artık bu dünyadaki yolculuğunu bitirmiş ve cevap hakkı olmayan bir insan için suçlayıcı,yargılayıcı sözler edemez. Önce kendi düşünceni sorgula,öz farkındalığa eriş zaten sonra "insan" değil "insanlık"üzerine konuşursun..
Felsefe ,refleksif bir düşünce yapısıdır.Sadece dış dünyaya değil düüncenin kendisi üzerine yönelmesi anlamını gelir.Ben neden böyle düşünüyorum,bu konudaki düşüncemin doğruluğu nereden geliyor,inançlarım,değer yargılarım,zihnim neden böyle işliyor?
Bu soruları soran hiç kimse⤵️
Kötülük problemi kadar iliklerimde hissettiğim başka bir felsefi problem yok. Sadece Tanrı'nın varlığı ya da yokluğu açısından değil, insan varoluşunun ve dünyanın değeri açısından da.
Çok üzgünüz çok...
Öğretmen Ana gibiydi ,kutsaldı öyle öğrenmiştik..
Tüm kutsallarımızın istila edildiği bu çağdan artık içim ürperiyor!
Hiç himsenin kendini sorumlu hissetmediği ,çürümeye yüz tutan bir toplum...
#fatmanurcelik#OEğretmenSahipsizDeğildir
VİTRİN
Çocukluğumda hemen hemen her evin salonunda bir vitrin olurdu… Bir eşyadan çok, toplumun ahlak ile gösteriş arasında sıkışmış ruh hâlinin camdan heykeliydi vitrin.
Kullanılmak için değil, kendimizi kandırmak için dururdu. Bir toplum düşün ki Avrupalıların bar olarak kullandığı bir mobilyayı alıp evinin en görünür köşesine yerleştiriyor; ama içine kendi içkisini koymaya cesaret edemiyor.
İçine konulan üç fincan, iki bardak, hiçbir zaman kullanılmayacak porselenler… Hepsi modernliğin bizdeki tuhaf yankısıydı. Belki biraz utanarak, biraz çekinerek, biraz da hayranlıkla…
Vitrin, bir eşyadan çok, taklit etmeye çalıştığımız dünyanın sessiz bir hatırasıydı. Bir yandan modern görünmek isteyen, öte yandan “ayıp” diye korkan o kırılgan ahlak yapımız, vitrin camında bulanık bir yansıma gibi dururdu hep.
Biz modernliği yaşayamadık, sadece vitrine koyduk.
Milli içkisini koysa vicdanı sızlayacak, koymasa içinin bir yerinde eksik bir modernlik duygusu heveskâr bir hayalet gibi dolaşacaktı. Bu yüzden doğrusu da, günahı da olmayan “iki fincan, üç bardak” yerleştiriyorduk içine — tıpkı insanın günahla masumiyet arasında sıkıştığında yaptığı o köşeli manevralar gibi.
Ve sonra… Aynı toplum, bu çelişkiyi hatırlatan milli basketbolcusuna bir baba gibi öfkeleniyor, bir yargıç gibi cezalandırıyor; belki de gizliden gizliye hayranlık duyuyor. Çünkü en derinde aslında kendine kızıyor.
Asıl trajedi mobilyada ya da içkide değil, sporcuda hiç değil. Trajedi, toplumun kendi içinde kurduğu o gizli mahkemede. Bizim toplumumuz ne modernliğe tamamen teslim olabilir, ne de geleneklerinden vazgeçebilir; bu yüzden her ikisine de bir parça kızar, bir parça hayran olur. Kendi yalanıyla gerçeği arasında sıkışmış bir ruhun yorgun öfkesiyle yaşar.
Ve vitrin: Aslında sadece bir mobilya değil, milletçe sakladığımız bu çelişkinin camdan itirafıdır.
Bir toplum, içkisini vitrinden saklayıp vicdanını ortaya koyar; sonra da sakladığı şeye kızar. En büyük günah, kendi çelişkisine bakamamaktadır. Çünkü en ağır yük, konuşulmayan çelişkidir.
Günahı işleyemeyen toplum, günahı işleyenlere değil; günahı hatırlatanlara kızar.
Vitrindeki cam, aslında bizim kırılgan ahlakımızdı.
22 Kasım 2025, Güzelbahçe
#vitrin ve #milliiçki
Büyük bir marketteyiz. Çocuğun birisi feryat figan ağlıyor, yerlerde yuvarlanıyor. Muhtemelen bir oyuncağa takmış kafayı. Üç yaş sendromu. Klasik bir patlama anı yani. Yanında babası var. Yere çökmüş, çocuğun burnunu silip: "Oğlum güvendesin. Bana ne hissettiğini söyler misin? Öfke mi? Hayal kırıklığı mı? Anlat, birlikte çözelim" diyor.
Yahu çocuk zaten duygusunu tarif edemediği için ağlıyor! Edebilse anlatır zaten, siz de çözersiniz. O an çocuğun umurunda değil felsefi analizler, "öfke mi, kırılganlık mı?" tartışmaları falan…
Birisi kararlı bir şekilde "Bu oyuncağı almıyoruz!" diyecek. Veya gidip o oyuncağı alacak. Çocuk da rahatlayacak ve hayatına devam edecek. Ama yok! Hep bir müzakere ortamı, hep duygusal terapi seansları…
"Gentle parenting" markasıyla pazarlanan bu yeni endüstride, ebeveynlere sürekli bir yetersizlik hissi satılıyor. "Bir hata yaparsam çocuğum travma yaşar" kaygısı, seminerlerle, kitaplarla ve danışmanlık hizmetleriyle ticarete alet ediliyor.
Şunu unutmamak lazım: Bazı durumlarda çocuğun kulağına "güvendesin" diye fısıldayan bir dost yerine, "Bu kadar yeter, eve gidiyoruz!" diyen bir ebeveyn gerekir. Çünkü çocuklar sınırlar içinde özgürleşir. Her konuda tercih hakkı sunmak özgüven kazandırmaz.
Bir otorite figürü olmadan çocukların dünyasında güvenli alan falan da oluşmaz.
EKİM..
ÇİĞDEM AYI..
Çiğdem. En sevdiğim..
"Bir çiçek açtığında
Bir eski avluda
Diyor ki;
Çalıda sarı bir çiğdemim ben
Ve senin çok eski cümlen.
Sen otursan, gitmemiş ki! olsan
Ben sana bir eski Endülüs avlusu
İstersen serin bir Portofino getirsem
Ya da Yedigöllerin yedisini birden.
Bir çiçek açtığında
Bir eski avluda
Diyor ki;
Her şey çok eksik ve neredeyse yok gibiyken
Buldum buluşturdum kendime geldim
Tek eksik sensin! İncecik, çilli bir dille
sen de gelsen.
Ben sana kırmızı kiremitli bir çatı
Begonviller ve bir mavi kapı
Ve illa amansız bir avlu getirsem.
Dünya soğur, akşam serinlerken,
Benim sensiz sevinecek bir şeyim yok.
Kılı kırk yardım, altını üstüne getirdim,
Ve işte en geniş cümlem:
İçimi açtım sana.
İçini açmak için."
Birhan Keskin, şiirin adı: ‘Eski Avluda’
#Penceremdenİstanbul
Her şey normalleşiyor zamanla.
Var olmak hariç.
Aslana aslan olmak, sincaba sincap olmak zor gelir mi? İnsana insan olmak neden bu kadar zor geliyor?
İnsan dışında hiçbir canlı var olmayı öğrenmek için bu kadar çok çaba göstermek zorunda kalmıyor. Kaç yaşına gelirsek gelelim bir şeyler hep eksik kalıyor, dünya ile varoluşsal uyumsuzluğumuz, hayatın anlamına, amacına dair sorularımız hiç geçmiyor.
Bilemiyorum.
Doğamıza aykırı sanki var olmak.
Kadın ganimet bunlar için !!
Toprakları şehit kanlarıyla sulanmış vatanımın utanç abideleri !Asker eşleriyle kafayı bozmuş kadın gazeteci takvim öenermişti de kendisi tarih oldu! Siz asker eşi bilir misiniz
Eşi yokken kimseye emanet değil ,tepeden tırnağa asker olur !Şerefsizler
Allah sizin belanızı versin. PKK lı itlerden ne farkınız var. Sizinde Ananız, Bacınız, Karınız var. Hangi Müslüman veya Türk böyle bir paylaşım yapar.
Gör adalet bakanı gör. Bu ülkede hukuk var dersiniz. En ufak eleştiride halkı kin ve nefrete tahrikten tutuklarsınız. Bu salya saçıp kendine Müslüman veya Milliyetçi diyenlere işlem yapmazsanız Adalet Hukuk sözlerinizin Halkta bir karşılığı yoktur.
@adalet_bakanlik@yilmaztunc@TC_icisleri@AliYerlikaya
Herkesin dilinde "Hayır demeyi öğrenmem gerek" mottosu. Geleneğin ve cezalandırıcı ebeveynin gölgesinde bir nesil olarak hayır deme lüksümüz yoktu. Ama öyle bir evredeyiz ki, artık bazı insanların "evet" demeyi öğrenmesi gerek. Katılmayı, onaylamayı, arada bir haklısın demeyi, alttan almayı, idare etmeyi, kutlamayı, destek vermeyi. Bir kuşak olarak hayır demeyi öğrendik, sonraki kuşak da evet demeyi öğrenecek. Böyle böyle dalgalanıp durulacağız.
YAŞASIN ÖLÜMLÜLÜK!
“Can”, varoluş bütünlüğü olan yaşamın, zaman ve uzayla sınırlı olan parçasıdır.
Canlı ölümlü olandır.
Canlılık için yaşam ağı içinde seçimler yapıyor olmak gerekir. “Canlı” varoluş için seçmek zorundadır.
Spinoza’nın ‘doğası’ yaşam ağının bütünlüğü, ‘can’ın yaşamın parçası olarak varoluş çabası ise ‘conatus’u anlatır.
Canlı seçim yapar. Bazen farkedilemeyecek kadar yavaş, bazen yine farkedilemeyecek kadar hızlı..
Zihin de yaşamın bilgi ağında bir ağacın dallarının budanması gibi olasılıklar bütünlüğü içinde yaşantı seçimleri yaparak genişler.
Mutlak özgür irade yoktur, seçimleriyle yaşam örgüsü içinde özgürleşmekte olan varoluş ağı vardır.
Seçim yapmak, zaman ve uzayın sınırlılığının sonucudur. Seçim yaparken aslında yaşantılar ile yaşamla konuşulur. Bir yaşantının oluşabilmesi için bir çok başka yaşantıyı da seçmemek (ya da seçememek) gerekir.
Seç(e)memek daha baştan olası yaşam desenlerinin ölümü demektir. Ağaç gelişirken yapılan budama, budanan olasılıkların ölümüdür de.
Anlam yaratmak, yani varoluş ağında hiç oluşmamış bir desenin oluşmasına katkı sağlamak, bir çok başka seçimi budamakla da ilişkilidir.
Anlam yaratmak esas olarak zaman ve uzayla sınırlı olmanın da sonucudur. Sınırlılık, yani ölüm olmasaydı, anlam yaratma da olamazdı.
Anlam, canlının ölümlü olmasından doğar. Ve canlı olası seçimleri (ya da seçememeleri) budayarak yaşam ağı içinde, zihninin ulaşabildiği enformasyon ağını geliştirir.
Yani aslında zihnin özgürleşmesi çabası canlının ölümlülüğünden gelir.
Canlı özgürleşmek için ölümlü olandır.
(Mitolojiye göre insanın sadece iyiyi seçebilen meleklere üstünlüğü, yaşam ağı içinde seçim yapabilmesinden gelir yani ölümlülüğünden.. Melekler özgür değildir, canlılar özgürleşebilirler.)
Ölüm yaşamın sonsuz seçenekleri içinde anlam yaratabilmenin sebebi ve yöntemidir.
Ölümümüz, yaşamın bir seçim olarak kendimizden, bizden vazgeçmesi, elbet ‘ben’ için tatsız, sevimsiz. Ama ölümlülük, yaşamın anlamlandırılmasının esası ve zihnin özgürleşmesinin de nedeni olduğundan iyinin ve güzelin kaynağıdır.
Ölümlülük özgürleştirir..
Yaşasın fanilik!
#Penceremdenİstanbul
Mezar alanları kaybı temsil eden en somut yerlerdir. Geride kalanlar için:
•Simgesel bağın sürdüğü,
•Anlamın yeniden inşa edildiği,
•Duyguların işlenebildiği gidenlerin bu gezegendeki son adresidir.
Bu alana yapılan saldırının görüntüsünün:
•Tekrar tekrar paylaşılması,
•Travmatik detayların görünür hale gelmesi, aile için yeniden travmatize edici bir deneyimdir.
Yasın sürdürülebilirliği için “kayıp üzerine düşünmek” kadar, kaybın çevresindeki alanların güvende olduğunu hissetmek gerekir. Bu güvenin sarsılması, yasın sağaltıcı doğasını kesintiye uğratır.
Evet, toplumun bu olaya tanıklık etmesi önemlidir. Ama burada bir fark var kanımca;
•Tanıklık etmek vicdanları uyandıran, hak arayışını güçlendiren kolektif farkındalık sağlar bunda sorun yok.
•Fakat mezar alanının sayısız paylaşımı tetikleyici görsel bir tüketime neden oluyor. Bıu normalleştirme ve kayıtsızlık riski anlamına geliyor. Sosyal medya dinamikleri acıyı bir “izleme nesnesi” haline getiriyor. Be en önemlisi; görselin paylaşılması zamanla asıl meseleyi örtebilir; adalet ve yas…
#AhmetMattiaMinguzziİcinAdalet
“Hakikat-Sonrası” dönemden “Erdem-Sonrası” döneme girdik..
Dünya artık çok başka bir yer!
Posttruth da bitti..
‘Doğru’ diye anlatılanın gerçeklikle bağının koptuğu dönemi de bitirdik.
Artık ‘doğru’ diye anlatılanın erdemle de ilişkisi yok.
Yeni dönemin adı: “Postvirtue”
Yaşamla hemhal olup yaşam için varolanlarla, yaşamdaki her şeyi kendilerinin malı sananlar arasında gerçekleşecek esas “yaşam savaşı”.
Bu mücadeleyi yaşamı malı sananlar kazandıklarını zannettikçe kaybedecekler.
Çünkü onlar da, bilmeseler de, yaşamın parçaları ve yaşam tükenirse bu yaşamtüccarları da tükenecekler.
Çünkü yaşam en büyük, güzel, zeki ve güçlü kudret.
“Yaşamdaşlar” ile “Yaşamtüccarları” arasında oynanacak artık bu ömürlük oyun.
#Penceremdenİstanbul