Başka kaç dilde böyle “gitme” denebilir, bilmiyorum.
“Gitme, kal sana kurban.”
Klein haklıydı; sevdiğimiz insanı yalnız sevmeyiz, onu kaybetmekten korkar, içimizde saklamak, kırdığımız yerlerini onarmak isteriz. Aşk biraz da sevdiğimiz şeyi kendi yıkıcılığımızdan koruma çabasıdır.
Tanpınar olsa belki, insanın gidene değil, onunla birlikte giden zamana “kal” dediğini düşünürdü. Pessoa, zaten kimsenin gerçekten kalamayacağını bilerek söylerdi bunu.
Ama bütün bunlardan daha güzelini Azerbaycan Türkçesi üç kelimeyle söylüyor:
Qal, sənə qurban.
Başka kaç dilde birine böyle “gitme” denir;
başka kaç dilde insan, sevdiğinin kalması için kendisini ortaya koyar?
Belki mesele hangi dilde sevdiğimiz değildir.
Ama bazı diller sevgiyi anlatmaz; insanın başına getirir.
İyi Bir Dinlemenin 10 Kuralı
1. Konuşmaya niyetle girin. Sohbete oturmadan önce kendinize sorun: Bilgi mi topluyorum, destek mi veriyorum, karar mı alacağız? Niyeti bilmek, dinleme biçimini belirler.
2. Zihninizdeki gürültüyü susturun. Karşınızdaki konuşurken cevabınızı kurgulamayı bırakın. Aklınız sıradaki cümlenizdeyse, o an dinlemiyorsunuz demektir.
3. Tamir etme dürtüsüne direnin. Herkes çözüm istemez; çoğu zaman insanlar sadece duyulmak ister. Tavsiye vermeden önce “Ne yapmam gerektiğini mi konuşalım, yoksa sadece anlatmak mı istiyorsun?” diye sorun.
4. Hikâyeyi çalmayın. “Aynısı bana da olmuştu” cümlesi empati gibi görünür ama odağı size çeker. Kendi deneyiminizi anlatmak istiyorsanız, karşı taraf anlatımını bitirene kadar bekleyin.
5. Haklılık zeminine kaymayın. Konuşmayı kim haklı–kim haksız tartışmasına çevirmek, anlamayı bitirir. Amaç kazanmak değil, karşınızdakinin dünyasını görmek.
6. Açık uçlu sorular sorun. “Kızmışsındır herhalde?” yönlendirir; “Bu sana ne hissettirdi?” açar. Cevabı içinde taşıyan sorular sormaktan kaçının.
7. Takip sorularıyla derinleşin. “Biraz daha anlatır mısın?”, “Orada ne demek istedin?” gibi tek cümlelik sorular, konuşmayı yüzeyden dibe indirir. Yeni konu açmak yerine mevcut konuyu kazın.
8. Söylenmeyeni de duyun. Duraksamalar, konu değiştirmeler, tekrar eden temalar ve ses tonu , bunlar çoğu zaman kelimelerden daha fazla bilgi verir. Sessizliği hemen doldurmayın; ona alan tanıyın.
9. Kendi tetikleyicilerinizi tanıyın. Hangi konularda savunmaya geçtiğinizi, ne zaman sabırsızlandığınızı bilin. Kendinizi tanımadan başkasını doğru duyamazsınız.
10. Sınırınızı dürüstçe koyun. Dinlemek yorucudur ve enerjiniz sınırsız değildir. Dinleyemeyecek durumdayken “Şu an kafam dağınık, birazdan konuşalım mı?” demek, yarım kulakla dinlemekten çok daha saygılı bir davranıştır.
Bekar kalın. Gerekirse sıkılın. Ama her konuşmayı güç mücadelesine çeviren, iletişim kurmak yerine sessizliği kontrol aracı olarak kullanan veya güven sunmadan sadakat isteyen biriyle çıkmayın. Eğer işler rahatsız edici hale geldiğinde ortadan kayboluyorlarsa, duygularınızı drama olarak nitelendiriyorlarsa veya tutarlılık olmadan bağlılık bekliyorlarsa, bu sevgi değil, kaçınmadır. Huzur sıkıcı değildir, sadece kaosa bağımlı insanlar için yabancı gelir.
SOLGUNLUK ÇAĞINDA CANLILIK
Bu solgunluk, bitkinlik çağında yeniden canlanabilmenin yolu beş kadim sığınaktan geçiyor: Sevmek, öğrenmek, çalışmak, inanmak ve oynamak. Bunlar tesadüfen seçilmiş kelimeler değil; insanı insan kılan, onu bir anlam ufkuna bağlayan o eski şifa kaynaklarıdır.
Sevmek, kendinden çıkıp bir başkasına uzanmaktır. Bitikliğin ilk ilacı başka bir kalbe değmektir. Bir ihtiyarın elini tutmak, bir çocuğun gözünün içine bakmak, kapı komşusunun halini hatırını sormak gibi küçük ama hakiki temaslar. Sevgi, verdikçe çoğalan tek hazinedir; insan başkasına su taşırken kendi içindeki kuyunun yeniden dolduğunu fark eder.
Öğrenmek, dünyayı bir çocuğun merakıyla yeniden keşfetmeye niyet etmektir. Solmak, çoğu zaman hayatın bizi şaşırtmayı bırakmasıdır; her şeyi bildiğimizi sandığımız anda renkler kaçar. Yeni bir dilin ilk kelimeleri, bir çiçeğin adı, gökyüzündeki bir yıldızın hikâyesi yani zihne açılan her küçük pencere, ruha taze bir hava üfler. Merak, içimizdeki çocuğu uyandıran o nazik dürtmedir, uyanan çocuk, yeniden oynamayı hatırlar.
Çalışmak, ellerimizin ürettiği şeyde kendimizi bulmaktır. Ama buradaki çalışma, bizi tüketen o aç gözlü tempo değil; emeğin kendisinden zevk alınan, sonunda bir eser bırakan, insanı dünyaya bağlayan anlamlı bir uğraştır. Bir bahçeyi sulamak, bir yemek pişirmek, bir şeyi tamir etmek : Niceliğe değil, niteliğe ve mânaya bağlanan iş, yorgunluğun değil, doygunluğun kaynağı olur. İnsan, faydalı olduğunu hissettiğinde dirilir.
İnanmak, kendimizden daha büyük, daha ulvi bir hakikate başımızı dayamaktır. Bitiklik, bir bakıma anlamın çekilip gittiği bir gelgittir; ruh, kendinden büyük bir gayeye bağlanmadığında soluverir. İnanç bize kendi küçük tasalarımızdan daha geniş bir ufuk açar. Secde eden, eğilen, şükreden insan, omuzlarındaki yükün bir kısmını kendinden büyük ellere bırakmanın hafifliğini tadar.
Ve oynamak, hayatı bir muvaffakiyet sınavı olmaktan çıkarıp yeniden bir armağan gibi karşılamaktır. Yetişkinlik, çoğu zaman oyunu küçümsemeyi öğrenmektir; oysa amaçsızca gülmek, anlamsızca koşmak, sırf zevk için bir şey yapmak ruhun en saf gıdasıdır. Oyun, sonucu önemsemeyen tek faaliyettir; tam da bu yüzden, her şeyi sonuca bağlayan bir çağda kıymetli bir isyandır.
Kırsal kelimesini çok az, taşrayı daha da az kullanıyoruz. Köylüyü ise kentliyle ikili kullanıyoruz.
Ama;
her köylü çiftçi değil; taşrada yaşayan herkes de köylü değil. Her kentli de merkezde değil.
Taşra başkent dışı. Kırsal yeşillik, doğa filan.
Başkent niye önemli?
Çünkü⬇️
Sonra bir gün gelecek; ne kadar çok bilmediğini, ne kadar çok sandığını, ne kadar gereksiz korktuğunu, hiç değmeyecek insanlara ne kadar gereksiz anlamlar yüklediğini anlayacaksın. Ve 'olmaya' bir adım daha yaklaşacaksın.
@Burak_Sincan@Dnzgibisi Sadece şarkı söylemeyip, dans etti. Enstrüman çaldı, kısa kısa sohbetler hepsiyle mest etti. Konserde ki bir çok kişi ömrüne bereket dilediğini düşünüyorum
Kimse sizin “özgüvenli ve özgür” çocuklar kılıfıyla topluma itelediğiniz hadsiz, zorba, bencil ve şımarık çocuklarınıza katlanmak zorunda değil. İnsan yetiştirmek bir sanattır. Yetiştiremeyecekseniz çocuk yapmayın ve kendi berbat kişiliklerinizi devam ettirmeyin.
İnsanların en çok kıskandığı şeyin statü, servet, özgüven ya da iyi aile olduğunu düşünmüyorum. En çok kıskandıkları şey, kimsenin onayını aramadan, özgürce kendiniz olmanız. Bu, birçok milyarderin dahi elde edemediği şeyi temsil ediyor: rol yapmadan da sosyal kabul alabilmek.
Entelektüel uyum… Konuları tartışabilme, sohbet edebilme, birbirinize öğretebilme ve birlikte anlam yaratıp büyüyebilme. Her ilişkide olmayan nadide bir uyum.
72 yaşında bir sanatçı çıkıp canlı söylüyor ve ses stüdyo gibi.
Adı: Fatih Erkoç.
Bugün ise 25 yaşındaki bazı “şarkıcılar” mikrofona bile autotune’suz yaklaşamıyor.
Unutmayın, kıskançlık da sınıfsaldır.
Kimse milyarderlerin yatlarını, zenginlerin huzurlu hayatlarını kolay kolay kıskanmaz; çünkü onlar buna “layıktır.” Ama komşu Ali işinde ufak bir terfi alsın, sınıf arkadaşı Ayşe kendi kişisel gelişimi ve özgürlüğü için özgür bir karar alsın, hemen dillerine dolarlar.
Bu yüzden biri sizi kıskanıyorsa, kendince sizi kendiyle aynı seviyede sanıyordur. Size “bunu yakıştıramadığı” için böyle davranıyordur. Bu sebeple, kıskançlık bir tür sınıfsal şiddettir ve muhatapları “sadece” kişinin kendisine eşit sandığı kişilerdir.
Oysa siz kimseyle eşit değilsiniz, hiçbir zaman da olmadınız. Aileniz de, memleketiniz de, kültürel ve bilişsel zenginliğiniz de asla kimseyle aynı olmadı. Başkalarının yaşamınızın bir döneminde sizinle kurduğu bazı geçici ortak kimlik göstergelerine dayanarak sizi kendileriyle aynı sınıf, derinlik veya arka plandan zannetmeleri, onların kendi bilişsel hatasıdır; sizin değil.
Bir kişinin gerçekten sınıfsal ve ekonomik farklılıklara, kişisel havalılık ve şımarıklıklara karşı olduğunu gösteren tek şey, bunları “herkese” karşı yapmalarıdır. Başka bir deyişle, sınıfın en zengin, havalı kızına karşı (yüzüne) aynı eleştirileri yapabiliyorsa, samimidir.
Ailesi mafya veya güçlü bir arka plandan gelen erkeğe de dudak bükebiliyorsa, yüzüne karşı onu da aşağılayabiliyorsa, bir derece bunu size de yapabilir.
Yok yapamıyor mu? (%99.9 yapamıyor), size karşı da çenesini kapatmalı ve sınıfsal hareketliliğin yetenek merkezli esnekliğinin kişilere getirebildiği artıların acısını kendi ruhunda hissetmelidir. O eşitlik yanılgısından gelen olumsuz radyasyona sizi maruz bırakmaya kalktığı duygusal dominasyonu size uygulamaya kalkmayacaktır.
Bu konular her yerde konuşulmaz. Ama bu standardı herkese uygulamaya başladığınızda, büyük bir özgürlük hissedeceğinizi garanti ederim.
Arkasından bana teşekkür yazmayı da lütfen unutmayın. Daha fazla bu konularda yazmamı istiyorsanız da lütfen belirtin. Bu sansürlü konuya biraz daha girmek isterim.
Düzgün bir aile ve saygılı bir iletişim ortamında büyüyen insanların en büyük sorunu, dış dünyayı da aynı kibarlık, nezaket ve açık iletişim kurallarıyla işleyen bir yer sanmaları ve oradaki toksik dinamikleri anlamlandırıp çözene dek sınır ihlallerine dur diyememeleridir.