Değerli Dostlar.. Türkiye sermaye piyasalarında son günlerde yaşanan #MSCI tartışması, yalnızca bir endeks sağlayıcısının teknik raporundan ibaret değil. Mesele, bir özel uluslararası şirketin Türkiye piyasalarına ilişkin değerlendirmesinden çok daha derin. Asıl mesele, aylardır dünyayı dolaşan, Londra’da, New York’ta, Körfez’de yatırımcı toplantıları yapan ekonomi yönetiminin, bu kadar temasın ardından hâlâ Türkiye hakkında bu tür olumsuz algıların oluşmasını önleyememiş olması.
Eğer ekonomi yönetimi uluslararası yatırımcıya sürekli “program işliyor, dezenflasyon devam ediyor, öngörülebilirlik artıyor, piyasa dostu adımlar atılıyor” mesajı veriyorsa, o zaman şu soru kaçınılmaz hâle gelir: Bu mesaj neden MSCI gibi küresel finans mimarisinin etkili aktörlerinde karşılık bulmuyor? Daha açık söyleyelim: Bu kadar roadshow, bu kadar toplantı, bu kadar sunum, bu kadar “Türkiye’ye güvenin” çağrısı yapıldıysa, neden Türkiye hâlâ piyasa erişilebilirliği, kurumsal istikrar, bilgi akışı, yatırım araçlarına erişim ve düzenleyicide öngörülebilirlik gibi başlıklarda tartışma konusu oluyor?
Bugün Türkiye’de yatırımcı zaten yeterince yorgun. Enflasyon beklendiği hızda düşmüyor. Faizler yüksek. Şirketlerin finansman maliyeti ağır. Borsa bir dönem umut kapısı olarak görüldü; şimdi küçük yatırımcı için çoğu zaman sabır testine dönmüş durumda. Fon yöneticileri bir yandan müşterilerine piyasa anlatmaya, diğer yandan değişen düzenlemelere, dalgalı algıya ve dış kurumların değerlendirmelerine karşı pozisyon almaya çalışıyor. Vatandaş ise BES’te, yatırım fonunda, hisse senedinde, emeklilik birikiminde “acaba yine ne olacak?” tedirginliği yaşıyor. Böyle bir dönemde MSCI gibi bir kurumun Türkiye’ye dair olumsuz ton taşıyan değerlendirmesi, yalnızca teknik bir not değil; zaten kırılgan olan güven duygusuna vurulmuş yeni bir darbe oldu.
Elbette MSCI kutsal bir otorite değil. IMF değil, Dünya Bankası değil, OECD değil, Türkiye üzerinde hukuki yetkisi olan bir kurum hiç değil. Özel bir şirket. Küresel fon endüstrisinin ihtiyaçları, beklentileri ve algılarıyla çalışan bir endeks sağlayıcı. Bu nedenle MSCI’nin her değerlendirmesini tartışmasız hakikat gibi kabul etmek doğru olmaz. Hatta tam tersine, bu tür kurumların gelişmekte olan piyasalar üzerinde nasıl bir etki gücüne sahip olduğu ayrıca sorgulanmalı. Çünkü bir özel şirketin raporu, fon akımlarını, portföy kararlarını, risk algısını ve yerli yatırımcının moralini etkileyebiliyorsa, burada asimetrik gücün varlığından söz edebiliriz.
Ekonomi yönetiminin görevi büyük. Eğer bu kurumların etkili olduğu biliniyorsa, onlarla yalnızca yatırımcı toplantılarında fotoğraf vermek yetmez. Bu kurumların hangi kriterlere baktığını, kimlerden görüş aldığını, Türkiye’ye dair hangi risk başlıklarını öne çıkardığını önceden görmek, bunlara karşı teknik ve ikna edici bir hazırlık yapmak gerekir. Uluslararası finans sistemi böyle işliyorsa, “biz haklıyız” demek yetmez; haklılığımızı veriyle, düzenlemeyle, iletişimle ve zamanında müdahaleyle göstermemiz gerekir.
Bugün görünen tablo ne yazık ki bunun tam tersi. Ekonomi yönetimi dışarıda Türkiye hikâyesini anlatıyor; içeride ise piyasanın kafasını karıştıran uygulamalar, ani düzenlemeler, geçici yasaklar ve öngörü eksikliği tartışma yaratıyor. Açığa satış yasakları, veri erişimi, yatırım araçlarının kullanılabilirliği, piyasa mekanizmasının ne kadar serbest işlediği gibi başlıklar, kabul edilmelidir ki küresel yatırımcıların hassasiyet gösterdiği konular. Bunların bir kısmında Türkiye’nin kendini savunacak argümanları olabilir. Ancak savunma, olay olduktan sonra verilen tepkilerle değil, olay yaşanmadan önce kurulan güvenle yapılır.
Burada en can sıkıcı nokta, faturanın yine yatırımcıya çıkması. Ekonomi yönetimi enflasyonu hedeflediği hızda aşağı çekemiyor ve bedeli vatandaş ödüyor. Piyasa güveni zedelendiğinde bedeli yatırımcı ödüyor. Fonların performansı baskı altına girdiğinde bedeli fon yöneticileri ve yine tasarruf sahibi ödüyor. Dışarıdan gelen her olumsuz değerlendirmede, içeride zaten pamuk ipliğine bağlı olan piyasa psikolojisi bir kez daha bozuluyor.
Bu tartışmayı sadece “MSCI kim oluyor?” öfkesiyle geçiştirmek kolay. MSCI’nin uluslararası finans sistemi içindeki gücü elbette sorgulanmalı. Kabul edilmeli ki gelişmekte olan ülkelerin özel endeks sağlayıcıları ve büyük fonlar tarafından kolayca baskı altına alınabilmesi ciddi bir sorundur. Maalesef, küresel finans dünyası masum, tarafsız ve objektif değil. Ancak bunları söylemek, Ekonomi Yönetiminin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, dışarıya daha fazla sunum yapmak değil; içeride güven veren, dışarıda da üzerinde tartışılmayacak bir piyasa düzeni kurmak. Eğer sermaye piyasası şeffafsa, kurallar öngörülebilirse, düzenleyici kurumlar kararlı ama tutarlı davranıyorsa, yatırım araçları sağlıklı işliyorsa ve piyasa mekanizmasına güven varsa, MSCI raporlarının etkisi de sınırlı kalır. Ama piyasa zaten hassassa, yatırımcı zaten yorgunsa, ekonomi programı sonuç üretmiyorsa, dışarıdan gelen her rapor içeride büyük bir sarsıntıya dönüşür.
Bugün mesele tam da bu. Türkiye’nin MSCI’ye kızmaya hakkı olabilir. Fakat asıl soru şudur: Türkiye neden MSCI gibi kurumların değerlendirmelerine bu kadar açık, bu kadar kırılgan, bu kadar savunmasız hâle geldi? Ekonomi yönetimi bu kadar uluslararası temas yürütürken, bu riskleri neden önceden yönetemedi? Londra’da verilen mesajlar neden MSCI raporunda karşılık bulmadı? Yatırımcıya sürekli sabır tavsiye edilirken, yatırımcının güvenini koruyacak kurumsal refleks neden aynı hızla gösterilemedi?
Bu sorulara cevap verilmeden tartışmayı yalnızca dış güçler, küresel fonlar veya özel endeks şirketleri üzerinden okumak eksik kalır. Küresel finansın çifte standardını konuşalım; ama aynı anda kendi ev ödevimizi de konuşalım. MSCI’nin taraflı ommasını tartışalım; hatta nerden geldiği belli olmayan güdümlü kararlarını da konuşalım ama Türkiye’nin bu muameleye bu kadar açık kaldığını da tartışalım. Çünkü güçlü ülkeler yalnızca itiraz eden ülkeler değildir. Güçlü ülkeler, eleştirilmesi zor kurumlar kuran, piyasasını koruyan, yatırımcısına güven veren ve dışarıdan gelen baskıyı içeride krize dönüştürmeyen ülkelerdir.
Bugünkü manzara ise maalesef iç açıcı değil. Enflasyon hâlâ istenen hızda düşmemişken, sermaye piyasalarında güven tam onarılmamışken, yatırımcı zaten zor bir dönemden geçerken bir de MSCI tartışmasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Bu tabloyu sadece “dışarıdan gelen haksızlık” diye açıklamak yetmez. Bu aynı zamanda ekonomi yönetiminin iletişim zaafıdır, öngörü zaafıdır.
Ve en kötüsü, bedeli yine piyasaya güvenmeye çalışan insanlar ödüyor. Fonlara para koyan vatandaş, portföyünü yönetmeye çalışan profesyonel, şirketine kaynak arayan girişimci, Türkiye’ye uzun vadeli yatırım yapmak isteyen herkes maalesef bu belirsizliğin içinde kalıyor. Bu konuyu ilerki günlerde analiz etmeye devam edeceğiz.
Stratejik alan olarak belirlediğimiz sektörlerde vizyonumuzu hep uzun vadeli belirledik. Ülkemizin göz bebeği savunma sanayiimizde de kalıcı değer üretmek için canla başla çalışmaya devam.
Verimli bir Konsey toplantısı gerçekleştirdik. İki ülke arasındaki ekonomik faaliyetlerin daha da geliştirilmesi için Konsey olarak yoğun bir çalışma temposu bizi bekliyor.
Şahi Merdan Aliye sordular
Dediler ki;
Devletin dini varmıdır?!
Vardır dedi
Devletin dini Adalettir
Adalet ne dediler...?
Mazlumun ve mâsumun hakkını korumaktır.
Yarım Sigorta Olmaz
Tam Sigorta hakkımız verilsin
#StajyerÇırakHaklı#SGKNerdesinAdaletSusmasın
@mhmtsymz@cnnturk@FullyaKalfa@GaffarYakinca@gyavuzaslan74 Mahmut bey @MertBasaran_inv halkım içinden gelen gördüklerini yaşadıklarını tecrübelerini anlatan birisi genel olarakta milletin taktiriniz kazanmış birisi @turc35 ile beraber .
Halbuki sizin bahsettiğiniz lisanslı eğitinli kişiler @ProfDemirtas gibi zamannda kimseyeevaldırmadı
Dubai'ye giriş çıkışları kasıtlı kapattılar. Görüntü alınmasını da bilerek yasakladılar. Orada bir soykırım yapacaklar. Bombalamadan kurtulan baronları, onların kullandığı ikinci üçüncü adamlarını, tetikçilerini yanlarındaki kadınlara kadar. Sonra da İran'ın füzeleriyle öldü diyecekler hepsine.