SGK Uzmanı Dilek Ete'den 2008 sonrası göreve başlayan devlet memurlarına hayati uyarı:
🔷 2008'den önce kamu hizmetlerinde göreve başlayan memurlarla, 2008'den sonra başlayanlar arasında çok büyük bir fark var.
🔷 2008'de çıkan 5510 sayılı kanunla birlikte, emekli aylıklarından borçlanmalara kadar ciddi hak kayıpları yaşandı.
🔷 Artık 2008'den sonra ilk defa devlet memuru olanların emekli aylıkları, tıpkı SSK ve Bağ-Kur'lular gibi hesaplanıyor.
🔷 2008'den önce girenlerin maaş hesabında derecesi, kademesi, ek ödemeleri ve makam tazminatları dikkate alınırken, yeni memurların maaşı sadece kurumun yatırdığı prim üzerinden hesaplanıyor.
🔷 Kamu kurumları primleri düşük bildirdiği için, bugün cebinize 100.000 lira net maaş girse bile emekli olduğunuzda çok düşük bir aylığa mahkum kalacaksınız.
🔷 Aynı iş yerinde dirsek dirseğe çalıştığınız 2008 öncesi girişli mesai arkadaşınız emekli olduğunda, siz onun aldığı maaşın neredeyse yarısını ancak alabileceksiniz.
🔷 Bu yasa, o dönem mecliste neye el kaldırdığını dahi bilmeyen vekillerin oylarıyla elimizden alınan haklarımızın belgesidir.
🔷 Bunlar ilahi bir kanun değil, kulun yaptığı şeylerdir ve biz farkında olup talep edersek her zaman değiştirilebilir.
🔷 2008 öncesi ve sonrası memurlar arasında açılan bu uçurumun kapanması için lütfen uyanık olun ve hakkınızı aramaktan vazgeçmeyin.
“Kürdüm” demekten çekinen insanların olduğu bir ülkede, Kürt nüfusunu yalnızca kendisini açıkça ifade edenlerin sayısıyla ölçmek yanıltıcıdır.
Yıllarca “Kürt kökenliyim”, “Kürt asıllıyım”, “Ailemde Kürt var”, “Kürt olduğum söyleniyor ama Kürt değilim” gibi cümleleri duyduk. Bu ifadelerin her biri aslında bir toplumsal baskının, bir mesafenin ve bazen de bir korkunun izlerini taşır.
Hayatım boyunca kimliğimi saklama ihtiyacı duymadım. Bana sorulduğunda her zaman Kürt olduğumu söyledim ve dünya da beni böyle tanıdı.
Ne var ki bu coğrafyada uzun yıllar boyunca birçok insan kimliğini doğrudan ifade etmek yerine “kökenli”, “asıllı” ya da benzeri dolaylı tanımlara sığınmak zorunda kaldı. Bunun nedeni çoğu zaman kimliğinden utanmak değil; egemen olana daha yakın görünme arzusu, dışlanma korkusu ya da sahip olduğu konumu kaybetme endişesiydi.
Bir insanın kimliğini dolaylı cümlelerle anlatmak zorunda kalması, o toplumun hâlâ tam anlamıyla eşit ve özgür olmadığını gösterir.
Kürtler bu coğrafyanın en eski halklarından biridir. Diliyle, kültürüyle, hafızasıyla ve emeğiyle bu ülkenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bir kimliği yok saymak, onu aşağılamak, mizahın malzemesi yapmak ya da sürekli savunmak zorunda bırakmak hiçbir sorunu çözmez.
Oysa insan; doğacağı coğrafyayı, annesinin dilini, ailesini, etnik kökenini ya da inancını seçmez. Bunlar bir üstünlük ya da eksiklik nedeni değildir. İnsan ancak hayatı boyunca yaptığı tercihler, ürettiği değerler ve ortaya koyduğu ahlaki duruşla kendini tanımlar.
Hiçbir kimlik diğerinden üstün değildir. Üstün olan şey; farklılıklarla birlikte yaşayabilme olgunluğu, başkasının varlığına saygı gösterebilme erdemidir.
Tarih bize şunu gösteriyor: Kimlikler baskıyla ortadan kalkmaz; yalnızca yaralanır. Yasaklar, inkâr politikaları ve ötekileştirme, insanların kimliklerinden vazgeçmesine değil, o kimliğin etrafında daha güçlü bir dayanışma geliştirmesine yol açar.
Kürt meselesinin özü de tam burada yatıyor. Bir toplumu sürekli “öteki” olarak tanımlarsanız, yalnızca o toplumu değil, ortak geleceği de zedelersiniz. Çünkü eşit yurttaşlık, insanların kim olduklarını korkmadan söyleyebildikleri yerde başlar.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, kimliklerden korkmak değil; onları saygıyla kabul etmektir. Bir toplumun barışı da, demokrasisi de, ortak geleceği de ancak bu zeminde kurulabilir. Çünkü özgürlük, insanın kim olduğunu korkmadan söyleyebilmesidir.
"Şimdi eskilerin neden o kadar kuvvetli olduklarını anlıyorum. İnsan bütün ömründe 10 musiki eserini dinleyebilir, 20 kitap okuyabilir ve 15-20 tablo görür. Eskilerin hayatı ancak buna müsaitti. Bizi hayatımızın bolluğu iflas ettiriyor." diyen Tanpınar, bir de şimdiyi görmeliydi.
“Düşünmek gerçekten de acı vericidir. Çünkü farkındalık yaratır ve şüpheye yol açar. Düşünmek insana bir yük gibi görünür. Bu yüzden, insanların çok büyük bir bölümü düşünmekten kaçmak için, kendilerini bir ideoloji veya inançla hipnotize ederler.”
—Jiddu Krishnamurti
Araştırma:
• Tek bir kahkaha seansı, stres hormonu olan kortizol düzeyinde yaklaşık %37 azalma sağlayabilir.
Victor Hugo çok halkı: Gülmek güneştir; insanın yüzünden kışı kovar.
1000 TL'ye vasat yemek yiyebiliyorsun. Kot pantolon da aynı para. 15 yemek parasına çamaşır makinesi 4 yemek parasına marka ayakkabı alıyorsun.
250 liraya sıradan kahve içiyorsun. Bira da aynı para.
Bu para işlerinde ya bütün dengeler değişti. Yahut şuur kalmadı. Çözemiyorum.
UMARIM SOFRALARIMIZA GELMEDEN İMHA EDİLİR...
Türkiye'den Hırvatistan'a ihraç edilmek istenen kuru incirlerde güvenli limitin 40 ila 60 katı oranında Aflatoksin ve Aflatoksin B1 tespit edildiği duyuruldu.
Murat Ülker, İngiltere'de ürettiği peynirli krakere %9 oranında peynir koyarken,
Türkiye'de ürettiği Çizi'de %0,2 yani sadece binde 2 peynir tozu bulunuyor!
Bu çifte standardı milyonlara duyuruyoruz: Gıda Dedektifi'ne işte bu yüzden düşmanlık yapıyorlar!
https://t.co/5ASM3InaGx
Bir kültürü yok etmek için kitapları(nı) yakmanız gerekmiyor; halkın onları okumasını önleyin yeter. Ray Bradbury
NEDEN OKUMUYORUZ?
Okumuyoruz; çünkü bize okuma bir özgürlük pratiği olarak değil, bir sınav tekniği olarak öğretildi. Okumuyoruz; çünkü eğitim sistemi metni anlamayı değil, şıkkı bulmayı ödüllendiriyor. Okumuyoruz; çünkü ekonomik düzen kitabı ihtiyaçtan çok lükse dönüştürdü, zamanı ise parçaladı. Okumuyoruz; çünkü TikTok, Instagram ve YouTube bize düşünmeyi değil kaydırmayı öğretti. Okumuyoruz; çünkü ailede, okulda, kamusal alanda okuyan insanın itibarı yok. Okumuyoruz; çünkü eleştirel düşüncenin daraldığı yerde kitap da anlamını yitirir. Ve en önemlisi: Okumuyoruz; çünkü okumak, yüzleşmektir—kendimizle, toplumla, gerçekle. Biz ise yüzleşmek yerine oyalanmayı seçiyoruz.