el cielo en este momento
3.) 'https://t.co/NTP5ebhGEc' — Academia de IA para todas las edades
4.) 'https://t.co/Ty7RCAhpA0' — Mapa en vivo de vientos y tormentas
5.) 'https://t.co/IPnWot81h2' — Observar en tiempo real los rayos que caen en el mundo
6.) 'https://t.co/Eeaa7SSR0h' — Lista en vivo de los últimos terremotos
7.) 'https://t.co/24WP7LoutN' — Cables submarinos que transportan internet
8.) 'https://t.co/O0MxoJtqW8' — Observar la deforestación de los bosques desde satélite
9.) 'https://t.co/ak5Bc2aoKM' — Estadísticas del mundo actualizadas segundo a segundo
10.) 'https://t.co/RFGnthoD9o' — Número de tweets y búsquedas en este momento
11.) 'https://t.co/yD9bEMzsEg' — Comparar los tamaños reales de los países
12.) 'https://t.co/zPpoBjTGLM' — Mapas de hace siglos
13.) 'https://t.co/NSUuRwyroP' — Archivo de 150 mil mapas históricos
14.) 'https://t.co/uVuaUGPjVh' — Mapa mundial dibujado por voluntarios
15.) 'https://t.co/6wPJdwNNa3' — Mirar el mundo desde la ventana de alguien al azar
16.) 'https://t.co/udPg7KiLo5' — Paseos virtuales por ciudades
17.) 'https://t.co/7Cln3yK2tT' — Teletransportarse a un punto aleatorio del mundo
18.) 'https://t.co/XXMio42dqU' — Catálogo de los lugares más extraños del mundo
19.) 'https://t.co/xxjISC6njF' — Experiencias interactivas de conocimiento
20.) 'https://t.co/9lqs8w5icr' — Viaje a escala desde el átomo hasta el universo
21.) 'https://t.co/IvXRNQsPRi' — Explorar el sistema solar en 3D
22.) 'https://t.co/qtSz0kXse7' — Mapa real del cielo en el navegador
23.) 'https://t.co/qQvk25UpID' — La foto astronómica del día de la NASA
24.) 'https://t.co/wOUDsYWRqG' — Todo el archivo visual de la NASA gratis
25.) 'https://t.co/yrDJD7RCoS' — Artículos visuales narrados con datos
26.) 'https://t.co/2P4sHiNeS6' — El estado del mundo con datos reales
27.) 'https://t.co/OfbmZ7T4kf' — Lo que creemos saber erróneamente sobre el mundo
28.) 'https://t.co/1KE8LKfmd9' — Visualizar datos complejos
29.) 'https://t.co/YjpLudEIDm' — Datos abiertos del Banco Mundial
30.) 'https://t.co/5ek9DPJKqZ' — Base de datos oficial de estadísticas de Turquía
31.) 'https://t.co/BmDGWDdPQC' — Archivo de millones de libros, películas y software
32.) 'https://t.co/22qRI6GdQ0' — 70 mil libros gratuitos con derechos de autor expirados
33.) 'https://t.co/aIkeBiAFEI' — Registro de todos los libros del mundo
34.) 'https://t.co/NrOvLdXIdR' — Archivo digital de la Biblioteca del Congreso de EE.UU.
35.) 'https://t.co/hnkGN9oQj3' — Archivo del patrimonio cultural de Europa
36.) 'https://t.co/QBSIMabP4g' — Colección de biblioteca digital de América
37.) 'https://t.co/M5kLMnpdji' — Recorrer museos desde casa
38.) 'https://t.co/CQgBLaPOBP' — Descargar obras de arte en alta resolución
39.) 'https://t.co/woOBcLVwAA' — Archivo de 250 mil obras de arte
40.) 'https://t.co/V0OWpA2M1h' — Tesoros visuales olvidados de la historia
41.) 'https://t.co/eiFR66pX21' — Archivo gratuito de cultura y educación
42.) 'https://t.co/ti5jKF3VXm' — Colección abierta del Museo Metropolitano
43.) 'https://t.co/sxiKxAe5EB' — Árbol genealógico de los géneros musicales
44.) 'https://t.co/SxZW8nULFp' — Seleccionar país y década para escuchar esa era
45.) 'https://t.co/GEDdbupuyg' — Convertir ediciones de Wikipedia a audio
46.) 'https://t.co/rWUJuFSpQO' — Pozo de conocimiento aleatorio
47.) 'https://t.co/RmfoqmuFVG' — Tiempo, amaneceres y eventos celestes
48.) 'https://t.co/TUlXyM03Vg' — Flujo actual de noticias científicas
49.) 'https://t.co/r8etB8il4H' — Preimpresiones gratuitas de artículos científicos
50.) 'https://t.co/yVyzNYjZIQ' — Visualizar datos con código en vivo
Internet no se limita a esos cinco sitios que el algoritmo pone frente a ti.
Çin bütün dünyayı Japonya'ya karşı uyardı. Bir hafta sonra füze fırlatan kendisi oldu.
Geçtiğimiz hafta Çin'den dünyaya bir uyarı yayınlandı.
"Japonya yeniden silahlanıyor, gözünüzü ondan ayırmayın."
Dün ise Çin donanmasına ait bir denizaltı, Pasifik'e nükleer başlık taşıyabilen kıtalararası bir füze fırlattı.
Uyaran ile fırlatan aynı ülke.
Bu çelişki bir dil sürçmesi değil. Asya'da dönmeye başlayan bir çarkın sesi.
Aynı çark daha önce bir kez döndü. 1914'te, Avrupa'da. Sonunu herkes biliyor.
Çarkı en başından kurayım.
Önce dünkü füzenin ne anlattığına bakalım.
Çin füzeyi karadan değil, denizaltıdan fırlattı. Bu detay her şeyin özü.
Karadaki füze siloları uydudan izlenir, yeri bilinir, savaşta ilk vurulacak hedeftir. Denizaltı ise okyanusta kaybolur. Kimse yerini bilemez.
Denizaltıdan atılan nükleer füzenin dünyaya verdiği mesaj tektir. Beni ilk vuruşta yok etsen bile, cevabım okyanusun dibinden gelir.
Çin buna rutin tatbikat dedi.
Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda ve Tayvan saatler içinde tepki gösterdi. Çin'i savunan tek ülke Rusya oldu.
Peki Çin bu mesajı neden şimdi verdi?
Çünkü aylardır denediği her yol, istediğinin tersini üretti.
Geriye sarıp basamakları sayalım.
Birinci basamak sözdü.
Japonya Başbakanı olası bir Tayvan savaşında askeri seçeneği dile getirdiğinde Çin diplomatik kanalları kullandı. Protesto etti, uyardı.
Japonya geri adım atmadı.
İkinci basamak ekonomiydi.
Çin, modern sanayinin ve silah sistemlerinin vazgeçilmezi olan nadir element satışını kıstı.
Japonya yine durmadı.
Hindistan'la maden ve savunma anlaşmaları imzaladı, Grönland'a heyet yolladı, eski klimalardan metal çıkarmaya başladı.
Üçüncü basamak uyarının kendisiydi.
"İşbirliğiniz üçüncü bir tarafı hedef almasın."
Hedef artık sadece Japonya değil, kurmakta olduğu ittifaktı.
İttifak derinleşmeye devam etti.
Dördüncü basamak dün geldi.
Çin nükleer başlık taşıyabilen kıtalararası bir füze fırlattı.
Dört basamağı alt alta koyunca bir şey netleşiyor.
Her yeni basamak, bir öncekinin işe yaramadığının kabulü.
Söz yetseydi ekonomiye gerek kalmazdı. Ekonomi yetseydi füzeye gerek kalmazdı.
Baskı büyüdükçe sonuç değişti mi? Tam tersi.
Her hamle, Japonya'ya silahlanması için yeni bir gerekçe verdi.
Son füze ise beş başkenti saatler içinde aynı cümlede birleştirdi. Çin, dağıtmak istediği cepheyi kendi baskısıyla pekiştiriyor.
Şimdi madalyonun öbür yüzüne bakalım.
Çünkü bu hikayede Japonya da özgür iradesiyle hareket eden bir oyuncu değil.
Japonya'nın seksen yıllık silahsızlığı kendi tercihi değildi.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika onu silahsızlandırdı, anayasasını bizzat yazdırdı. O gömleği Japonya'ya Amerika giydirdi.
Bugün o gömleği çıkaran el de yine Amerika'nın eli.
Japonya'nın aldığı füzelerin çoğu Amerikan malı. Amerika, Çin'le doğrudan çarpışmayı göze alamadığı için dengeyi Japonya üzerinden kuruyor.
Üstelik bu niyet artık gizli bile değil.
Amerikan savunma ve istihbarat devi Palantir, Nisan ayında 22 maddelik bir manifesto yayınladı.
Maddelerden biri tam olarak bunu söylüyor: Almanya ile Japonya'ya savaş sonrası giydirilen gömlek artık çıkarılmalı.
Çin de bunu biliyor. "Japonya'ya dikkat edin" derken sözün asıl adresi Japonya değil.
İki büyük güç doğrudan çarpışmayı göze alamadığında, gerilim aralarında duran ülkenin üzerine biner.
Kore'de böyle oldu, Vietnam'da böyle oldu.
Fark şu ki bu kez ortada duran ülke, dünyanın en büyük ekonomilerinden biri.
Tarih ilk kez bu kadar güçlü bir ülkenin bile o pozisyondan çıkamadığını gösteriyor.
Şimdi baştaki çarka dönelim.
1914 öncesinde İngiltere denizlerin hakimiydi. Almanya yükseliyordu ve donanma kurmaya başladı.
İngiltere bunu tehdit sayıp daha büyük gemiler yaptı. Almanya onu tehdit sayıp daha da büyüklerini yaptı.
Herkes savunma için silahlandı. Kimse savaş istemedi.
Ama korku silahlanmayı, silahlanma korkuyu büyüttü. Çark bir kez dönmeye başlayınca, onu masa başında durdurabilen çıkmadı. Küçük bir kıvılcım yetti.
Bugün Asya'da dönen çark aynı mantıkla işliyor.
Çin, Japonya'nın silahlanmasından rahatsız ve baskı yapıyor. Her baskı Japonya'nın silahlanmasını hızlandırıyor. Hızlanan silahlanma Çin'in baskısını büyütüyor.
İki taraf da kendini haklı görüyor. İki taraf da aynı çarkı çeviriyor.
Silahlanma yarışlarının en tehlikeli özelliği şu: çark, niyet sormaz. Herkes savunma yaptığına inanırken yarış kendi kendine tırmanır.
Uyaran ile fırlatanın aynı ülke olması işte bu yüzden önemli.
Çelişki gibi görünen şey, çarkın döndüğünün kanıtı.
Bu benim şahsi analizim.
Gelişmeleri takip ediyorum, sizi bilgilendireceğim.
Una performer perdió el conocimiento durante un espectáculo en un acuario de China y se hundió hasta el fondo del tanque. Tras ser rescatada, las autoridades informaron que el incidente fue provocado por una hipoglucemia y que su vida no corre peligro.
Herkes İran-ABD ateşkesini konuşuyor. Ama bu ateşkes imzalanırsa, dünya Amerika'ya bir daha eskisi gibi bakmayabilir.
Pakistan'ın başbakanı bugün duyurdu.
İran ile ABD arasındaki ateşkesin metni hazır, 24 saat içinde imzalanıyor.
Herkes savaş bitiyor diye sevindi.
Ama İran aynı gün çok net bir şey söyledi.
Anlaşma ne olursa olsun, Hürmüz Boğazı ateşkesten sonra da İran'ın şartlarıyla yönetilecek.
İran o boğazı bırakmayacak.
Kendi ağzıyla söyledi. "Boğazın yönetimi anlaşmanın parçası değil, o kıyı ülkelerinin işidir."
Yani Amerika imzayı atsa bile, dünyanın en kritik su yolu İran'ın elinde kalıyor.
Düşünün.
Dünya petrolünün beşte biri o boğazdan geçiyor. Anlaşma imzalanırsa artık oradan kimin, hangi şartla geçeceğine İran karar verecek.
Tanker başına 2 milyon dolara varan ücret alıyor, gemileri tek tek tarıyor, istemediğini geçirmiyor.
Amerika ise bu şartları kabul eden bir anlaşmaya oturuyor.
Yani bu ateşkes Amerika için bir zafer değil.
Dünyanın en kritik kapısını İran'ın insafına bıraktığı bir belge.
İşte mesele tam burada.
Çünkü bir süper gücü ayakta tutan şey ordusu ya da parası değildir.
Herkesin ona "dokunulmaz" demesidir. O algı kırıldığı an her şey çözülmeye başlar.
Tarih 1956 yılında bunu bir kez gösterdi.
O yıllarda dünyanın bir numarası İngiltere'ydi. Gücünün merkezi Süveyş Kanalı'ydı.
Mısır kanala el koydu, İngiltere geri almaya kalktı, başaramadı, geri çekildi.
O gün tek bir kanal el değiştirmedi. Tek bir şey değişti. İnsanların kafasındaki inanç.
"Demek İngiltere artık eskisi kadar güçlü değil."
Bir kez bu algı oluştu mu, gerisi kendiliğinden gelir.
Sonra ne oldu?
Sterline güven çöktü, müttefikler uzaklaştı, sermaye kaçtı.
İki yüz yıllık süper güç, yirmi yılda liderliğini kaybetti.
Bir kanal yüzünden değil, bir algı yüzünden.
Tarihin en büyük yatırımcılarından Ray Dalio, beş yüz yıllık imparatorluk tarihini inceledikten sonra şunu yazdı.
"Süper güçler aşırı borçluyken, askeri ve finansal kontrolünü kaybettiğini gösterdiğinde, müttefiklerinin ve alacaklılarının güvenini kaybetmeye başlar."
Bu cümleyi bir de bugünkü Amerika'ya bakarak okuyun.
Borcu 38 trilyon dolar, her dört vergi dolarından biri faize gidiyor.
Vietnam'da, Afganistan'da, Irak'ta yıprandı. Üstüne şimdi, dünyanın en kritik boğazını bir gücün insafına bırakıyor.
Borç var. Askeri kontrol kaybı var. Geriye Dalio'nun saydığı son halka kalıyor. Güvenin kaybı.
O güveni şu an bütün dünya tartıyor. Dostu da, düşmanı da.
Çünkü herkes aynı sahneyi izledi.
Amerika dünyanın en kritik su yolunu açık tutamadı, İran'ın dayattığı şartları kabul etti.
Şimdi her ülke kendi kendine soruyor.
"Amerika orada eğildiyse, benim başım derde girince ne yapar?"
Bu soruyu en yüksek sesle soran da Tayvan.
Çünkü Tayvan'ın bütün güvencesi tek bir cümle.
"Çin üstüme gelirse Amerika beni korur."
Ama Hürmüz'de gördüğü Amerika, masada taviz veren bir Amerika.
Tayvan da o soruyu soruyor.
"Çin gerçekten kapıma dayandığında bu ülke benim için savaşır mı, yoksa yine bir anlaşma yapıp beni de mi bırakır?"
İşte bu yüzden o ateşkes göründüğü kadar masum değil.
İmza atıldığı an savaş bitebilir.
Ama aynı imza, dünyaya tek bir şey daha söyler.
Amerika artık her kapıyı açık tutamıyor.
Bir süper gücün sonu da, kaybettiği bir savaşla değil, işte tam bu cümlenin herkesin aklına düştüğü an başlar.
Bu benim şahsi analizim.
Gelişmeleri takip ediyorum, sizi bilgilendireceğim.
Japonya ve İran arasında kimsenin konuşmadığı 73 yıllık bir sır var.
Amerika ve İran aylardır bir savaşın içinde.
Amerika, İran'ın kritik noktalarını bombalıyor, abluka uyguluyor.
İran da buna cevap olarak elindeki en büyük kozu oynuyor.
Hürmüz kozunu.
Hürmüz, dünya petrolünün dörtte birinin geçtiği deniz kapısı. İran orayı kapattı.
Bir de kural koydu.
"Beni vuran tarafın gemileri buradan geçemez." Böylece Amerika'nın yanındaki herkes bir anda kapının dışında kaldı.
Bir ülke hariç. Japonya.
Oysa Japonya da Amerika'nın yanında. Hem de en yakın müttefiki.
Yani İran, kendisini bombalayan ülkenin en yakın dostuna "sen geçebilirsin" diyor.
Bu mümkün değil. En azından bugüne bakınca.
Çünkü cevap bugünde değil. 73 yıl öncesinde.
Anlatıyorum.
Önce şunu görün.
Japonya'nın bu boğaza herkesten çok ihtiyacı var.
Petrolünün neredeyse tamamı dışarıdan geliyor, büyük kısmı da Hürmüz'den geçiyor. O kapı kapandıkça Japonya nefessiz kalıyor.
Üstelik Japonya bu savaşta açıkça Amerika'nın yanında. Yani İran'ın ona el uzatması için ortada tek bir sebep bile yok.
Hatta tam tersi.
Şimdi bir an durun ve şunu düşünün.
Hayatınızın en kötü gününde, herkes sırtını size dönmüşken, bir tek kişi gelip elinizden tutsa. O eli hiç unutur musunuz?
Unutmazsınız.
Devletler de böyledir. İran da 1953'te kimin elini tuttuğunu çok iyi hatırlıyor.
İran sözünü tuttu, bir Japon tankeri Hürmüz'den geçti.
O tankerin adı: Idemitsu Maru.
Bütün hikaye bu isimde saklı.
1953'e dönelim.
İran o yıl yapayalnızdı.
İki yıl önce kendi petrolünü İngilizlerin elinden almış, "bu petrol bizim" demişti. İngiltere bunu hazmedemedi. O zamanın en güçlü donanmalarından biriyle İran'ın petrol limanını abluka altına aldı.
İran petrol satmak istedi ama her tankerini İngiliz savaş gemileri durduruyordu. Korkan herkes geri çekildi.
Petrol satılamadı. Para bitti. İran çöküşün eşiğindeydi.
İşte tam o anda, binlerce kilometre öteden bir Japon şirketi çıkıp geldi.
Idemitsu.
Silahsız bir şirketti. Karşısında dünyanın en güçlü donanmalarından biri vardı. Yine de korkmadı.
Nisshō Maru adlı tankerini gizlice İran'a yolladı. Gemi mayınların arasından süzüldü, savaş gemilerini atlattı ve İran'a ulaştı.
İranlılar o gemiyi limanda çiçeklerle karşıladı.
Çünkü herkes onları yüzüstü bırakmışken, Japonya'dan biri gelip ellerinden tutmuştu.
İran o eli hiç unutmadı.
Şimdi başa dönün.
1953'te Japonya, İran'ı bir ablukadan kurtardı.
2026'da İran, Japonya'ya kendi ablukasını araladı.
Hem de aynı şirketin gemisiyle. 73 yıl önce Idemitsu, bugün yine Idemitsu.
Ama bu, işin sadece duygusal yüzü. Bir de soğuk yüzü var.
Asıl ders de orada.
Şunu fark edin.
Japonya'yı o boğazdan geçiren, Amerika olmadı. Çünkü o kapıyı kapatan da Amerika'ydı. Japonya mecburen başka bir kapıyı çaldı. İran'ın kapısını.
İşin tuhafı, Amerika buna ses bile çıkarmadı.
Peki bu savaşı başlatan ülke, müttefikinin düşmandan petrol almasına neden göz yumuyor?
Çünkü mecbur.
Şu zinciri düşünün.
Japonya petrol bulmakta zorlanınca onu daha pahalıya almak zorunda kalıyor. Bu yük, yıllardır zaten zayıf olan Japon yeninin üzerine biniyor. Yen daha da aşağı iniyor.
Japonya zora girince iş dönüp Amerika'ya dokunuyor. Çünkü dünyada en çok Amerikan tahvilini, yani Amerikan borcunu elinde tutan ülke Japonya.
Japonya sıkışıp bu tahvilleri satmaya başlarsa, Amerika'nın faizleri fırlar, kendi borcunun altında ezilir.
Yani Amerika, zayıf bir Japonya'yı kaldıramaz. O yüzden gözünü kapatıyor.
Şimdi geri çekilip bütün tabloya bakın.
İran, Japonya'ya 73 yıl önceki bir iyilik için kapıyı araladı. Amerika ise Japonya'ya borçlu olduğu için sesini çıkaramadı.
Olanı ne resmi dostluklar belirledi, ne de resmi düşmanlıklar.
Olanı, görünmeyen iki borç belirledi. Biri 73 yıllık bir vefa borcu. Diğeri trilyon dolarlık tahvil borcu.
Devletler dünyası böyle işliyor.
Haritada dostlar ve düşmanlar görürsünüz.
Gerçekte ise sadece alacaklılar ve borçlular vardır.
Dünya ekonomisinin altında görünmez bir fay hattı var. Adı Japonya.
Japonya'ya bakınca durgun, yaşlı, otuz yıldır yerinde sayan bir ülke görürsünüz.
Ama gerçek bambaşka.
O sessiz ülke, dünyanın bütün piyasalarının üstünde durduğu zemin.
Son aylarda o fay ilk kez çatlamaya başladı. Bir kez kırılırsa sarsıntı önce Amerika'yı, ardından dünyanın geri kalanını vurur.
İşin en tuhafı, herkes başka yere bakarken bu çatlak gün geçtikçe büyüyor.
Anlatıyorum.
Japonya uzun yıllar dünyanın en ucuz para kaynağı oldu. Faizini neredeyse sıfırda tuttu ve merkez bankası durmadan para basarak devletin borcunu kendi üstüne yığdı.
Bugün gelinen noktada devletin borcunun yarısına yakını tek bir kurumun, yani merkez bankasının elinde.
Durumu şöyle düşünebilirsiniz.
Devlet bir eliyle borçlandı, öbür eliyle o borcu kendi kendine satın aldı. Aldığı borcun en büyük alıcısı yine kendisiydi.
Son iki yıldır bu düzeni tersine çevirmeye çalışıyordu. Bastığı parayı yavaş yavaş geri çekip piyasayı kendi ayakları üzerinde bırakmak istedi.
Fakat plan beklendiği gibi gitmedi.
Japonya'nın on yıllık tahvil faizi son aylarda yüzde 2,5'e dayandı. Bu, 1997'den bu yana görülmemiş bir seviye.
Rakam küçük duruyor olabilir, ancak Japonya için ağır bir tehdit taşıyor.
Japonya dünyanın en borçlu ülkelerinden biri ve bütçesini faizlerin yüzde 3'ü geçmeyeceği varsayımıyla kurmuştu.
Faiz şu an yüzde 2,5 olduğuna göre kırılma noktasına yalnızca bir adım kalmış durumda.
Faiz her yükseldiğinde devletin elinde harcayacak para azalıyor. Sadece bu yıl borç ödemeleri yüzde 10'un üzerinde artarak bütçenin dörtte birine ulaştı.
Bu baskının üzerine bir de enflasyonun geri dönüşü eklendi.
Japonya aslında uzun süre enflasyon istedi, çünkü ekonomisi durgundu ve fiyatlar bir türlü kıpırdamıyordu.
Bu kez gelen enflasyon ise büyümeden değil, dışarıdan kaynaklanıyor. Ortadoğu'daki çatışmanın yükselttiği enerji fiyatlarından besleniyor.
Japonya enerjisinin neredeyse tamamını dışarıdan aldığı için bu artışı kendi başına durduramıyor.
Peki bunun bize ne zararı var?
Asıl mesele de burada başlıyor, çünkü bu fayın bir değil iki ucu var.
Birinci ucu Amerika.
Japonya dünyada en çok Amerikan tahvili tutan ülke. Elinde 1 trilyon doların üzerinde Amerikan borcu bulunuyor.
Ülkede faizler yükselince Japon yatırımcının hesabı değişiyor. Parasını yıllarca daha çok kazandırdığı için Amerika'da tutuyordu, kendi ülkesinde faiz cazip hale gelince o parayı toplayıp eve getirmeye başlıyor.
Oysa esas büyük tehlike bu bile değil.
Fayın ikinci ucu
İkinci ucun adı carry trade ve aslında oldukça basit bir mantığa dayanıyor.
Bir yerden çok ucuza borç alırsınız, o parayı daha çok kazandıran bir yere koyarsınız, aradaki farkı cebinize atarsınız. Dışarıdan bakınca tamamen risksiz görünür.
Japonya faizi yıllarca sıfıra yakın kaldığı için oradan borçlanmak bedava sayılırdı.
Dünyanın dört bir yanından yatırımcılar bu fırsatı değerlendirdi. Trilyonlarca dolar bu yoldan Japonya'dan çıktı.
Peki o para nereye gitti?
İşin perde arkası tam da burada.
Japonya'dan çıkan ucuz para doğrudan Amerika'ya gitmedi. Önce çoğu insanın adını bile duymadığı bir dünyaya girdi.
Gölge bankacılığa.
Gölge bankacılık şu demek.
Paranın normal bankaların dışında, fonların içinde yönetilmesi. Bu para çoğunlukla vergi cennetlerinde, deniz aşırı finans merkezlerinde, kimsenin doğru dürüst takip edemediği yapıların içinde duruyor.
Neden oralarda? Çünkü o merkezler en az denetlenen, en az soru sorulan yerler.
Şimdi büyüklüğüne bakın, çünkü işin şoke eden yanı burada.
Bugün dünyada gölge bankacılığın toplamı 256 trilyon doları aştı.
Daha açık söyleyeyim. Dünyadaki paranın yarısından fazlası artık normal bankalarda değil, bu el altından işleyen sistemin içinde. Üstelik her yıl bankaların iki katı hızla büyüyor.
Dünya ön taraftaki bankalara, devletlere, açıklanan rakamlara bakıyor. Oysa o devasa yığın arka odada ve kimse kapıyı tam açamıyor.
İşte Japonya'dan çıkan o para da yıllarca bu arka odayı besledi.
Şimdi tablonun en kritik noktasına geldik.
Bu paranın büyük bölümü en yüksek getiriyi vaat eden yere koştu. Yapay zekaya ve veri merkezlerine.
Ama burada ciddi bir sorun var. Yapay zeka henüz para kazanmıyor.
Onu kuran şirketler kâra geçmek bir yana, hızla nakit kaybediyor. Sebebi ise enerji.
Veri merkezleri akıl almaz miktarda elektrik harcıyor.
Elektrik pahalandıkça maliyet yükseliyor.
Sonuç ortada. Asıl para, henüz kâr gösteremeyen bir yere aktı.
Şimdi iki ucu birleştirin.
Bütün bu yapı tek bir şarta dayanıyordu. Japon parasının ucuz ve bol kalmasına.
O para pahalanıp eve dönmeye başladığında ilk kırılan yer, en çok borçla şişen, en az kâr eden ve en zor izlenen yapı olur.
Yani önce bu görünmez kat sarsılır. Üstelik para bu karanlık sistemde gizlendiği için, çatlağın ne kadar büyüdüğünü kıracağı ana kadar kimse tam olarak ölçemez.
Sonucun ne olabileceğini görmek için çok geriye gitmeye gerek yok.
Ağustos 2024'te Japonya faizini yüzde 0,1'den yüzde 0,25'e çıkardı. Tek başına önemsiz sayılabilecek bir adımdı, fakat etkisi ağır oldu.
Japon borsası tek günde yüzde 12'nin üzerinde düşerek 1987'den bu yana en sert çöküşünü yaşadı.
Sarsıntı 48 saat içinde dünyaya yayıldı. Amerikan borsaları, gelişen piyasalar ve riskli varlıklar aynı anda geriledi, korku endeksi kriz seviyelerine geldi.
Küçücük bir faiz adımı bütün bunlara yol açtı.
Bugün tablo çok daha kırılgan. Japonya faizi şu an yüzde 0,75'te ve merkez bankasının içinde bu oranı daha da yükseltmek isteyenler var.
Önümüzdeki toplantı yeni bir artışın kapısını aralıyor. Dolayısıyla 2024'te yaşananın kat kat büyüğü masada duruyor.
Dürüst konuşmak gerekirse bu çözülme henüz tam patlamadı.
Buna karşılık o çatlak çoktan belirdi. Japon yatırımcılar yılın ilk üç ayında 29,6 milyar dolarlık Amerikan tahvili sattı, bu da 2022'den bu yana yapılan en büyük satıştı.
Uzun yıllar dünyanın huzuru tek bir dengeye, Japonya'nın parayı bedava tutmasına dayandı.
O dönem artık kapanıyor ve kimse bu tarafa bakmıyor.
Tıpkı büyük bir depremden önceki o sahte sessizlik gibi.
Gelişmeleri takip ediyorum, sizi bilgilendirmeye devam edeceğim.