12 Eylül'ü Sürdürenler Yeni Anayasa Yapamaz
Türkiye'nin ihtiyacı makyaj değil, eşitlikçi bir düzendir.
12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen faşist darbenin üzerinden 46 yıl geçti.
Darbe, işçi sınıfının örgütlülüğünü dağıtmak, devrimcileri ve yurtseverleri ezmek, Türkiye’yi uluslararası tekellerin ve patronların sınırsız yağmasına açmak için harekete geçti.
Darbenin asıl hedefi, emekçi halkın ülkenin geleceğine el koyma iradesini kırmak ve sermaye sınıfının egemenliğini güvence altına almaktı.
Bugün işçilerin sendikasız, güvencesiz ve düşük ücretlerle çalıştırılmasında; kamu işletmelerinin ve ülkenin kaynaklarının patronlara devredilmesinde; eğitimin dinselleştirilmesinde; tarikatların devletin bütün kurumlarına yerleşmesinde; gençliğin geleceksizliğe mahkûm edilmesinde 12 Eylül’ün izi vardır.
12 Eylül düzeni sona ermemiştir. İktidarlar değişmiş ama düzen korunmuş ve güçlendirilmiştir.
AKP ise 12 Eylül’le hesaplaşmamış, onun açtığı yoldan yürümüştür. Darbenin piyasacı ve gerici programını daha ileri taşımış; işçilerin haklarını gasp etmiş, laikliği tasfiye etmiş, ülkemizi emperyalizme ve sermayeye daha bağımlı hâle getirmiştir.
Şimdi aynı iktidar, bir kez daha “yeni anayasa”dan söz ediyor.
Anayasayı ve yasaları tanımayanların, mahkeme kararlarını uygulamayanların, seçme ve seçilme hakkını gasp edenlerin, muhalifleri hapse atanların halkımıza özgürlükçü ve demokratik bir anayasaya imza atabileceğinin inandırıcı bir tarafı bulunmamaktadır.
AKP “Türkiye darbe anayasasından kurtulmalıdır” kılıfına sığınarak yeni Osmanlıcı çözüm süreciyle ülkemizi emperyalizm için dikensiz gül bahçesine çevirmeye çalışıyor.
AKP’nin yeni anayasa yapma hakkı da ehliyeti de meşruiyeti de yoktur.
Kapalı kapılar ardında yürütülen görüşmelerin, içeriği halktan saklanan pazarlıkların ve neyi tartışacağı dahi açıklanmayan komisyonların Türkiye’nin sorunlarını çözeceği söyleniyor.
Oysa emekçilerin geleceği holdinglerin, tarikatların ve emperyalist merkezlerin çıkarlarına göre şekillendirilen pazarlıklara bırakılamaz.
Türkiye’nin ihtiyacı, 12 Eylül düzenine yeni bir anayasa makyajı yapılması değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı; işçilerin örgütlenme, siyaset yapma ve hak arama özgürlüğünün güvence altına alındığı, laikliğin tartışmasız biçimde egemen olduğu, ülkenin kaynaklarının toplum yararına kullanıldığı, bağımsızlık ve egemenliğin esas olduğu eşitlikçi bir düzendir.
Çözüm sürecinin Alevilerle ilişkisi tartışılıyor. Tartışılması normal. Çözüm sürecine meşruiyet sağlamak için gündeme getirilen tarihsel referansların Alevi yurttaşlarımızı rahatsız etmemesi mümkün değil.
Peki neden süreç bu kadar tarihsel referansa ihtiyaç duyuyor
Cumhuriyet ile derdi olan bir masa var karşımızda. Ama bir yandan da “biz”i kanıtlamak zorundalar. Masada “Türk”ün ve “Kürt”ün oturduğu iddiasından hareket ederek…
“Kavga ettik, bizi kavgaya sürüklediler ama aslında öteki yok, biz varız” demek için, tarihsel figürler, olaylar yardıma çağrılıyor. Hatırlayalım, ilk başta Çanakkale Savaşı’na gönderme yapılırdı, “hep birlikte savaştık” diye. Gerisi geldi, Malazgirt filan derken Yavuz Sultan Selim’e ulaştık.
Cumhuriyet’in “kapanması gereken bir parantez” olduğunu göstermek için daha eskilere gitmenin kaçınılmaz sonucudur bu. Konu sadece Alevilik değildir. Tarihsel ilerleme diye bir olgu vardır ve daha yeniyi daha eski ile zaten asla düzeltemezsin.
Öte yandan konu bayağı güncel bir boyuta da sahip. Gazze merkezli Hamas’ın yediği darbe sonrasında bölgedeki ABD ittifak sistemi kendisini mezhepsel olarak ifade edebiliyor. İran merkezli “direniş ekseni”nin karşısında bir Sunni blok şekillendi. Çözüm sürecinin bölgesel gelişmelerle bağı olduğunu hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla dönüp dolaşıp “biz”i oluşturmak için Sunni referansları bulup çıkarmanın güncel bir karşılığı da var: İran’ın kuşatılması.
Bütün bunların karşısına “bu sefer de bizi dışarıda bırakıyorsunuz”a varacak kimlikçi itirazlardan uzak durmak gerekir. Bugünkü sürecin sorunu bazı kimlikleri dışarıda bırakması ya da onlara karşı olması değildir. Sürecin hedefleri vardır, bu hedefler sorunludur, sorunlu hedeflere yönelen bir sürecin yeni sorunlar yaratması kaçınılmazdır.
Yani, yeni süreçle ilgili tartışmaların Alevilik meselesine sıkıştırılmamasında yarar var. Kuşkusuz konuyla ilgili ısrarlı ve provokatif tutum, güçlü bir tepkiyi hak ediyor. Ancak bu tepkiler daha bütünlüklü bir çerçeveye yerleşmeli.
Bugünkü çözüm süreci, kim ne dersen desin, bir Türkiye tasarımı ile ilişkilidir. Bu tasarımın sınıfsal ve ideolojik karakteri ile bağlandığı uluslararası dinamikler veri alınmadan yürütülecek bir tartışmanın hiçbir anlamı yok.
Türkiye’de etnik kimlikler üzerinden bir “biz”in ya da “birlik”in yaratılamayacağını defalarca vurguladık. Bu türden “birlik”ler her zaman yeni “öteki”ler yaratır, yaratmak zorundadır.
Öte yandan evet, bir “biz” yaratabiliriz. Bugün yurttaş kavramının içine dahi sokamayacağımız, para neredeyse oralı olan, sömürücü-asalak-hırsız çok küçük bir azınlığı dışarıda tutarak oluşturulacak bir “biz”, yani sınıfsal temellerde oluşacak bir “biz”, en kapsayıcı ve en az sorunlu “birlik” inşasını sağlayacaktır. Sanıldığının tersine etnik, kültürel zenginliklerimizi koruyup geliştirecek olan da böylesi bir “birlik”tir.
Ama işe etnik ve mezhepsel kimliklerle başlayınca, sorunlar derinleşmektedir. Buradan “biz” filan çıkmaz, çıkmayacak.
Bugünkü süreç Yeni-Osmanlıcıdır. Ademi-merkeziyetçi bir demokrasi deniyor. Bunun sermayeye ve tarikatlara mutlak özgürlük anlamına geldiğini 20 yıldır anlatıyoruz. Sınır geçişkenliklerinin artmasının “demokrasi” değil, kuralsızlık anlamına geleceğini ısrarla vurguluyoruz. Şu artık anlaşılmalıdır: “Yerel demokrasi” diye kodlanan şey sermaye diktatörlüğünün en sert ve acımasız biçimlerinden biridir.
Bunlar tartışılmalıdır. Bunlar tartışıldığında “biz” diye yaratılmak istenen şeyin Kürt, Arap ya da Türk çoğunluğun çıkarlarını da kapsamadığı görülecektir. Yani dışarıda kalan sadece Aleviler değildir.
Bu tartışmanın sol içi bir tartışma olarak ele alınmaya kalkılması ise tam anlamıyla abestir. Öcalan’ın bir yandan bu sürece dönük itirazları gidermek diğer yandan masadan çıkacak Türkiye tasarımında “kurucu fikir babası” olmak için yaptığı konuşmaları “şurası iyi” “şurası sorunlu” türünden bir sol içi eleştiriye tabi tutmak ancak sürecin ne anlama geldiğini kavramayan ya da kavramak istemeyenlerin işi olabilir.
İmamoğlu ile başlayan ve birçok belediye ile devam eden operasyonlar, yolsuzluk vardır-yoktur tartışmasından bağımsız bir biçimde, “seçme ve seçilme hakkına müdahale” anlamına geldiği için güçlü bir itirazı hak ediyor.
Şimdi gündemde tarikatlar var. İktidarın motivasyonu aynı olabilir. Ancak eğer AKP’yi iktidara taşıyan ve orada tutan dinamikleri doğru kavrıyorsanız ve azıcık da olsa Cumhuriyet değerlerini önemsiyorsanız, bir kısım tarikata, evet hadi adını koyalım, bir kısım “muhalif tarikata” dönük operasyonlara aynı mantıkla itiraz edemezsiniz.
Tarikatları haber kovalayan gazeteciyle, siyasi partilerle aynı düzleme yerleştirip, “papazı vermeyecektik” türünden öyküler anlatamayız.
Tarikatların topyekun sorgulanması yerine “zaten varlar bari muhalif olanlar ayakta kalsın” yaklaşımının tercih edilmesi, bir kısım muhalif çevrenin neden zamanında ve belki şimdilerde Fethullahçılara umut bağladığını da açıklıyor.
“Sizin tarikat gerçeğini ortadan kaldıracak gücünüz yok, o zaman onlardan iyisini tercih edeceksiniz” türünden yorumlar yapılmakta. AKP iktidarı ile bu şekilde mücadele edebileceklerine düşünenler var demek ki!
Şu anda “iyi tarikat, kötü tarikat” ayrımından en fazla AKP yararlanır, bunun farkındalar mı acaba!
Holdinglerin sömürü çarkından çıkan pis kokular etrafa saçıldığında ya da iktidar bir sermaye grubuna müdahale ettiğinde, “koşun bizimkilere çökecekler” diye çığlık atmak yerine bütün stratejik sektörlerde devletleştirmeyi savunmak nasıl zorunluluksa, tarikatlar bir nedenle gündeme geldiğinde benzer bir talep ileri sürülmesi de zorunluluktur.
Ha “hayal dünyası”nda geziniyoruz değil mi!
Memleketi iliklerine kadar yağmalayan holdinglerin arasından dost, elbirliği ile laikliği yiyip bitirip iktidar ve rant alanlarını kendi aralarında paylaşan tarikat ve cemaatlerden kurtarıcı aramak ise gerçekçi politika!
Bizim hayallerimiz, böylesi bir gerçekçilikten daha akılcıdır, kusura bakmayın.
Süleymancılara operasyon için neden bugün seçildi?
💬TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan (@OkuyanKemal): İşin ilginci bu operasyonun hazırlıklarının aylar öncesinde yapılmış olması. Masada duruyordu. O zaman neden şimdi sorusu sorulmalı. Yanıtlardan birinin kesinlikle "çerçeve yasa" olduğunu düşünüyorum. Hazırda bekleyen bir operasyon bugün başlıyorsa, zamanlama konusunda bir tercih yapılmış demektir. Çözüm sürecine tepkili kesimlerin bir bölümüne "bakın biz tarikatlara da müdahale ediyoruz" demiş oluyorlar. Bir de belediyelere ve İmamoğlu’na dönük müdahalelerle ilgili bir yanı da var.
https://t.co/rOJQzdzpvi
Askeri ittifaklar güvenlik değil savaş getirir
AKP iktidarı, “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” adı verilen anlaşmaya imza atarak ülkemizi yeni ve son derece tehlikeli bir askeri maceranın içine sokmuştur.
Anlaşmanın açıklanan en önemli hükmü, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılmasıdır.
AKP böylece, Türkiye’yi hangi koşullarda ve kimin uğruna savaşa sokacağı belirsiz, son derece ağır sonuçlar doğurabilecek bir yükümlülüğün altına girmiştir.
Üstelik bu yükümlülük, emperyalist saldırganlığın, bölgesel rekabetlerin ve gerici iktidarların hesaplarının iç içe geçtiği, her an yeni çatışmalara gebe bir coğrafyada üstlenilmiştir.
Bugün Suudi Arabistan’ın Yemen’de ve Kızıldeniz’de taraf olduğu çatışmaların yarın Türkiye’nin önüne bir “ortak savunma yükümlülüğü” olarak getirilmeyeceğinin hiçbir güvencesi bulunmamaktadır.
İran’a yönelik yeni bir saldırı dalgasının, Yemen’de büyüyecek bir savaşın ya da başka bir bölgesel hesaplaşmanın Türkiye’yi doğrudan çatışmanın tarafı haline getirmeyeceğini kimse garanti edemez.
Zaten mesele tam da budur:
Türkiye’nin askeri gücü emperyalizmin bölgesel planlarına bağlanmakta, halkımızın bu planların bedelini kanıyla ödemesinin önü açılmaktadır. Bu yüzden anlaşmayı dünya kamuoyuna müjdeleyen Trump’ın “Türkiye’nin ordusu ve silah sanayii, Suudi Arabistan’ın finansal gücü ve Pakistan’ın nükleer silahları” derken ellerini nasıl ovuşturduğunu hayal etmek güç değildir.
AKP çevrelerinin bu anlaşmayı İsrail’e karşı bölge güçlerinin harekete geçmesi, hatta yeni bir denge kurulması olarak pazarlamaya çalışmasının hiçbir inandırıcılığı bulunmamaktadır.
AKP bölgedeki “düşman kardeşi” İsrail’i dengelemiyor, güçlendirilmiş bir İsrail, zayıflatılmış bir İran ve emperyalizmin ihtiyaç duyduğu her uğursuz rolü üstlenmeye hazır gerici bölgesel güçlerin eşlik ettiği bir “Amerikan barışı”nın taşeronluğuna soyunuyor.
Artık Vaşington’un, İsrail’in merkezinde bulunduğu daha geniş bir bölgesel mutabakatın önündeki direnç noktalarını ortadan kaldırmak ve bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden hizaya sokmak konusunda yol aldığı açıkça görülüyor. İran’ı zayıflatmaya dönük saldırılar sürerken Gazze Planı’nın devreye sokulması; Yemen ve Kızıldeniz’de gerilim tırmanırken Türk-Suudi-Pakistan güvenlik anlaşmasının imzalanması birbirinden bağımsız gelişmeler değildir.
ABD bu stratejinin askeri yükünü bölgedeki müttefiklerine dağıtmak, aynı zamanda bölgeye ilişkin yönelimini NATO’nun ortak stratejisine dönüştürmek istemektedir. Türkiye tam da bu noktada kritik bir önem kazanmaktadır. Ankara’daki NATO Zirvesi’nde Türkiye’nin savaş gücünün ve silah sanayisinin ısrarla öne çıkarılması, ülkemize biçilen bölgesel rolün pazarlığının burada yapılması tesadüf değildi.
Şimdi Ankara’da pazarlığı yapılanın bölgede adım adım icraata geçirildiğini görüyoruz.
Mekke Anlaşması bu nedenle üç ülke arasında imzalanmış bir “savunma anlaşması” değildir. Türkiye’nin NATO bünyesindeki savaş gücü ve askeri kapasitesi, Suudi Arabistan gibi bölgenin gerici güçleriyle kurulan yeni mekanizmalar üzerinden daha geniş bir coğrafyadaki emperyalist planlara bağlanmaktadır.
Ortadoğu’dan Kızıldeniz’e ve Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyayı sert bir dönem bekliyor. Enerji ve ticaret yollarına hâkim olma, yeni ve kârlı yatırım alanlarını ele geçirme kavgası büyürken, bu kavgaya yeni askeri saflaşmaların ve kanlı hesaplaşmaların eşlik edeceği açıktır.
Tüm bu nedenlerle halkımız, iktidarın milliyetçi hamasetle, “yeni Osmanlı” hayalleriyle, mezhepçi söylemlerle ya da “milli güvenlik” gerekçeleriyle önüne koyacağı yeni savaş senaryolarına karşı uyanık olmalıdır.
Türkiye’nin güvenliği daha fazla askeri ittifaktan, daha fazla silahlanmaktan, emperyalist planlarda daha önemli roller üstlenmekten geçmiyor.
Türkiye’nin güvenliği NATO’dan çıkmaktan, emperyalist üsleri kapatmaktan, yabancı askerleri ülkemizden göndermekten ve bütün komşularımızla eşitliğe, egemenliğe ve karşılıklı saygıya dayanan ilişkiler kurmaktan geçiyor.
Bu ancak Türkiye’de tutarlı bir anti-emperyalist halk iradesinin güçlenmesiyle sağlanabilir.
Halkımızın örgütlü gücü büyümeden Türkiye sermaye sınıfının hırslarının ülkeyi soktuğu savaş cenderesinden kurtulamaz.
Emperyalizmin ve gericiliğin ülkemize biçtiği kaderi reddetmek ve kendi geleceğimize sahip çıkmak için örgütlenmek artık yaşamsal bir ihtiyaçtır. TKP bunun için ne gerekiyorsa yapacaktır.
TKP Merkez Komite
Bu, 'İslam’ın NATO’su' değil; NATO’nun İslam’ıdır.
Köküne kadar Amerikancı'dır ve emperyalizmin emrindedir.
Türkiye'yi başta Yemen ve İran'a karşı açıkça taraf haline getirmektedir.
İttifakın hedefindeki Ortadoğu, siyonizme altın çağını yaşayacağı bir zemin sunmaktadır.
Soykırımcı epstein koalisyonu için mutlu bir gün!
Çocukları taciz edip, etkinlik düzenliyorlar: İktidar Neo-Nazi çetelere sessiz
Sosyal medyada açık kimliklerini gizleyerek örgütlenmeye ve propaganda faaliyetlerine devam eden Neo-Nazi çetelerden birinin kurucusunun kız çocuklarına taciz ve istismarda bulunduğuna dair yazışmalar ortaya çıktı.
"Cumhurbaşkanına hakaret" gibi iddialarla çok sayıda kişinin sosyal medya hesaplarını kapatan iktidar bu çetelerin faaliyetlerine sessiz.
Konuyla ilgili sosyal medya paylaşımında TKP MK Üyesi Berkay Kemal Önoğlu şu ifadeleri kullandı:
💬"Basit bir taramayla bile inanın çok geniş bir ağa ulaşılabiliyor. Ancak belli ki dava açılabilmesi ya da konunun üzerine gidilmesi için taciz, yaralama, gasp, cinayet vb işlemeleri gerek! Bu ülkede Maraş'taki, Eskişehir'deki gibi katliamcı psikopatlar elbette daha çok çıkar.
Daha geçen aylarda Ankara'da TKP binası önünde maskelerle poz verip kaçan, metro altlarında tipini beğenmediklerine kimlik soran Neo-Nazi çetesinin akıbeti ne oldu örneğin?”
https://t.co/bX6xLcUosc
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan yazdı:
📌CHP’nin bölünmesi ve komünistler: 'Yeni' ile kavgalıyız ama biz...
https://t.co/LiS2jRV91N
❝ Bu sistem akılla işlemiyor, bir. Sürdürülebilir değil, iki. AKP Türkiyesi’nin kalıcı olma şansı yok, üç. AKP Türkiyesi’nden kapitalizmin içinde durarak kurtulmak mümkün değil, dört. AKP’den kurtulmak AKP Türkiyesi’nden kurtulmak anlamına gelmiyor artık, beş. Cumhuriyetçi birikimin AKP Türkiyesi’ne tamamen teslim olmayacağı açık, altı. Bu birikimin akabileceği ve enerji toplayabileceği tek mecra sosyalizm, yedi. ❞
Ankara Zirvesi Sonrası NATO Gerçeği
1. 1949’da büyük bir yalanla kuruldu. Yıllar içinde yalana yalanlar eklediler. 2026 oldu, yalanlar dağ gibi oldu. Bilinmelidir ki, NATO yalan üzerine kurulu bir saldırı örgütüdür.
2. NATO, İkinci Dünya Savaşı’nda faşist Alman ordularını zorlu bir mücadele sonucunda alt ederek Avrupa’nın yarısını özgürleştiren Sovyetler Birliği’nin ve komünizmin artan etki ve prestijini yeni bir savaşla yok etmeye karar veren emperyalistler tarafından kurulmuştur. NATO kurulduğunda SSCB hiçbir ülkeyi tehdit etmiyor, yaşamını yitiren 27 milyon insanının ve neredeyse tamamen yıkılan kentlerinin ardından yaraları sarmaya çalışıyordu. NATO, İkinci Dünya Savaşı biter bitmez ABD-İngiltere tarafından başlatılan yeni dünya savaşının merkez karargahıdır.
3. Türkiye’nin 1952’de Yunanistan ile birlikte NATO’ya dahil edilmesi, iddia edildiği gibi Sovyet tehdidine karşı bu ülkeleri korumayı amaçlamıyordu; SSCB’yi kuşatıp askeri baskı altına alma, bu ülkelerde anti-komünizmi resmi ideoloji haline getirerek piyasa ekonomisinin ve Amerikancılığın dokunulmazlığını sağlama amacını taşıyordu.
4. NATO, kurulduktan sonra üye ülkelerde örtülü ve yasadışı faaliyetler organize etti; bu faaliyetler için kadro yetiştirdi. NATO tarafından kurulan gizli şebekeler siyasi cinayetler işledi, uyuşturucu trafiğini yönlendirdi, provokatif eylemler düzenledi, gerekli gördüğünde darbeler planlayıp ya da darbecileri cesaretlendirip hükümetleri alaşağı etti.
5. NATO, emperyalizmdir; NATO, çokuluslu tekellerin ve sömürü düzeninin bekçisidir; NATO, anti-komünizmdir. NATO aynı zamanda ABD’nin emperyalist sistem içindeki hegemonyasını sürdürme aracıdır.
6. SSCB dağıldıktan sonra NATO’nun öncelikleri değişmiş ama özü aynı kalmıştır. Sovyetler Birliği öncülüğünde NATO’nun kuruluşuna karşılık olarak oluşturulan Varşova Paktı’nın sonlanmasına karşın NATO varlığını sürdürmüş, ayrıca doğuya doğru genişlemiştir. Bu genişleme, ABD ve müttefiklerinin Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının yarattığı derin boşlukları doldurma amacının ve çokuluslu tekellerin kâr arayışının ürünüdür. Kapitalist Rusya bu doğrultuda kuşatılıp sıkıştırılmıştır. Bugün Ukrayna’da yaşanan savaş, bu kuşatmayı kabullenmemek için yeterli kaynağa, askeri güce, sermaye sınıfına ve belli bir coğrafyayı kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirme stratejisine sahip olan Rusya Federasyonu’nun NATO’nun meydan okumasına yanıt vermesinin sonucudur.
7. Ukrayna’daki savaş bu bağlamda NATO’nun Yugoslavya, Afganistan ve Libya gibi ülkelerde öncülük ettiği silahlı müdahale ve işgallerin hem devamıdır hem de onlardan nitelikçe farklıdır. Diğer örnekler, ABD’nin hegemonyasını tehdit eden bir güce dönük hamleler olmaktan ziyade o hegemonyayı pekiştirmek amacıyla yapılan müdahalelerdir. Ukrayna’daki savaş ise ABD’nin Çin’in yükselişini önlemeye dönük stratejisinin bir parçası olarak Rusya’nın devre dışı bırakılması amacıyla başlatılmıştır. Rusya açısından ise savaş, Çin’le dayanışmaktan ziyade kendi egemenlik alanı olarak gördüğü bir bölgede çıkarlarını savunmak anlamına gelmektedir.
8. NATO hiçbir zaman çelişkisiz, gerilimsiz bir ittifak olmamıştır. SSCB var olduğu dönemde “düşman” karşısında daha bütünleşmiş bir görüntü veren NATO’da o yıllarda dahi ABD ile Avrupalı emperyalist ülkeler arasında çıkar farklılaşması gözlenebiliyordu. Buna önde gelen Avrupa ülkelerinin kendi aralarındaki rekabet de eklenebilir. Bununla birlikte Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa ülkeleri hiçbir zaman ABD hegemonyasını sorgulayacak bir güç ve ufka sahip olamadılar.
9. ABD yönetiminin Çin’in yükselişini durdurmak için Pasifik’e öncelik vermeye başlaması Trump’ın kişisel tercihi değildir. Daha önceki başkanlar döneminde ABD’nin stratejik planlamasında bir değişim ihtiyacı birçok belgede yer alıyordu. Trump bu süreci hızlandırdı ve bütün tutarsızlıklarına rağmen Avrupalı emperyalistleri bu değişime uygun bir noktaya getirdi. Almanya başta olmak üzere, Rusya ile özellikle enerji alanında köklü işbirliklerine giren Avrupalı ülkeler benzersiz bir ahmaklıkla hızla keskin bir Rus düşmanlığına yöneldi. Trump’ın “Avrupa’dan çekiliyoruz, kendinizi koruyun” tehditleri NATO üyelerinin silahlanma çılgınlığına hız vermesini kolaylaştırdı. ABD bir yandan Ukrayna Savaşı’nı Rusya’yı yıpratacak şekilde uzatırken beri yanda hem Avrupalı emperyalistleri savaş için kaynak ayırmaya hem de onları kendisiyle birlikte hareket etmeye zorlamış oluyordu.
10. Ankara Zirvesi öncesinde saçma bir biçimde “dağılıyor” denen NATO, bütün iç çelişkilerine rağmen kanlı yolculuğuna devam ediyor. Zirve, silahlanma konusundaki ortak iştahın NATO’nun ana tutkalı olduğunu gösterdi. Savaşa ayrılan bütçeler başta silah tekelleri olmak üzere yeni yatırım alanları peşindeki büyük sermaye çevrelerinin militarist politikaların arkasında koşulsuz durmasına neden oldu.
11. AKP iktidarı Ankara’da ev sahipliği yapacağı zirveye aynı iştahla hazırlandı. Yıllarca Suriye, Irak, Libya ve Kafkasya’daki sıcak çatışmaları aynı zamanda bir laboratuvar olarak kullanan Türk silah endüstrisi savaş sahasında yaşanan radikal dönüşümü erken fark edip emekleme döneminden koşu evresine hızlı bir biçimde geçmeyi başarmıştı. Zaman zaman hiçbir karşılığı olmayan abartı ve çarpıtmalarla süslense de, “savunma sanayi”nin AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin kritik ve öncü sektörlerinden biri olma özelliği kazandığı ortadaydı.
12. Ancak silah şirketleri palazlanırken sektörün önündeki engeller de büyümekteydi. Her şeyden önce Türkiye ekonomisinin bir bütün olarak ciddi bir kaynak sorunu vardı. Bu sorun hafiflemedikçe “başarı” sınırlanıyor ve riskler artıyordu. İktidar dümeni hem siyasal hem ekonomik açıdan iyice Atlantik’e doğru kırmış olsa da sorun bütün boyutlarıyla kendini hissettirmeye devam ediyordu.
13. AKP, NATO’da daha merkezi roller üstlenmenin Türkiye’nin Avrupa ile ekonomik ve siyasal ilişkilerini geliştireceğini hesap ederek hazırlandı zirveye. NATO’nun Avrupa kanadının askere ihtiyacı vardı. Ayrıca Avrupa ülkeleri Ukrayna Savaşı’nın ve önlerine koydukları savaş planlarının talep ettiği silah ve cephaneyi karşılayacak üretim kapasitesinden de yoksunlardı. Türkiye ise bazı kalemlerde ucuz ve hızlı bir tedarikçi konumuna gelmişti. Özetle, NATO sermaye sınıfımız için bilinen “fayda”ların yanında bir de batıyla ilişkileri güçlendirecek bir maymuncuk işlevi görecekti. Bu nedenle NATO zirvesi sırasında Ankara’nın her tarafına “yerli ve milli” silah sistemleriyle ilgili görseller asıldı.
14. Ancak konu yalnızca silah ve cephaneleri görücüye çıkarmaktan ibaret değildi. Silah üretimi açısından da artık bir evrenin sonuna gelinmişti. Daha ileriye gitmek için gerekli işbirliklerinin, yüksek teknoloji gerektiren parçaların tedariğinin önünde Erdoğan’ın “eyyyy Amerika” söylemli günlerinden kalma yaptırımlardan kaynaklı engeller vardı. Yabancı pazarlara gösterişli bir giriş yapan Türk silah şirketleri buralarda tutunabilmek için NATO sertifikalarına ve örgüt bünyesindeki programlara ortak olmaya mecburdu. Dış pazarda kendine alan açamayan ve istikrar yakalayamayan bir silah endüstrisinin “başarı” öyküsü yazması da imkansızdı. Yani Ankara Zirvesi hem silah sanayini kullanarak batılı emperyalistlerle ilişkiyi geliştirmek için kullanılacak hem de bu ilişki sayesinde silah endüstrisi bazı kısıtları aşacaktı.
15. Bu bağlamda Ankara’daki zirve AKP açısından büyük ölçüde başarılı geçmiştir. Yaptırımların kaldırılması zaman alacak, iki ileri bir geri gidilecek ve hiçbir zaman mutlak anlamda nihayete ermeyecektir. Bununla birlikte NATO’nun Türkiye’ye olan ihtiyacı artmıştır. Dolayısıyla bu yaptırımların etkisi azalacak, Türkiye’nin ittifak içindeki rolü artacaktır.
16. Türkiye kapitalizmi ile bölgesel rekabet içinde olan Yunan burjuvazisinin Türkiye’nin NATO içindeki rolünün artmasını engellemesinin sınırları Ankara Zirvesi’nde bir kez daha görüldü. Akdeniz’deki doğal kaynaklara erişimde Fransa ile işbirliği halindeki Yunanistan’ın Türkiye itirazları, son tahlilde, Ankara’yı belli bir çizgiye getirmek amacındaki güçlü emperyalist ülkelere pazarlık masasında ek kozlar vermeye yaramaktaydı. Zaten Yunanistan ve Türkiye arasındaki gerilimler iki ülkede egemen olan sömürücü sınıflarla ilgili gerçek temellere sahip olsa da, son tahlilde ABD ve İngiltere açısından bu ülkeleri ve bölgeyi yönetmek için bir enstrüman olarak kullanılmaktadır. ABD’nin bir dönem Türkiye’yi bir başka dönem Yunanistan’ı silahlandırarak ve o ülkedeki askeri varlığını artırarak ötekinde “önemsizleşme” paniği yaratması çok bilinen ama çoğu kez işe yarayan bir taktiktir.
17. Ankara Zirvesi “silahlanma” ve “savaşa hazırlanma” konusunda bir mutabakat ilanıdır. Ukrayna’ya silah yardımı yapmaya ya da silahlanmaya hedeflenen ölçüde kaynak ayırmaya isteksiz birkaç örneğin direnci fazla önemsenmemelidir. Asıl önemsenmesi gereken, Avrupa’nın hızlı silahlanma için gerekli dönüşüme izin verecek altyapıya ve ekonomik potansiyele ne ölçüde sahip olduğudur. Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin harp endüstrisine geçiş için attıkları adımları zorlaştıracak siyasi, demografik ve ekonomik engeller orta yerde durmaktadır. Dünya ölçeğinde sürmekte olan sert rekabette AB’nin geri düşmesi bir veri olmakla birlikte, bu ülkelerin ekonomik olarak “cüce” ilan edilmesi elbette gerçekçi değildir. Ancak bu ülkelerin yönetici sınıflarının ilan ettiği ölçekte bir militarizasyonun ciddi toplumsal maliyetleri olması kaçınılmazdır. Kamu harcamalarının daha da kısılması, çalışma koşullarının askerileştirilmesi, “savaş tehdidi” bahanesiyle bazı temel özgürlüklerin askıya alınması emekçi kesimlerin beklenmedik tepkisine yol açabilir. Bu maliyetlerin Türkiye kapitalizminin NATO atıyla Avrupa fatihliğine soyunma hedefini fiyaskoya dönüştürecek gelişmeleri tetiklemesi ihtimal dahilindedir.
18. Ayrıca çok sık dile getirildiği gibi, Avrupa kanadını silahlanmaya ikna eden ABD yönetiminin silahlanmadan murat ettiği Avrupa’nın kendi silah endüstrisini kurması değildir. Vaşington’un hesabı Avrupa’ya daha çok silah satmaktır. Dolayısıyla NATO içinde yakın gelecekte her bir alım için silah tekelleri arasında kıyasıya rekabet ortaya çıkacaktır. Türkiye bu rekabette mümkün olduğunca fazla ülke ile “ortak projeler”e girişerek ve devlete ait bazı şirketleri “büyük” oyunculara yem ederek aradan sıyrılmak istese de, bazı örneklerde pastayı yeni bir aktörle paylaşmaya isteksiz tekellerin sert müdahaleleri ile karşılaşacaktır.
19. Söz konusu rekabeti bir nebze olsun yatıştıran, birçok kritik silah açısından piyasada gözlenen kıtlıktır. Füze, savaş uçağı, top mühimmatı gibi kalemlerde NATO ülkelerindeki talebi karşılayacak bir arz bulunmamaktadır. Bu silah sistemlerinin satışlarında sözleşmeler yıllar öncesinde yapılmakta, para transferleri gerçekleşmekte ve alıcılar sıranın kendilerine gelmesini beklemektedir. AKP iktidarı, bu kıtlığı yıllar önce fark ederek bazı açılardan öne geçmiş durumdadır.
20. “Yerli ve milli silah sistemlerinin” gelişmesini ABD ve diğer ülkelerin yaptırımlarının tetiklediği gerçeği madalyonun sadece bir yüzüdür. Diğer yandan, bu birikimin şu anda NATO ittifakına entegrasyonundaki kararlılık ve imzalanmakta olan ortaklık anlaşmaları ile yeni projeler, “yerli ve milli silah sistemlerinin” ortaya çıkışında Kanada, İngiltere gibi ülkelerin rolünü daha fazla mercek altına almamızı gerektirmektedir. Bu rol sıradan bir ticari arayışın ötesinde stratejik bir hesabın ürünü olarak da değerlendirilebilir.
21. AKP ve sermaye sınıfı açısından “başarılı” geçen zirve halkımız ve ülkemiz için büyük tehlikeler barındırmaktadır. Bu tehlikelerin başına, zirvenin başarısızlıklarından ya da çözülemeyen sorunlardan kaynaklı riskleri ve belirsizlikleri yazmakta yarar vardır. Yukarıda bu sorunlardan bazılarına işaret ettik. Ancak ülkemiz açısından en büyük sorun sıcak çatışmaların içine çekilme olasılığımızdır. Ukrayna Savaşı ve İran’a dönük saldırganlık NATO’nun merkez gündemine dönüşmüştür. Bu bağlamda Türkiye resmen taraf olmuştur. Her iki çatışmanın da nereye evrileceği belirsizdir. AKP iktidarı iki komşu ülkeyle ilişkilerini bu belirsizliğin içinde bonkörce harcamaktadır.
22. Bir süredir iktidarın yetkili isimlerinin ve AKP medyasının Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne dönük dostça olmayan bir tavır sergilemesi, şimdilik sembolik bir önem taşısa da, iktidarın aynı doğrultudaki fiili adımları için kamuoyunu hazırlama amacı taşıdığından ciddiye alınmalıdır. İlginç olan, söz konusu iki ülkenin Türkiye’ye dönük yaklaşımlarında bu tavır değişikliğini açıklayacak herhangi bir değişimin gözlenmemesidir. Türkiye’nin Çin ve Rusya’yla ilişkilerinin bozulmasının ülkemiz ve halkımız için bir dizi olumsuz sonucu olacaktır.
23. ABD ve NATO’nun Ukrayna ve İran’da istediğini elde etmesinin önünde aşılması güç engeller vardır. Bu engeller kendisini daha açık bir biçimde hissettirdiğinde bunun Türkiye’ye faturasını silah tekelleri ve bir bütün olarak sermaye sınıfı değil, halkımız ödeyecektir.
24. Zirve sırasında basına yapılan açıklamalarda ve sonuç bildirisinde hiç bahsi geçmese de Türkiye’de kurulacağı yetkililer tarafından ilan edilen yeni NATO karargâhlarının Türkiye’nin daha fazla gerilimin doğrudan tarafı haline gelmesine yol açacağı açıktır. Bu karargahlardan birinin Boğazlarla ilgili olması konunun vehametini artırmaktadır. İktidarın Montrö Sözleşmesi’ni sağından solundan çekiştiren, onu NATO çıkarlarına kurban edecek davranışlar içine girmesi son derece tehlikelidir.
25. AKP’nin Yeni-Osmanlı stratejisini ABD ve NATO himayesinde hayata geçirmeye çalışması bir başka tehdittir. Bu tehdit yalnızca içeride Cumhuriyet’le bütün bağını koparmış bir gerici yapı için uygun bölgesel ortamın şekillenecek olmasından kaynaklanmamaktadır. ABD yetkililerinin Osmanlı övgüleri, monarşi çağrıları yalnızca 1923’ten alınmak istenen intikamın değil, bu bölgeyi daha kolay kontrol altında tutma isteğinin ifadesi olarak değerlendirilmeli. Burada imparatorluk özlemiyle hareket eden bir Türkiye’nin NATO şemsiyesinde etkisini artırması, hatta sınırlarını genişletmesi aynı zamanda daha kırılgan hale gelmesi anlamına gelecektir ve dağılma dinamiklerini de harekete geçirecektir. Büyüme ve küçülme, şişme ve dağılma diyalektik bir bütünlük oluştururken her durumda “savaş” demektir. Emekçi halk üzerine çöküşü benzersiz olacak bu yıkım aynı zamanda ülkemiz açısından bir varoluş meselesine de dönüşecektir.
26. Yeni-Osmanlıcılığın gözünü diktiği geniş coğrafya çok sert bir rekabete sahne olmaktadır. Bu rekabetin kontrolden çıkması her an için mümkündür. İran’ı bir kenara koyarsak, bu coğrafyada Türkiye ABD’nin diğer müttefikleri olan Yunanistan ve İsrail ile ortaklık ve düşmanlık arasında gidip gelmektedir. Dostluk ve düşmanlıkları kâr arayışının belirlediği, ülkelerin dış politikasına sermaye sınıfının çıkarlarının hâkim olduğu bir dünyada yurttaşlarımız bu sözde dostluklardan da düşmanlıklardan da zarar görmektedir. Emperyalist dünyada dostluklar başka düşmanlıkların habercisidir. Yeni-Osmanlıcılık ülkemizi içerde karanlığa dışarıda ise kaotik çatışmaların içine sürüklemektedir.
27. NATO’nun yarattığı tehlikeler ortadayken düzen siyasetinin birkaç kişisel tavır dışında bütünüyle NATO’cu bir konumlanış içinde olması, emperyalizmle ve onun NATO gibi örgütleriyle mücadelenin sınıfsal bir temele oturması gerektiğinin bir başka kanıtıdır. NATO yalnızca ABD merkezli bir emperyalist ittifak değil aynı zamanda sermaye egemenliğinin uluslararası alandaki jandarmasıdır. Piyasa ekonomisinin karşısına dikilmeksizin NATO’nun karşısında durulmayacağını düzen muhalefeti zirve sırasındaki suskunluğu ile bir kez daha ve onursuz bir biçimde göstermiştir.
28. Türkiye Komünist Partisi’nin NATO’ya karşı yıllardır sürdürdüğü mücadele ve bu tehlikeli örgütü yurttaşlarımızın gündemine sokma gayreti bütün bu gerçeklerle ilişkilidir ve ülkemizi çokuluslu tekellerin, holdinglerin, emperyalistlerin tahakkümünden kurtararak bağımsız, egemen ve sosyalist bir Türkiye yaratma kararlılığının ifadesidir. Partimiz “protesto”cu ya da “muhalif” bir kimlikle değil, eşitlik ve adalet arayışı içinde hareket etmiş, zirve sırasında onca baskıya rağmen onurlu bir duruş sergilemiştir. Bu duruş ancak ülkemiz NATO’dan NATO da ülkemizden çıkınca gerçek anlamını bulacaktır. O güne kadar NATO’ya karşı mücadelemizden zerre taviz vermeyeceğiz. İşçi ve emekçileri, yurtsever aydınlarımızı bu mücadeleye güç vermek için TKP saflarına çağırıyoruz.
Netenyahu ve Zelenski’nin aynı anda ABD’ye gidip Trump ile görüşmesi, İran ve Ukrayna savaşlarını birleştirme girişimleri açısından son derece önemli. Ukrayna’nın Hazar’da bir İran gemisini vurması basit bir konu değil.
Hazar Denizi Azerbaycan için yaşamsal olmasına karşın Bakü’den ses çıkmıyor. Ankara da suskun. Avrupalı liderlerin çoğuysa açıktan gülümsüyor. Zaten Ukrayna’nın tek başına Hazar’da bir gemiyi vurma kararını alma ve uygulamaya koyma yeteneği yok.
İki NATO üyesi olmayan NATO müttefiki ülke, Ukrayna ve İsrail, Ukaryna-İran hattını birleştirerek savaşın genişlemesi için her şeyi yapıyorlar. Bunun temelleri NATO’nun Ankara’da yapılan son zirvesinde atıldı. Kimileri “zirve fare doğurdu” yorumları yapmıştı. Beklentileri neydi bilmiyoruz ama NATO zirvesinin “silahlanma ve savaş” doğuracağını başından beri söyledik ve elimizden geldiğince zirvenin karşısında durduk.
Ukrayna Savaşı ve İran’a dönük saldırıların birbirinin içine geçmesi, savaşın ölçek ve karakterinde büyük bir dönüşüm anlamına gelir. Türkiye ile Irak arasında son haftalarda gerçekleşen görüşmeleri, Karadeniz’deki gelişmeleri ve de “açılım”ı bu gözle de değerlendirmek gerekiyor.
Ülkemiz bu iki çatışma alanının bağlantı noktasında. Emperyalist planlara ve emperyalist savaşa karşı uyanıklığı artırmak bugün en önemli görevlerden biri olmak durumunda.
5 Temmuz'da NATO'ya karşı ülkemiz ve onurumuz için yürüyoruz!
🚩İstanbul, İzmir, Antalya, Adana, Çanakkale ve Samsun'da yapacağımız yürüyüşlere "Bağımsız bir ülkede yaşamak istiyorum, Türkiye'nin emperyalizme teslim edilmesini kabul etmiyorum" diyen tüm yurttaşlarımızı davet ediyoruz.
5 Temmuz Pazar günü Ankara’da gerçekleştirdiğimiz NATO karşıtı eylemde gözaltına alınan 131 arkadaşımızın 118’i serbest bırakıldı. 13 arkadaşımız tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi.
Ankara Sıhhıye Adliyesi önünde serbest bırakılan arkadaşlarımızı almak için bekliyoruz.
Tekrar ediyoruz: NATO’ya hayır demek değil, NATO’culuk suçtur.
AKP'nin yargı sopası şimdi de emperyalizm için devrede
🔴Yargı sopasına dönüşen "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlaması bu kez de NATO'ya kalkan oldu. NATO'yu sosyal medyada eleştiren yurttaş ifadeye çağrıldı.
https://t.co/DnveJUes24
İç İşleri Bakanı Çiftçi "ahbap çavuş rezaleti, resmi kurumların güvenilirliğini bir kez daha ortaya koydu" demiş. Öyle değil. Kamusal alanın tasfiyesi ve kurumların topluma değil de bireysel çıkarlara hizmet etmesi nedeniyle ortaya çıkan güvensizlik ahbap rezaletine neden oldu.
@AzatKar78675989@Aisezisan@RTErdogan@yusuftekin Bu yüzden mesele kişisel iyi ya da kötü örnekler değil,sistemin nasıl kurulduğudur.Dolayısıyla çözüm de bireysel değil yapısaldır kamusal alanın yeniden güçlendirildiği, eğitimin bilimsel ve denetlenebilir temelde yeniden kurulduğu bir düzen değişikliği olmadan bu tablo değişmez.
@AzatKar78675989@Aisezisan@RTErdogan@yusuftekin Çünkü bu yapılar doğası gereği kapalıdır kendi iç kurallarıyla işler ve kamusal hesap verebilirliğe tabi değildir.Denetimin zayıfladığı her yerde sadece eğitim kalitesi değil, aynı zamanda istismar, şiddet ve her türlü suistimalin önlenmesi de zorlaşır
@AzatKar78675989@Aisezisan@RTErdogan@yusuftekin Eğitim bu açıdan kritik bir alandır. Eğitim kamusal olmak zorundadır; yani herkes için eşit, ücretsiz, bilimsel temele dayalı ve şeffaf biçimde denetlenebilir olmalıdır. Bu alanın cemaatlere, tarikatlara ya da benzeri kapalı yapılara bırakılması ise bu denetimi ortadan kaldırır.
@AzatKar78675989@Aisezisan@RTErdogan@yusuftekin Bugün yaşanan şiddet olayları, okul saldırıları, kadın cinayetleri ve istismar vakaları tek başına birbirinden kopuk değildir. Ortak bir zemin vardır: kamusal alanın zayıflatılması, denetimin geri çekilmesi ve sorumluluğun parçalanması.
@AzatKar78675989@Aisezisan@RTErdogan@yusuftekin ‘Disiplin’ diye cemaat/tarikatları aklayamazsınız. Eğitim kapalı yapılarla değil, kamusal ve bilimsel temelde yürür. Çocuğu teslim etmek çözüm değil; bu düzenin yarattığı sorunun başka bir biçimidir.
@AzatKar78675989@Aisezisan@RTErdogan@yusuftekin Anlattıkların üzücü ve ciddiye alınması gereken şeyler. Ancak buradan tek tek olaylara bakarak değil, bu olayların ortaya çıkmasına zemin hazırlayan yapıyı konuşarak sonuç çıkarılabilir.