Sanki noterde kurulmuşlar. Ortada bir sözleşme var onu fesh ediyorlar ve yok oluyorlar. Türk milletini kavramlarla uyutmaya çalışıyorlar. Bütün terör örgütleri fesh oldu bütün teröristleri devlet kadrolarına millet Meclislerine alırsak terörsüz olacağız. Tabi ortalık teröristten geçilmeyecek
Afşin başkanım, Osmanlı’nın ihtiyar heyeti ile, muhtar odasında bir saatte tarafların ikna olacağı şekilde çözülen meseleler, iki savcı bir hakim bir katip bir mübaşir adliye binalarında sonrasında istinaf yargılamalarıyla iki yılda çözülmüyor. Üstelik taraflar sonuca asla ikna olmuyor
Yol var, araba var ama içinde giden aile umutsuz. Bina var, hâkim, savcı, avukat var ama taraflar adaletin tecelli edeceğine inanmıyor. Hastane var, tomografi var, cihazlar var ama sıranın size ne zaman geleceği belli değil.
Sevr varsa Mustafa Kemal de var.
Sevr varsa TÜRK MİLLETİ de var.
Sevr varsa Anafartalar da var.
Türklüğe kelepçe vurmak isteyenler varsa karşılarında hala bir avuç Türk var. 🇹🇷
Arkadaşlar işgal edilmedik değil mi. Türk devletini kimler yönetiyor Türk milletini kimler temsil ediyor. Bugün mecliste yapılanlar Metehana, Cengizhana, Alparslan’a, Fatih’e, Yavuz’a, Mustafa Kemal’e anlatılabilir mi
#NeMutluTürkümDiyene
OYUMUN RENGİ: “HAYIR”
TBMM’de yarın (10/11 Ağustos 2026) görüşülecek ve oylanacak olan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”ne “HAYIR oyu”vereceğimi kamuoyuna saygılarımla arz ederim.
Türkiye Cumhuriyeti çok büyük bedeller ödenerek kurulmuş bir “Ulus Devlet-Üniter Devlet” tir.
Bu coğrafyada devletler hiç kimsenin “lütfu, inayeti, merhameti, himmeti veya vesayeti” ile yaşayamaz.
Bu teklifin hem şimdi hem süreç içerisinde, Cumhuriyetimizin bu temel vasfını sakatlayabilecek unsurlar taşıdığına inanıyorum. Buna rıza gösteremem.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 81. maddesi uyarınca ettiğim milletvekili yeminine sadakatim tamdır.
Bu sebeple oyumun rengi açıktır: HAYIR. 🇹🇷
İlhan Kesici
CHP İstanbul Milletvekili
Türk milleti Osmanlı’nın son dönemlerinde daha vahim durumdaydı. Ordan bile yüzünün akıyla çıkıp yeni bir devlet ve cumhuriyet kurmayı başardı. Türk milleti bu badireden de yüzünün akıyla çıkacaktır. Türk milleti uyumuyor milletin bir ferdi olarak ben uyumuyorum.
#NeMutluTürkümDiyene
Meclisi mutat mesaisi dışında zoraki çalıştırarak, malum yasayı Sevr’in yıldönümü olan 10 Ağustos’a yetiştirme ısrarınızın kaynağı nedir?
Kime mesaj veriyorsunuz?
Siz bu milleti ölüm uykusuna yattı mı zannediyorsunuz?
Kıymetli hocam sizin anlattıklarınız dinin kendisini yaşamak ve yaşatmak isteyenlerin yapması gerekenler. Oysa yapılanlar din satıp saltanat ve safahat alanların ticareti
Bugün (7.8.2026 Cuma) DİB'in hazırladığı hutbenin konusu: Kardeşlik. "Müminler ancak kardeştirler..." (Hucurat: 49 / 10) ayeti etrafında kısmen açık, önemli ölçüde peçeli olarak siyasi iktıdarın/ittifakın gündemine güzelleme yapılıyor. Siyasi gündem ve zamanlamanın bağlamı bunu teyit ediyor.
Zikredilen ayetin bir öncesinde "Müminlerden iki topluluk birbiriyle kavga eder...eğer bunlardan biri diğerine saldırırsa, saldıran tarafla boyun eğinceye kadar savaşın..." (Hucurat: 49 / 9) DİB bu ayeti görmüyor. Kaldı ki bu durum her iki taraf Müslüman olursa geçerlidir. Peki bir taraf açıkça İslam'a saldırıp düşmanlık yapıyorsa, dalga geçiyorsa verilmesi gereken cevap ne olur? Madem meseleyi din alanına taşıyorsunuz, millete bu sorunun cevabını verin.
PKK/KCK terör örgütü, yol kesiyor, çoluk çocuk demeden katliam yapıyor. Bingöl yolu üzerinde otobüsün önünü keserek 32 askeri şehit ediyor. Böyle bir çok olay var. Milletin malına, canına, ırzına çöküyor. Bu filleri uluslararası güçlerden destek alarak işliyor. Madem din kardeşliği o zaman soralım: Anılı fiillerin İslam'da hükmü ne? Bu mevzuda Kur'an'da yer alan ayet gayet açık: "...yeryüzünde yol kesip bozgunculuk yapanların cezası; öldürülmeleri ve idam edilmeleri ya da ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi, yahut sürgüne gönderilmeli." (Maide: 5 / 33) Madem meseleyi İslam açısından ele alıyorsunuz. O zaman önümüzdeki cuma hutbesinde çete oluşturarak yol kesmenin, çoluk çocuk demeden katliam yapmanın hükmünü Kur'an ve kaynaklara dayalı olarak anlatın. Bekliyoruz.
Din, bir tarafından tutularak başkalarının yırtığını örten bir yama değildir. Ne yazık ki DİB hitap ettiği toplumun nasıl bir toplum olduğunun farkında değil.
Din kardeşliğinden bahsederek toplumsal birlikten ve güçten söz ediliyor. Bu toplumda farklı inançlar var. Dine inanmayan kesimler var. PKK/KCK nedeniyle yakınlarını kaybedenler var. Yaralı, sızılı insanlar var. Tüm terör örgütlerini reddedip mesafe koymak isteyen insanlar var.
Bilin ki kendi dükkanınızı konuşmak dini hassasiyetin değil tarafgirliğin ürünüdür. Toplumu üstü örtük olarak din diliyle manipüle etmek dine aykırıdır. Nokta.
Sevgili arkadaşlar,
İncelediğiniz veya okuduğumuz çerçeve yasa teklifini normatif bir hukuk metni olarak değerlendirebilmek mümkün değildir.
Doğruluğu veya yanlışlığı tartışmasını bir tarafa bırakarak muhatap olduğumuz metin; çevremizdeki jeopolitik dinamiklerle içerideki siyaset mühendisliği projelerinin eklektik, pragmatik bir sentezinden ibarettir. Selamlarımla...👋
Murat Ağırel:
-Tahir Sarıkaya “neden kripto kullandın” sorusuna “faiz haram olduğu için” cevabını verince,savcı “Kıbrıs’a gittiğinde oyun oynamışsın,kumar da haram değil mi” diye sorunca “eğlence amaçlı oynadım” cevabını vermiş. Türkiye’de faiz haram ama Kıbrıs’ta kumar helal.
İnsanla uğraşmak zor. Kaybedecek bir şeyi olmayan da parayla satın alınabilir. Hapisle korkutulabilir. Kişinin karakteri sağlam değilse onu dönüştürmenin yolu bulunur
Fatih Altaylı: “Seçmen merak ediyor, Yeni Parti’de de seçecekleri kişinin Akp’ye geçmeme garantisi var mı?”
Özgür Özel: “Bununla ilgili bir ölçüm aleti olan varsa gelsin, genel başkan yardımcısı yapacağım”
Ölçüm cihazına dahi gerek yok sayın @eczozgurozel .
Her ilçenin rakı içen zenginini aday yapacağınıza; emekçileri, zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şey olmayanları aday yaparsanız o zaman Akp bunları ne maliye ile ne hapisle, ne de başka bir tehdit ile korkutabilir.
Topuklu Efe gibi, daha “maliye” kelimesini duyunca kaybedecek milyonlarca doları yüzünden topuklayanlarla tam da bu sebeple olmaz bu iş.
Genel başkan yardımcılığı için lütfen Dm’ye yazınız.
İyi parti Gn bşk baş danışmanı Hayrettin Nuhoğlu, Devlet Bakanı Reşat Doğru, Gik üyesi İrfan Alpat ile millet ve memleket meselelerini etraflıca konuştuk. Geleceğimizi risk alan “iş başa düştü” düsturu ile taşın altına başını koyan insanlar şekillendirir. Allah daim etsin.
Tebrik ediyorum güzel bir değerlendirme yapmışsınız. Emeğinize sağlık. Birileri din bir başkaları Atatürk diyor. Osmanlı’nın son döneminde gibiyiz. Türk sadece vergi veriyor ve ölüyor. Fakir ve umutsuz. Bir millet değil tesadüfen bir araya gelmiş kalabalık muamelesi görüyoruz. İşgal edilmiş gibiyiz. Bunun sonu Allah korusun yıkım yokluk göz yaşı ve yokoluştur.
❗İzledim, okudum, biraz da bekledim.. İlk kez YENİ Parti hakkında açıkça yazmaya ve eleştirilerimi dile getirmeye karar verdim..
Önce Kuva-yi Milliye diyeceksiniz, Atatürk diyeceksiniz, milliyetçileri ve Atatürkçüleri yeni bir başlangıca davet edeceksiniz ve ardından 41 sayfalık parti programınıza Kürt sorunu, ana dil haktır, eşit yurttaşlık, yerel yönetimlerin idari ve mali özerkliği ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nın tam uygulanması ifadelerini yerleştireceksiniz..
Sonra Space odalarında Yerel yönetimlerin özerkliği nedir, bunu anlatalım diye kavramın teorik ve idari tanımını uzun uzun aktaracak, Türkiye'nin içinde bulunduğu toplumsal ve siyasi şartları yok sayacaksınız..
Türkçe yazılmış parti programını tekrar Türkçeye çevirir gibi, özerkliğin yalnızca belediyelerin kendi görev alanlarında daha rahat karar vermesinden ibaret olduğunu anlatıp insanların aklıyla dalga geçmeyin.. Metin ortada, kavramlar ortada, Türkiye'de bu kavramların yıllardır hangi siyasi taleplerle birlikte kullanıldığı da ortada..
Sorun bizim kavramın teorik tanımını bilmememiz değil,sizin teorik tanımı öne çıkarıp kavramın Türkiye’deki siyasi kullanımını ve doğurabileceği sonuçları görünmez kılmaya çalışmanızdır..
Elbette idari özerklik ile bağımsızlık aynı şey değildir.. Zaten itirazımız da özerklik eşittir bağımsızlık gibi basit bir denklem değildir.. Mesele, bu kavramın hangi ülkede, hangi tarihsel tecrübe içerisinde, kimler tarafından ve hangi siyasi taleplerle birlikte kullanıldığıdır..
Türkiye, yerel yönetim tartışmasını boş bir zeminde yapmıyor.. Etnik ve bölgesel siyaset yürüten partiler, belediyeler üzerinden yaşanan ağır tartışmalar, terör ve ayrılıkçılık tecrübesi ortadayken belediye özerkliğini yalnızca tarafsız bir idare hukuku meselesiymiş gibi anlatamazsınız..
Ülkede bunların hiçbiri yokmuş, kavramın üzerine hiçbir siyasi anlam yüklenmemiş gibi davranıp özerklik üniter devlete aykırı değildir demek, gerçek soruya cevap vermek değildir..
Çünkü tartışılan şey, bir hukuk kitabında özerkliğin nasıl tanımlandığı değil, Türkiye'nin somut şartlarında idari ve mali özerkliğin hangi yetkileri, hangi kurumlara ve nasıl bir siyasi ortam içerisinde devredeceğidir..
Türkiye'de vatandaşların hukuk, ekonomi, eğitim ve kamu hizmetleri alanında yaşadığı gerçek sorunları çözmek başka şeydir, milyonlarca Kürt kökenli yurttaşı tek ve homojen bir siyasi toplulukmuş gibi Kürt sorunu başlığı altında yeniden tanımlamak başka şeydir..
Kürt vatandaşların tamamının ortak bir etnik statü, özerklik veya farklı vatandaşlık tanımı talebi de yok.. Türkiye'de milyonlarca Kürt kökenli yurttaş kendisini Türk milletinin eşit bir parçası olarak görerek, hayatını ayrı bir etnik siyasi statü talebi üzerinden de kurmamaktadır..
Buna rağmen siyasal dilde Kürt sorunu, Kürt oyları ve eşit yurttaşlık ifadeleri öylesine yerleştirildi ki, belli siyasi çevrelerin talepleri bütün Kürtlerin ortak iradesiymiş gibi sunulmaya başlandı.. Kürt vatandaşları tek bir siyasi kimliğe mahkûm eden ve onları Türk milleti tanımının dışına iten de tam olarak bu dildir..!
Bireylerin kültürünü ve dilini yaşatma hakkını savunmak başka şeydir, ana dil, eşit yurttaşlık, Kürt sorunu ve yerel özerklik kavramlarını aynı siyasi paket içerisinde sunmak başka şeydir..
Üstelik mesele yalnızca bunlarla da sınırlı değil.. Anayasa'nın 66. maddesi, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür" diyerek vatandaşlık tanımını açıkça ortaya koyarken, parti programında bunun yerine "Cumhuriyetimize yurttaşlık bağıyla bağlı olan herkes eşittir. Türk milleti bu anlayışla tanımlanır" denilmiş..
Madem aynı şeyi söylüyorsunuz, Anayasa'daki açık tanımı neden olduğu gibi kullanmıyorsunuz? Türktür demek yerine neden yalnızca eşittir deyip Türk milletini ayrıca ve muğlak bir biçimde yeniden tanımlama ihtiyacı duyuyorsunuz?
Bu kelime tercihi, programdaki eşit yurttaşlık, Kürt sorunu, ana dil ve yerel özerklik başlıklarıyla birlikte okunduğunda elbette sorgulanacaktır..!
+
Kralın ne durumda olduğunu herkes bal gibi biliyor. Kendi tarafı “dayanışma” karşı tarafınki “yolsuzluk” bütün mesele burda
Çözüm evrensel hukuk temelinde herkesin uyması zorunlu kurallar ve bu kuralları uygulayan güçlü kurumlar ve tam şeffaflık
Cumartesi yazıları...
KİMSE ÜÇ MAYMUNU OYNAMASIN!
Kayıt Dışı Ekonomiden Kayıt Dışı Siyasete:
“Kral Çıplak” Demeye İhtiyacımız Yok
OECD ülkeleri arasında ilk sıralarda bulunan Türkiye’deki kayıt dışı ekonomi konuşulurken genellikle vergi dışı bırakılan gelirleri, sigortasız çalışmayı, elden yapılan ödemeleri ve beyan edilmeyen ekonomik faaliyetleri tartışıyoruz.
Oysa meselenin daha derinde, siyasetin finansmanına uzanan bir boyutu var:
Kayıt dışı ekonomi ile kayıt dışı siyaset birbirinden bütünüyle bağımsız değildir.
Hatta bazı durumlarda biri diğerinin finansal altyapısına dönüşür.
Üstelik burada “Kral çıplak!” diye bağırmaya da ihtiyacımız yok.
Çünkü çıplaklığı görenlerin çoğu zaten görüyor.
Asıl sorunumuz, neden gördüğümüz hâlde görmemiş gibi yaptığımızdır.
MASUM TALEPLERDEN BAŞLAYAN DÖNGÜ
Bir belediye başkanı olduğumuzu düşünelim.
Hiçbir siyasi merkezin projesi değiliz; gerçekten iyi niyetliyiz ve seçildiğimiz kente hizmet etmek istiyoruz.
Fakat belediye başkanlığı, siyaset teorisinin steril dünyasındaki “toplumsal talepleri uzlaştırma” görevinden çok daha karmaşık bir gerçeklikle karşı karşıyadır.
Seçmen gelir.
İş ister, burs ister, gıda yardımı ister, kreş ister, sosyal destek ister, bir yakınının işe alınmasını ister.
Bir başka yurttaş yapı ve iskan ruhsatının verilmesini, hızlandırılmasını ister.
Bir iş insanı imar düzenlemesi bekler.
Bir müteahhit ihale ister.
Hemşehrilik, siyasi yakınlık, ideolojik aidiyet, dini ve kültürel bağlar, kişisel ilişkiler bu taleplerin içine girer.
İşte belediye başkanı çok geçmeden şu basit gerçekle yüzleşir:
Siyasi talepler sınırsız, kamu kaynakları sınırlıdır.
Tam bu noktada “masum” bir formül ortaya çıkar:
“Varlıklı kesimlerden bağış toplayalım.”
Başlangıçta bu teklif gerçekten masum olabilir.
Yoksula yardım etmek için...
Öğrenciye burs vermek için...
Mahalleye kreş yapmak için...
İhtiyaç sahibine destek olmak için...
Fakat bir kere siyasal ihtiyaçların karşılanması için kamu bütçesi dışındaki kaynaklara yönelmeye başladığınızda, önünüzde giderek büyüyen, sınırsız bir kayıt dışılık alanı açılır.
Çünkü artık sorular çoğalmaya başlar:
Kim bağış yaptı? Ne kadar yaptı? Neden yaptı. Karşılığında ne bekliyor?
Daha da önemlisi:
Bağış ile kamu kararı arasında bir ilişki var mı?
İşte kayıt dışı siyasetin tehlikeli eşiği tam burasıdır.
Bir bağış tek başına yolsuzluk değildir.
Bir yardım tek başına suç değildir.
Bir iş insanının belediyeye katkıda bulunması da tek başına gayrimeşru sayılamaz.
Fakat ekonomik kaynak ile kamu gücü arasında karşılıklılık ilişkisi oluşmaya başladığında, siyaset finansmanı ile nüfuz ticareti arasındaki sınır silinmeye başlar.
Artık mesele sadece para değildir.
Mesele, paranın kamu kararını etkileyip etkilemediğidir.
YEREL SİYASETTEN DAHA BÜYÜK MERKEZİ PROJEYE:
Fakat asıl büyük kırılma bundan sonra gelir.
Yerel yönetimlerde elde edilen yetki, ilişki ağları ve kaynak dağıtım kapasitesi yalnızca günlük siyasi ihtiyaçların karşılanmasında kullanılmazsa...
Bu durumda daha büyük siyasi hedeflerin, daha uzun vadeli kariyer planlarının ve merkezi iktidar projelerinin finansal ve örgütsel altyapısına dönüşmeye başladığında, artık başka bir düzleme geçilmiş olur.
Burada hedefler büyür, miktarlar büyür, ölçekler genişler, aktörler çoğalır ve sonuçta rakiplerde oluşan tehdit algısı da yükselir.
Siyaset artık yalnızca “hizmet üretmek” veya “seçimi kazanmak” meselesi olmaktan çıkar; kuralsız bir ölüm-kalım savaşına dönüşür...
İktidarın kendisini koruma, büyütme ve yeniden üretme mekanizmasına dönüşür.
İşte tam bu noktada sistemin en tehlikeli tarafı ortaya çıkar:
Hukuk geri çekilir.
Rasyonalite geri çekilir.
Objektiflik geri çekilir.
Kurumsal denetim etkisini kaybeder.
Ve nihayet muhakeme ahlâkı da iflas etmeye başlar.
Çünkü taraflar artık gerçeği anlamaya değil, kendi pozisyonlarını korumaya odaklanırlar.
Kendi tarafının yaptığı yanlış “zorunluluk” olur.
Rakibin yaptığı aynı şey ise “organize suç”...
Kendi aktörünün finansman ilişkisi “hizmet dayanışması” olur.
Rakibinki “yolsuzluk”...
Kendi siyasi ağının kaynak dağıtımı “toplumsal dayanışma” olur.
Rakibinki “örgütlü suç ve çıkar ilişkisi”...
Ve böylece hukuk, ahlâk ve muhakeme aynı anda siyasetin emrine girer.
Göz gözü görmez hâle gelir.
Artık ortada sadece kayıt dışı ekonomi veya kayıt dışı siyaset yoktur.
Tam anlamıyla siyasi ve toplumsal türbülans vardır.
MESELE SADECE “KİM YAPTI?” DEĞİLDİR
İşte bugün yaşadığımız tartışmalara bu pencereden bakmak zorundayız.
Partisine göre değil. Sağına veya soluna göre değil. Dindarına veya sekülerine göre değil.
İktidarına veya muhalefetine göre hiç değil.
Çünkü kayıt dışı siyasetin temel problemi herhangi bir siyasi partinin ideolojisinden önce sistemik teşviklerle ilgilidir.
Siyasi güç ekonomik kaynak üretiyorsa;
ekonomik kaynak siyasi sadakat satın alabiliyorsa;
siyasi sadakat yeniden siyasi güç üretiyorsa;
ve bütün bu ilişkiler şeffaflık, hukuk ve bağımsız denetimden uzaklaşabiliyorsa...
Artık karşımızda tek tek insanların ahlâkından ibaret olmayan bir problem vardır.
Kendi kendisini üreten kayıt dışı bir siyasal-ekonomik döngü vardır.
Bu nedenle soruyu yalnızca, “Kim ne yaptı?” diye sormak yetmez.
Daha önemli soru şudur:
“Nasıl bir sistem, iyi niyetle başlayan bir siyasal faaliyeti bile zaman içinde kayıt dışılığa, çıkar ilişkilerine ve nihayet hukuk dışı güç mücadelesine sürükleyebilir?”
Bence bugün asıl konuşmamız gereken budur.
Çünkü Türkiye'nin problemi kralın çıplak olması değildir.
Kralın çıplaklığını herkesin gördüğü hâlde, herkesin kendi kralının çıplak olmadığını iddia etmesidir.
İşte bu nedenle artık üç maymunu oynamayı bırakıp, kayıt dışı ekonominin ötesindeki kayıt dışı siyasetin anatomisine bakmanın zamanı gelmiştir.
Para nereden gelir? Kim dağıtır? Hangi ilişki ağı üzerinden dolaşır? Karşılığında ne beklenir?
Kamu gücü hangi noktada özel çıkara dönüşür?
Daha da önemlisi:
Siyaset ne zaman demokratik temsil olmaktan çıkıp, kendisini finanse eden bir güç ve sadakat sistemine dönüşür?
İşte bu soruların cevaplarını aramadan, sistem tarafından yeni kutuplaşmaların, kamplaşmaların elverişli aygıtı ve magazin merakının mezesi haline getirilmiş bulunan Türkiye'deki yolsuzluk tartışmalarını tam olarak anlamamız mümkün değildir.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü