Deniz Göktaş hakkında uygulanan tutuklama tedbirine derhal son verilmesini ve ifade özgürlüğü üzerindeki sistematik baskıların son bulmasını talep ediyor; yetkilileri ulusal ve uluslararası insan hakları yükümlülüklerine uygun davranmaya çağırıyoruz. #DenizGöktaşSerbestBırakılsın
https://t.co/g6S1Rw4VWy
2 Temmuz Sivas Katliamı: Hakikat, Adalet ve Yüzleşme Talebimizden Vazgeçmeyeceğiz
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri kapsamında bir araya gelen aydın, sanatçı, yazar, semah dönecek olan gençler ve çocuklar ile iki otel emekçisi 35 can Madımak Oteli’nin kuşatılarak ateşe verilmesi sonucu katledildi. Sivas Katliamı; yaşam hakkına, düşünce ve ifade özgürlüğüne, inanç özgürlüğüne ve eşitlik ilkesine yönelik, insanlığa karşı işlenmiş en ağır suçlardan biridir.
Aradan geçen yıllara rağmen katliamın tüm boyutlarıyla aydınlatılması sağlanmamış, gerçek sorumlular yargı önüne çıkarılmamış, kamu görevlilerinin sorumluluğu etkin biçimde soruşturulmamıştır. Yaklaşık 15 bin kişinin katıldığı saldırıya ilişkin yalnızca 124 kişi hakkında dava açılmış, yargılama sürecinde birçok fail hakkında etkili kovuşturma yürütülmemiştir. Sanıklardan Ali Kurt ve Mevlüt Atalay, pişmanlık hükümlerinden yararlanmak amacıyla ifadelerinde örgüt bağlantılarına ilişkin beyanlarda bulunmalarına rağmen bu iddialar yargılama makamlarınca etkili biçimde araştırılmamıştır.
2012 yılında davanın önemli bir bölümü zamanaşımı gerekçesiyle düşürülmüş, yıllar içerisinde çok sayıda hükümlü tahliye edilmiş veya farklı hukuki düzenlemelerden yararlandırılmıştır. Firari sanıklardan bir kısmı hakkında dosyalar teknik olarak açık görünse de, aradan geçen uzun süre nedeniyle etkili bir yargılama yürütülmemektedir. Bu tablo, ağır insan hakları ihlallerinde cezasızlığın kurumsallaşmasının en çarpıcı örneklerinden biridir.
Sivas Katliamı yalnızca bir linç girişimi olarak değerlendirilemez. Katliamın planlanması, gerçekleşmesi ve sonrasında yürütülen cezasızlık politikaları; olayın tüm yönleriyle ortaya çıkarılmasını ve varsa kamu görevlileri ile örgütlü yapıların sorumluluğunun bağımsız ve etkili biçimde araştırılmasını zorunlu kılmaktadır. Hakikatin ortaya çıkarılması, demokratik toplum düzeni ve toplumsal barış açısından vazgeçilmezdir.
#UnutMADIMAKlımda
Açıklamamızın tamamı:
https://t.co/CB7y9paG3u
Görüyoruz, susmuyoruz, mücadele ediyoruz.
İnsanlık onuru işkenceyi mutlaka yenecek.
“26 Haziran İşkence ile Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” küresel çapta insan hakları savunucuları açısından özel ve önemli bir gündür.
“Birleşmiş Milletler (BM) İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşme” 26 Haziran 1987 tarihinde yürürlüğe girmiştir. BM, 1997 yılında bu günü “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etmiştir.
Türkiye’nin de taraf olduğu Sözleşme, insanın sahip olduğu onur ve değeri korumak için işkenceyi mutlak olarak yasaklar. İnsanlık ailesinin ortak kazanımı olan ve modern insan hakları hukukunun en temel kurallarından birini oluşturan bu yasak, normlar hiyerarşisi açısından üstün (buyruk) kural niteliğindedir. Dolayısıyla hiçbir koşulda istisnası olamaz.
Sözleşme’nin 2. maddesinin 2. paragrafında bu durum şöyle ifade edilir: “Hiçbir istisnai durum, ne harp hâli ne de bir harp tehdidi, dâhili siyasî istikrarsızlık veya herhangi başka bir olağanüstü hâl, işkencenin uygulanması için gerekçe gösterilemez”.
Buna karşın işkence, küresel insan hakları rejiminin hızla çözüldüğü, yaşanan savaşlar ve soykırımlar sonucu ağır bir insani krizle karşı karşıya olduğumuz günümüzde devletler tarafından toplumlara karşı insanlık dışı bir cezalandırma ve yıldırma aracı olarak giderek artan biçimde kullanılmaktadır.
Türkiye İşkenceye Karşı Sözleşme’yi 1988 yılında kabul etmiş, Anayasa ve Ceza Kanunu’nda işkenceyi yasaklamıştır. Maalesef ülkemizde de işkence ve diğer kötü muamele sadece askeri darbeler döneminde değil, cumhuriyet tarihi boyunca sistematik bir devlet pratiği olarak varlığını korumuştur. Ancak günümüzde, insan hakları ve demokrasi değerlerini tümüyle terk eden, toplum üzerinde baskı ve kontrolünü mutlak hale getiren siyasal iktidarın icraatları sonucunda tüm ülke adeta işkence mekânı haline gelmiştir
Bu açıklamanın ekinde paylaşılan veriler, mutlak yasağa ve insanlığa karşı bir suç olma vasfına rağmen işkencenin Türkiye’nin en başat insan hakları sorunu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
https://t.co/aq9W1gZKBA
İşkenceye karşı birlikte ses çıkarıyoruz!
İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi olarak, 26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü kapsamında bir basın açıklaması gerçekleştireceğiz.
🗓 Tarih: 26 Haziran Cuma
🕔 Saat: 12.30
📍 Yer: İHD Dersim Şubesi
Tecrit Uygulamalarından Derhal Vazgeçilsin; Seda Baykan’ın Talepleri Kabul Edilsin!
Seda Baykan başta olmak üzere mahpuslara yönelik tecrit politikalarından vazgeçilmeli ve mahpusların sevk talepleri kabul edilmelidir.
İHD Eş Genel Başkanı Av. Cihan Aydın ve İHD İstanbul Şube Başkanı Av. Jiyan Tosun’un da katılımıyla, İnsan Hakları Derneği Dersim Şubesi yönetim kurulu üyeleri olarak Dersim’de çeşitli kurum ziyaretlerinde bulunduk.
Bu kapsamda Tunceli Ticaret ve Sanayi Odası, KESK Dersim Şubeler Platformu, Dersim Barosu ve Dersim Belediyesi Eş Başkanları Birsen Orhan ile Cevdet Konak’ı ziyaret ederek güncel gelişmeler, insan hakları mücadelesi ve kent gündemine dair görüş alışverişinde bulunduk.
Ayten Öztürk’ün yaşadıklarını anlatan kitabın imza ve söyleşisinde bizimle dayanışan herkese teşekkür ederiz.
'Kayıplar bulunsun, failler yargılansın.'
İHD Dersim Şubesi olarak gerçekleştirdiğimiz ‘Kayıplarımızın İzinde Hakikat ve Adalet Arayışımız Sürüyor’ etkinliğinde; zorla kaybedilenleri, faili meçhulleri ve adalet arayışını konuştuk.
02 Mayıs 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 2026/4 sayılı “Aile ve Nüfus On Yılı (2026-2035)” konulu Cumhurbaşkanlığı Genelgesi, aile ve nüfus politikası başlığı altında kadınların, LGBTİ+’ların ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinin temel hak ve özgürlüklerini doğrudan ilgilendiren düzenlemeler içermektedir.
Genelge; aileyi tekil, heteronormatif ve biyolojik yeniden üretim merkezli bir kurum olarak tanımlamakta; farklı aile biçimlerini, evlenmeme hakkını, çocuk sahibi olmama iradesini, kadınların bedensel özerkliğini ve LGBTİ+’ların varoluşunu görünmez kılan bir kamu politikası çerçevesi kurmaktadır.
Genelgede yer alan “cinsiyetsizleştirme akımı” ifadesi, LGBTİ+ varoluşları ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini “zararlı akım”, “bağımlılık” ve “nesillere yönelik menfi müdahale” gibi kavramlarla aynı düzlemde ele almaktadır. Bu dil, yalnızca ideolojik bir tercih değildir. Kamu gücü eliyle üretilen ayrımcı, damgalayıcı ve hedef gösterici bir söylemdir. Devletin görevi, toplumdaki bir kesimi “tehdit” olarak kodlamak değil; herkesin insan onuruna yaraşır biçimde, eşit ve özgür yaşamasını güvence altına almaktır.
Cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ve cinsiyet özellikleri temelinde ayrımcılık yasağı; özel hayata saygı, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve eşitlik ilkesiyle birlikte değerlendirilmelidir.
Genelgenin “annelik ve babalık” rollerini toplumsal değer olarak tahkim eden, çok çocuklu aile yapısını destekleyen ve çocuk sahibi olmayı özendiren yaklaşımı da kadınların yaşamını aile, doğurganlık ve bakım emeği eksenine sıkıştırmaktadır.
Kadınların bedeni, emeği ve yaşam tercihleri nüfus politikalarının nesnesi haline getirilemez. Devletin nüfus politikası üretme yetkisi; kadınların üreme haklarını, çalışma yaşamına katılımını, eğitim hakkını, ekonomik özgürlüğünü ve şiddetten uzak yaşama hakkını ortadan kaldıracak ya da zayıflatacak biçimde kullanılamaz. Toplumsal cinsiyet eşitliğini dışlayan her politika, kadınları güçlendirmek yerine geleneksel rol kalıplarına mahkûm eder.
Genelgede öngörülen “dijital aile kalkanı”, “aile dostu yayıncılık” ve kamu kurumlarında aile-nüfus politikasıyla uyumlu kavramsal çerçeve oluşturulması gibi başlıklar ise ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, akademik özgürlük ve örgütlenme hakkı bakımından ciddi riskler taşımaktadır. “Aileyi koruma” gerekçesiyle hak temelli yayınların, LGBTİ+ görünürlüğünün, feminist çalışmaların ve toplumsal cinsiyet eşitliği savunuculuğunun denetlenmesi veya sansürlenmesi kabul edilemez. İnsan hakları savunuculuğu, kamu otoritesinin ideolojik sınırlarına göre değil; evrensel insan hakları normlarına göre yürütülür.
Açıklamanın tamamı:https://t.co/e44hSgqOTt
Birleşmiş Milletler, 1993 yılında aldığı bir kararla 3 Mayıs’ı Dünya Basın Özgürlüğü Günü olarak kabul etmiştir.
Yaşadığımız coğrafya ne yazık ki düşünce, ifade ve basın özgürlüğü açısından ciddi sorunların devam ettiği; insanların düşüncelerini özgürce ifade edemedikleri ve basının ağır baskı altında olduğu bir yer olmaya devam etmektedir.
Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün 2026 yılında yayımladığı rapora göre Türkiye, 180 ülke arasında ifade ve basın özgürlüğü alanında 163. sırada yer almaktadır. Yine Türkiye Gazeteciler Sendikası verilerine göre 2026 yılı itibarıyla 14 gazeteci cezaevinde bulunmaktadır.
Türkiye’de basın özgürlüğü, otoriterleşme sürecine paralel olarak giderek gerilemektedir. Nitekim geçen yıla göre RSF verilerine göre Türkiye’nin sıralamada 4 basamak daha gerilediği görülmektedir. Medya kuruluşları ve gazeteciler, “dezenformasyon yasası” ve basın kanununda yapılan değişikliklerle daha da baskı altına alınmış; RTÜK gibi kurumların ekonomik yaptırımları ve lisans iptali kararlarıyla çoğulcu basın anlayışı neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştır.
Dünya genelinde savaş ve çatışmaların sürdüğü birçok bölgede basın emekçileri hedef olmaya devam etmektedir. Özellikle İsrail’in Filistin’de yürüttüğü askeri operasyonlarda çok sayıda gazeteci hayatını kaybetmiştir. Benzer şekilde Ukrayna-Rusya savaşı ile Suriye’de, özel olarak Rojava’da yaşanan çatışmalarda da gazeteciler saldırıların hedefi olmuştur.
Coğrafyamızda gazeteciler, özellikle Kürt basını ve muhalif gazeteciler, sürekli baskı altında tutulmuştur. Çok sayıda gazeteci katledilmiş; ancak bugüne kadar failleri bulunmamış veya açıklanmamıştır. Cezasızlık politikası devam etmektedir.
Açıklamanın tamamı:https://t.co/YNmseSFMfM