Marmara Denizi'nden Çamlıca Kulesi'ni baştan aşağı örtebilecek büyüklükte hayalet ağ çıkarıldı.
Dalgıç Altuncu:
“Ağların hala çalıştığını, balık popülasyonunun ve diğer canlıların oradan kaybolmasına sebep verdiğini düşündüm. İhbar ettim.” (AA)
⚠️ “Yolsuzlukları ortaya çıkarmayayım diye 70 gündür cezaevinde tutuluyorum.”
👉🏻 Tutuklu gazeteci İsmail Arı, cezaevinden seslendi:
• Bugün Sincan zindanındaki 70’inci günüm. 70 gündür gazetecilik yapamayayım, yolsuzlukları ortaya çıkarıp hukuksuzlukları anlatamayayım diye cezaevinde tutuluyorum.
• Ne kadar başarılı oluyorum bilmiyorum, görmüyorum ama 70 gündür sesim duvarları aşsın diye çırpınıyorum.
• Sincan Cezaevi, Silivri kadar popüler olmasa da burası da aslında Türkiye’nin aynası durumunda. Dışarıda olup bitenler bu zindana yansıyor.
• Bu hafta koğuşumuza yeni bir ‘misafir’ geldi. Koğuşun yeni üyesi 50 yaşındaki bir CHP delegesi.
• İki kez seçilmiş. Önce halk meclisi üyesi olarak seçmişler, bir de partilileri parti delegesi olarak seçmiş.
• Koğuşun bir diğer üyesi ise söz ve ses sanatçısı. İşte bu yüzden ‘cezaevi Türkiye’nin aynası’ dedim.
• Peki soruyorum: Akademisyenin, siyasetçinin, sanatçının ve gazetecinin cezaevinde ne işi var?
• Avrupa’nın kıskandığını iddia ettikleri Türkiye bu mu? Çok yakınımızda, Sincan F Tipi Cezaevi’nde ise bir başka seçilmiş Belediye Başkanı Tanju Özcan var.
• Bizim yaşadıklarımız ‘büyük bir çöküşü’ kesin olarak gösteriyor. Bu süreçte tarihin doğru tarafında durup durmayanlar da ortaya çıkıyor.
• Önceki bayramı gözaltında, bu bayramı cezaevinde geçirdim. Ben 70 gündür yerde yatıyorum. CHP delegesi de yerde yatıyor.
• Payımıza bedel ödemek düştü. Burada çok sevdiğim ailemden, dostlarımdan, gazetemden uzağım. Kalın duvarların ardındayım.
• Çok büyük bir hukuksuzlukla ve eziyetle karşı karşıyayım.
• 5 Haziran’da haber alma hakkınıza, gazeteciliğe ve demokrasiye sahip çıkmak için beni yalnız bırakmayın.
• Sadece kendimi savunmayacağım, aynı zamanda gazeteciliği savunacağım.
İstanbul Bilgi Üniversitesi hakkında atıp tutmazdan, kişisel husumete dayalı saldırılara, asılsız genelleme ve yaftalamalara girişmezden evvel okulun web sayfasına gidin ve kısaca bir dolanın.
Kendi (eski) fakültemden örnek vereyim.
İletişim Fakültesi stüdyolarını bir dolaşın, PR Lab'a, Game Lab'a, RGB stüdyolarına bir uğrayın. Türkiye'de kameraya bile rahat erişimi olmayan iletişim fakülteleri varken, üç canlı yayın seti kurabilecek ekipmana sahip depoyu ziyaret edin.
Habervesaire ile, Dijital Medya ve Çocuk ile, Betül Mardin Seminerleriyle, sinema konferanslarıyla, Game Jam'lerle, Reklamcılık ve Halkla İlişkiler projeleriyle, adını sayamayacağım kadar diğer iş ve proje ile biraz vakit geçirin.
Uzaktan bakıp "ne olucak yeaaaa, özel üniversite" demekle olmaz. Hocaların her birinin nasıl bir özveri ve şevkle öğrencileriyle uğraştığını anlatayım size, vaktiniz varsa. Üşenmem, vallahi anlatırım. Her sene sonu Görsel İletişim Tasarımı öğrencilerinin dudak uçuklatan projelerine bir göz atın. Sanat ve Kültür Yönetimi tayfasının yaratıcılığına tanık olun.
İstanbul Bilgi Üniversitesi elbette dikensiz gül bahçesi, sorunsuz, mükemmel bir kurum değil. Lakin 25 yıldır Türkiye'de muhtelif üniversitelerde (ODTÜ, Akdeniz Üniversitesi, Kadir Has Üniversitesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi), çalışmış ve çalışan bir akademisyen olarak diyebilirim ki tarihi, şimdiki ve gelecekte Bilgi'nin daha söyleyecek çok sözü, yapacağı çok katkı var…
İstanbul Bilgi Üniversitesi bir kamusal kurumdur ve bir kamu meselesidir. Meseleye lütfen bu şekilde ve hassasiyetle yaklaşın...
Bütün bu olaylar arasında üniversitelerini savunmaya çalışan öğrencileri ve hocaları destekliyorum. Bir imza ile üniversite kapatan zihniyete direnmek zorundayız.
Hukukçu Yaman Akdeniz'den Bilgi Üniversitesi yorumu:
"30 yıllık emekle kurulan bir kurum, bir gecede fiilen kapatıldı. Hem hukuken hem vicdanen yanlış bir yaklaşım."
https://t.co/w3YzO6vWCd
Koridorlarda öğrenciler ağlıyor, ben kıdemli hocaların emeklerine üzülüyorum, kıdemli hocalar benim gelir gelmez böyle bir şeyle karşılaşmama üzülüyor. YÖK ise mağduriyete fırsat vermeyeceğiz demekle yetiniyor. Bu ülkenin nitelikli kurumları bunları hak etmiyor.
Bilgi Üniversitesi bir kalem oynatmayla kapatıldı!
Onbinlerce mezunun tarifsiz üzüntüsü bir yana, sınav dönemindeki öğrencilerin yaşayacağı mağduriyet ve akademisyenlerin dönem ortasındaki statüsü diğer yana…
Bu tarz kararları almak o kadar kolay olmamalı. Bu kararların doğuracağı olumsuz etkiler incelikle hesap edilmeli.
Evet, 30 yıllık İstanbul Bilgi Üniversitesi artık yok!
Bilgi Üniversitesi öğrencileri, resmi garantör okul olan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi kontrolünde eğitim göreceklermiş.
Aklımdaki sorular:
1. Bilgi Ünv binaları, arazisi kalacak mı?
2. Kalmayacaksa bu öğrenciler nerede okuyacak?
3. Kütüphane, laboratuvar ve arşivler ne olacak?
4. Uluslararası projeler ne olacak?
5. Binalar kalacaksa MGSÜ kampüsü mü olacak?
Siyasallaşma, hukukun normatif tarafsızlığını kaybederek siyasal rekabetin bir parçası haline gelmesi anlamına gelir. Bu durumda hukuk, çatışmaları çözen bağımsız bir mekanizma olmaktan çıkar; çatışmanın taraflarından biri haline gelir.
https://t.co/hoVVOO9R7S
DEMOKRATİK ANAYASAL DÜZENE VE HALK İRADESİNE YARGI ELİYLE MÜDAHALE KABUL EDİLEMEZ
Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurultay iradesine yönelik verilen “mutlak butlan” kararı, yalnızca bir siyasi partinin iç işleyişine ilişkin teknik bir hukuk meselesi değildir. Söz konusu karar; hukuk devleti ilkesi, demokratik siyasal yaşam, hukuki güvenlik ve halk iradesi bakımından son derece ağır sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir.
Anayasa’nın 68. maddesi uyarınca siyasi partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Seçim kurullarının denetiminden geçerek oluşmuş kurultay iradesinin, yıllar sonra “mutlak butlan” kavramı genişletilerek tartışmaya açılması; seçme ve seçilme hakkını, demokratik meşruiyeti ve hukuk güvenliği ilkesini zedelemektedir.
Demokratik süreçlerin ve seçimlerin yıllar sonra yargısal müdahalelerle tartışmalı hale getirilmesi; yalnızca bir siyasi partiyi değil, çok partili demokratik yaşamın bütününü ve anayasal düzeni etkileyebilecek ciddi bir tehlike oluşturmaktadır.
Seçimlerin yönetimi ve denetimi Anayasa gereği münhasıran Yüksek Seçim Kurulu’nun yetkisindedir. Seçim kurullarının denetiminden geçerek kesinleşmiş siyasal iradenin, sonradan adli yargı eliyle hükümsüz hale getirilmeye çalışılması; anayasal kurumlar arasındaki görev dağılımını, hukuk güvenliği ilkesini ve demokratik meşruiyeti zedeleme riski taşımaktadır.
Yargının görevi siyasal alanı dizayn etmek değil; hukukun üstünlüğünü, temel hak ve özgürlükleri ve demokratik anayasal düzeni korumaktır. Mahkemelerin siyasal rekabeti doğrudan etkileyebilecek kararlarında çok daha yüksek bir anayasal hassasiyetle hareket etmesi zorunludur.
Bizler, aşağıda imzası bulunan barolar olarak; hukukun üstünlüğünü, demokratik siyasal yaşamı, seçme ve seçilme hakkını ve halk iradesinin meşruiyetini savunmaya devam edeceğimizi, yargının siyasal alanı şekillendirme aracına dönüştürülmesine karşı hukuk çerçevesinde mücadelemizi sürdüreceğimizi kamuoyuna saygıyla bildiririz.
Dış piyasalar bu haldeyken işleri daha da karıştırmak hangi iktisadi rasyonele dayanıyor diye düşünürken, yapay zekaya sorayım dedim: şöyle bir yanıt geldi
"Ekonomi biliminin "hata" dediği şey, siyaset biliminde "tercih" olabilir."
Mahkeme aracılığıyla YSK’nın 2,5 yıl önce tasdiklediği kongrenin iptal edilmesi ve ana muhalefet partisine karşı mutlak butlan ataması yapılması, idari hukukumuzda ve siyasi tarihimizde emsali olmayan bir gelişmedir. Bu karar geçerli olursa artık her partinin yönetimini mahkemeler belirleyebilir. 1946’dan beri kör topal devam eden seçimli sistemimizde bunun bir örneği yok.
Karardan bu yana bazı gazeteci, yorumcu ve siyasetçilerin CHP’nin meşru genel başkanı Özgür Özel’e iki yanlış öneri sunduğunu görüyorum:
1) CHP’den ayrılıp yeni parti kurarak İYİP gibi mücadele edin.
2) Kılıçdaroğlu ile uzlaşıp ya da imza toplayıp olağanüstü kurultaya gidin.
Bu iki yoldan hangisi seçilirse seçilsin CHP, muhalefet ve ülkedeki seçimli sistem kaybeder. Mevziyi kaybeden bu demokratik mücadeleyi de kaybeder.
Türkiye'de yargı bir günde bu hale gelmedi. Yargının dönüşümünü dert etmesi gerekirken, kulağının üstüne yatan adam da şimdi o yargı sayesinde göreve döndü. Peki biz niye gözümüzün önünde yargının bu hale gelmesine göz yuman birine güvendik de şimdi yaptığına şaşırıyoruz?
Şehir merkezinde maç da, konser de olur, insanlar toplanır eylem yapar. Bazılarımız bunları bilerek şehir merkezinde yaşıyor. Ancak ayın yarısı, absürt bahanelerle, hatta hiç gerekçe gösterilmeyerek ve şehri bilmeyerek yollar kapatılırsa işte bu büyük sorun. Bugün
Kanunla kurulmuş olan üniversitenin hukuki varlığına ancak yine kanunla son verilebilir. Kuruluş kanunu yürürlükte iken Cumhurbaşkanı kararı ile bir üniversitenin hukuki varlığına son verilemez. Bu itibarla, 2547 sayılı Kanunun 11. maddesine 20.8.2016 tarihli ve 6745 sayılı Kanunla eklenen (özellikle üçüncü fıkra) hükümleri Anayasaya aykırıdır. Kuruluşu kanunla gerçekleştirilen bir üniversiteye ayrıca idare tarafından faaliyet izni kararı verilmemektedir. Bu nedenle, olmayan bir idari kararın iptali söz konusu olamaz. Kuruluşu kanunla gerçekleştirilmiş olan bir üniversitenin faaliyeti çeşitli sebeplerle bir idari tedbir olarak durdurulabilir. Ancak bu durum, üniversitenin tüzel kişiliğini etkilemez.
bir gece, hiçbir hukuki gerekçeye dayanmayan bir kararla bir üniversiteyi kapatıp 25 bin öğrenciyi altyapısı bile olmayan başka bir okula devretmeye “ülke yönetmek” denemez. imamoğlu 'artık hiç kimsenin diplomasının güvencesi yok' dediğinde aslında tam da bu keyfiyeti anlatıyordu
Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tuna Tuğcu (@tuna_tugcu) "mobbing" olarak nitelendirmenin hafif kalacağı bir süreçte 20'ye yakın soruşturmaya maruz kalmıştı.
Rektörlük tarafından başlatılan bu soruşturmalarda "kamu görevinden çıkarılması", "kademe ilerlemesinin durdurulması", "maaşından kesinti yapılması" ve "kınama" gibi taleplerle karşı karşıya kalınmış, verilen kararlar İdare Mahkemelerinde açılan iptal davalarına konu edilmişti.
Son aşamada, Prof. Dr. Tuna Tuğcu'nun "lisans süresi dolmuş bir program" sebebiyle başlatılan soruşturmada "kamu görevinden çıkarılması" birkez daha talep edilmiş, Şubat ayında YÖK Yüksek Disiplin Kurulu'nda savunmaya davet edilmiştik. O gün Tuna Tuğcu'nun rahatsız olması nedeniyle KEP üzerinden mazeret bildirmememize karşın, tarafımıza sözlü savunma yapma hakkı tanınmadan hakkında karar verildiğini, dün yapılan tebligatla öğrendik.
2022 yılında başlayan mobbing sürecinin son halkası olarak, YÖK Yüksek Disiplin Kurulu Kararıyla Prof. Dr. Tuna Tuğcu, "tipiklik unsuru" sağlanmaksızın haksız ve hukuka aykırı şekilde kamu görevinden çıkarıldı. Bu kararı idari yargıya taşıyacağız. Temelde "özel hukuk uyuşmazlığı olan" ve savunma hakkı ihlal edilerek verilen bu karar, idare hukuku prensiplerine aykırılıklar taşıyor ve beslenen derin husumetin izlerini de içinde barındırıyor.
Bu noktada şunu da ifade etmek gerekiyor ki, Prof. Dr. Tuna Tuğcu hakkında verilen kararın tarihi 05 Şubat 2026. Tebliğ edilme tarihi ise 20 Mayıs 2026 (dün). Aradan geçen 3,5 aylık süre zarfında, verilen dersler, yapılan sınavlar, okunan sınav kağıtlarının akıbetinin ne olacağı ise meçhul. Tuna Tuğcu bu konuda tek örnek de değil. Boğaziçi Üniversitesi'nde birçok öğretim üyesi ve mezun da benzer sorunlara ve soruşturmalara muhatap olmaya devam ediyor.
#AkademikÖzgürlükler #HukukGüvenliği #HukukDevleti