Oğuz Atay’ın anneannesinin inanılmaz hikâyesini biliyor musunuz?
İçinde yasak bir aşk, Yunanistan’dan İstanbul’a kaçış, zorla değiştirilen bir kimlik, valsler, Noel ağaçları ve Sait Faik’in yazmayı düşündüğü “Flamur” adlı bir hikâye var.
Oğuz Atay’ın anneannesi aslında Fransız. Gerçek adını bugün kesin olarak bilmiyoruz; Ange, Angelique ya da Marie olabileceği tahmin ediliyor. 1910’ların başında, babasının işi nedeniyle bulunduğu Yunanistan’da genç Türk subayı Zeki Bey’le tanışıyor.
Fransız ailesi bu ilişkiye şiddetle karşı çıkıyor. İki genç de çareyi kaçmakta buluyor. Serüvenli bir yolculuğun ardından İstanbul’a gelip Zeki Bey’in ailesinin Acıbadem’deki konağına yerleşiyorlar. Ama genç kadının yeni hayatına girmesi, eski hayatından neredeyse tamamen vazgeçmesi anlamına geliyor.
Adı değiştiriliyor ve ona “Melek” adı veriliyor. Fransızca konuşması yasaklanıyor. Müslüman oluyor, başörtüsü takıyor, namaz kılıyor. Fransız olduğu çevreden öylesine titizlikle saklanıyor ki torunları bile gerçeği ancak yıllar sonra öğreniyor.
Aksanını soranlara da Giritli olduğu söyleniyor. Melek Hanım’ın Türkçesinde ise geçmişinden kalan küçük bir iz var: “Ihlamur” diyemiyor, “flamur” diyor.
Yıllar sonra torunu Füruzan Düzkan bu hikâyeyi Sait Faik’e anlatıyor. Sait Faik ayrıntıya bayılıyor ve “Flamur başlıklı bir hikâye yazabilirim,” diyor. Bence tek başına müthiş bir edebiyat başlangıcı.
Zeki Bey’le Melek Hanım’ın üç kızları oluyor. Zeki Bey görev nedeniyle Halep’e, ardından Trablusgarp’a gidiyor. Çanakkale Savaşı’na giderken ailesini yeniden İstanbul’daki konağa bırakıyor ve savaşta hayatını kaybediyor. Melek Hanım böylece üç kızıyla yapayalnız kalıyor.
Kayınvalidesinin baskısından kurtulmak için elindeki parayla Üsküdar’da küçük bir ev satın alıyor. Çarşafını giyip askeriyeye gidiyor ve kendisine maaş bağlatıyor. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir Osmanlı duludur artık. Ama o evin içinde bambaşka bir hayat vardır.
İnce, uzun boylu Melek Hanım Osmanlı kıyafetleri içinde armonika çalıyor, kızlarına valsler dinletiyor. Noel geldiğinde çam ağacı süslüyor. 1920’lerde kızlarının bisiklete binmesine izin veriyor. Bir de onların mutlaka okumasını istiyor.
Büyük kızı Zahire’ye talip olan Sinoplu öğretmene bile şart koşuyor: “Diğer iki kızımın okumasına yardım edeceksen bu evliliğe razıyım.” Sonra kızlarını alıp Boyabat’a, evlenen büyük kızının yanına taşınıyor. Ortanca kızı Muazzez Edirne Muallim Mektebi’ne, küçük kızı Ayşe ise Adana Muallim Mektebi’ne giriyor.
Boyabat’ta Muazzez’e, kendisinden 22 yaş büyük ceza yargıcı Cemil Bey talip oluyor. Melek Hanım kızının önce okumasını istiyor. Muazzez öğretmen okulunu bitirip döndükten sonra Cemil Bey yeniden ortaya çıkıyor ve bu kez evleniyorlar.
1933’teki düğünün ardından, 1934 yılında bu çiftin bir oğlu dünyaya geliyor:
Oğuz Atay.
Yani Oğuz Atay’ın aile hikâyesinin bir ucunda Cumhuriyet’in ilk kadın öğretmenlerinden biri olan güçlü annesi Muazzez Hanım; diğer ucunda kimliği saklanmış, dili yasaklanmış ama evinde vals çalıp Noel ağacı süslemeyi sürdüren Fransız anneannesi var.
Atay’ın kendi kökenini de oldukça geç öğrendiği söyleniyor. Fakat Tehlikeli Oyunlar’ı yazarken artık biliyor olmalı. Romandaki şu cümle belki de kendi damarlarına yaptığı şakacı bir göndermedir:
“Damarlarımdaki kanın verdiği hızla büyük girişimler başaracağım, Fransız ihtilali yapacağım.”
Bazı yazarların hayatı, daha onlar doğmadan yazılmaya başlanıyor.
Oğuz Atay’ınki de biraz öyle. Bir Fransız kızının Yunanistan’dan bir Türk subayıyla kaçmasıyla başlayan hikâye; Boyabat’tan, öğretmen okullarından ve “flamur” kokan bir Üsküdar evinden geçip Türk edebiyatının en büyük yazarlarından birine ulaşıyor.
'Ailem Güvende' soruşturması kapsamında birçok derneğe erişim engeli getirildi. Bunlardan biri de CETAD oysa ki CETAD (Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği) Dünya Cinsel Sağlık Birligi ve Avrupa Seksoloji Federasyonu üyesi yasal bir dernektir.. Psikiyatrist ve Psikoterapistleri eğitir..
‘Çılgın Yabancı’ (Gadjo Dilo), ‘Sürgündekiler’ (Exils), ‘Aman Doktor’ (Djam) gibi filmleriyle tanınan Roman yönetmen Tony Gatlif 77 yaşında hayatını kaybetti.
Bu hafta tıp alanında çok önemli 3 gelişme oldu:
1. Metastaz yapmış pankreas kanseri hastalarında yaşam süresini uzatan ve ölüm riskini %60 azaltan Daraxonrasib onaylandı.
2. Agresif bir cilt kanseri olan melanom için geliştirilen mRNA kanser aşısının başarılı olduğu açıklandı
Marcus Aurelius'un Kendime Düşünceler kitabından 3 ana mesaj:
1. Öfke ve kırgınlık, karşındakinin davranışından değil, senin o davranışa yüklediğin yargıdan doğar. Pratikte biri sana haksızlık ettiğinde, "bana ne zarar verdi?" yerine "bu olay benim aklıma ve irademe gerçekten zarar verebilir mi?" diye sormak, öfkeyi daha büyümeden keser.
2. İtibar peşinde koşmak, tanımadığın ya da henüz doğmamış insanların onayını bugünden dilenmektir. Pratikte bir karar verirken "insanlar ne der?" sorusunu bırakıp "doğam ve görevim neyi gerektiriyor?" diye sormak, seni şöhretin değil, doğru eylemin peşinden götürür.
3. Sabah kalkarken zor, nankör, kibirli ve bencil insanlarla karşılaşacağını baştan kabul etmek kötümserlik değil, bir özgürlük pratiğidir. Pratikte beklentiyi sıfırlayınca insanlar seni hayal kırıklığına uğratamaz; onlara kızmak yerine sınır koyup kendi işine ve erdemine odaklanabilirsin.
İlginç bir siteye denk geldim. Edebi eserlerin konu aldığı mekanları haritada görselleştiriyor. Dilerseniz zaman akışına uygun şekilde, adım adım ilerliyorsunuz. #kitap https://t.co/vHd1U8UW5Q
Az önce podcastte çok güzel bir söze denk geldim. Diyordu ki: Aslında seni arasa ömrü yetmez bulmaya; ama tesadüfen bulduğu için sıradan sanıyor. Anlam yüklediğimiz onlarca şeyin özetidir.