Hiçkimse kendinden fazlasını göremez.. Herkes başkasında, kendisi olabildiği kadarını görür; çünkü onu ancak kendi zekası ölçüsünde kavrayabilir ve anlayabilir..
Demet Şener'in uyguladığı ve büyük bir irade ve disiplin olarak övülen bu rutin, aslında bedeni kronik stres döngüsüne sokan, tiroidi baskılayan ve hücresel yaşlanmayı hızlandıran tipik bir "kıtlık" simülasyonudur.
Görünürde formda kalmayı (zayıf olmayı) sağlasa da, bu durum ++
Michelangelo etkisi diye çok güçlü bir fikir var.
Bir ilişkide, arkadaşlıkta ya da evlilikte karşındaki insanın sende gördüğü en iyi tarafı ortaya çıkarmaya çalışması demek. Yani seni olduğun gibi bırakmak değil, içindeki daha iyi versiyonu hatırlatmak. Seni küçülten değil, yükselten bir etki.
Bence hayatta bulunması gereken insanlar tam olarak bunlar.
Sana senden daha çok inanan insanlar. Senden daha yüksek standart bekleyen insanlar. Potansiyelini senden önce gören insanlar. Yorulduğunda seni aşağı çekmeyen, tam tersine sana kim olabileceğini hatırlatan insanlar.
Bence iyi arkadaş biraz budur. İyi partner de budur. İyi eş de budur.
Bazı insanlar seni rahatlatır ama büyütmez. Bazı insanlar ise seni zorlar, rahatsız eder, bazen aynayı yüzüne tutar ama seni daha iyi bir hale taşır. İlk başta daha konforlu olanı seversin. Ama hayatını değiştiren genelde ikinci tip insan olur.
İnsanın yanında öyle biri olduğunda toplam, parçaların toplamından daha büyük hale gelir. Çünkü artık sadece sen yoksundur. Seni aşağıya değil, yukarıya doğru çeken bir ilişki vardır.
Bence bir ilişkinin en güzel tarafı da budur zaten. Sana kendini unutturmaması. Sana en iyi halini hatırlatması.
Yani doğru insan seni sadece sevmez, seni, olabileceğin kişiye doğru da iter.
Kim yazmış bilmiyorum ama doğru tespitler 👏🏻👏🏻👏🏻🇹🇷
Sen adamları etkilemek için bin odalı saraylar yapıyor, altın varaklı koltuklarla donatıyorsun, özel hava limanı inşa ediyor, gıcır asvaltlar dösüyorsun. İzlanda başbakanı kalkıp, metruk bıraktığın Ankara Kalesi'ni geziyor. Kafalar o kadar farklı ki...
Okuduğum yorumlardan birinde, "iyi ki sarayı yapmışız, bu toplantı çankaya köşkünde olsa rezil olurduk" yazmış malın teki.
Geçtim İzlanda'yı falan, Amerika başkanlık konutu bile iki yüz yıllık. Beyaz Saray 60 bin metrekare arazi üzerine kurulu, bizim külliye 750 bin metrekare. Beyaz Sarayın kapalı kullanım alanı 5100 metrekare, bizim külliyenin kapalı kullanım alanı 210 000 metrekare.
Burun kıvırdığın İzlanda başbakanlık konutu, hepi topu üç bin metrekare. Ama halkı senden beş kat zengin. Senin emeklin Ulus'un köhne otellerinde ölümü beklerken adamların emeklisi dünya turuna çıkıyor. Beyaz sarayın on katı kadar bina yapmışsın ama önünde atmadığın takla kalmamış iki uçak almak için.
Külliyeye gelen adamlar, kadınlar, Antalya'ya güneşlenmeye gelen turistler değil ki yapının ihtişamından etkilensin. Adam senin ekonomini, ithalatını ihracatını, tarımının halini, askeri kapasiteni, enerji bağımlılığını, rejimini, hukuk sistemini, ülkendeki insan hakları ihlallerini, ve daha da kim bilir nelerini ezbere biliyor. Altın varaklı koltuğa oturdu diye hafızaya reset atacak hâli yok. "Bu kadar müsrif, gösteriş budalası millete müstehaktır" diyordur içinden…
Misafir gelince evin küçük çocuğu heyecanla oyuncaklarını gösterir ya büyüklere oynamak için, saçar bir de onları etrafa
-baaak bu da var , baaak bu da şöyle,
sen bunu al ben bunu
falanlar filanlar..
öyle geldi bi an..
“Üç tişört, üç boxer. Deniz Göktaş yurt dışına çıkarken attığı tweette valizini böyle anlatıyordu. Hayatımda hiç bu kadar “hafif” tatil yapamadığım için herhalde, onun adına sevinirken valizine imrenmiştim.
Tatilini anlatırken bile bedelli askerlik ücretini ödediğini, uzun yıllar bu ülkede yaşayacağını, kaçmadığını, gerekirse ilk uçakla döneceğini özellikle yazıyordu. Söz verdiği gibi, döndü.
2 Temmuz’da, Türkiye’nin hafızası için ağır bir anlam taşıyan bir tarihte döndü ve havaalanında gözaltına alındı.
Kendi ayaklarıyla dönen, sırt çantası kadar gösterişsiz bir genç adam, ters kelepçeyle emniyete götürüldü. Çünkü güç, gösterişi sever; korkutmayı sever.
Deniz ise korkmuyordu. Cesaretin en az rastlanır biçimine sahipti: Pervasızlığa değil, göze almanın bilincine.
Deniz Göktaş’ın “Fobimle hayatımı kazanıyorum” sözüyle anlattığı komedisinde gösterdiği türden neredeyse bedensel bir cesareti bilmiyorum. Ama anlayabiliyorum. Ve büyük saygı duyuyorum. Hayranlık değil. Sevgi de değil tam. Saygı.
Söylenenle yapılan, “valiz”le varlık arasındaki tutarlılığa, bunun bu kadar olağanken bu denli özlediğimiz bir şey oluşuna… O gösterişsiz dimdikliğe saygı.
Deniz üç tişört üç boxerla tatile gidip tam 2 Temmuz’da dönüp ince bileklerine ters kelepçeyi taktırdığında, gösterisi artık bir komedi şovu olmaktan çıktı; bütünüyle politik, yine tamamen yaratıcı bir eyleme dönüştü.
Bugün milyonlarca insanın sahiplendiği şey yalnızca bir komedyen değil. Mizahın, eleştirinin ve bu ülkeyle kurulan inatçı bağın kendisi.
İnsan bazen en sert eleştirileri, en çok ait hissettiği yere yöneltir. Vazgeçtiği için değil. Vazgeçemediği için.
Mizah da tam bu yüzden vardır. Otoriteyle arasına mesafe koyabilmek, tabulara dışarıdan bakabilmek, kendimizle de dalga geçebilmek için.
Nefret söylemi başka bir şeydir; mizah başka. Bir topluluğu aşağılamak başka, eleştirilemez sayılanı eleştirebilmek başka.
Mizah, tam da dokunulmaz ilan edilenlere dokunabildiği ölçüde kamusal bir anlam taşır. Deniz Göktaş’ın gösterisi de bunu yapıyordu. Dalgıçlarla ya da haşemalılarla değil, önyargılarımızla dalga geçiyordu.
Erdoğan’ı da, İmamoğlu’nu da, Celal Şengör’ü de, Fatih Altaylı’yı da, kendisini de aynı mizah evreninin içine yerleştiriyordu. Çünkü iyi mizah taraf tutmaktan önce mesafe kurar. O mesafe işte, aklın özgürlüğüdür.
Üç tişört, üç boxer… Bu kadar gösterişsiz bir hayatın, bu kadar büyük bir hikâyeye dönüşmesi tesadüf değil.
Bazen bir insanın sırt çantasına sığan şeyler, bir ülkenin vicdanına sığmıyor.”
@ZehraCelenk yazdı: https://t.co/2lqYDaawoE
“Kral suçluysa, mutlaka tepki verecektir” diyen Hamlet, gerçeği anlatmak için bir gösteri sahneye koyar.
Çünkü bazen sahne, hakikatin kendini ele verdiği tek yerdir.