Bereketten kasıt refah ise eğer, sadece kapitalist iktisat teorileriyle anlaşılabilir. Refahın ön koşulu ise faizin yokluğu değildir. Faiz, insan eylemine içkin olan zaman tercihinin ortaya çıkış biçimlerinden bir tanesidir. İnsanların farklı zaman tercihlerine sahip olmasının sonucunda faiz oranları ortaya çıkar. Bu faiz oranları o toplumdaki insanların şimdiki zamana mı yoksa gelecekteki bir zamana mı değer verdiğini anlamamıza yardımcı olur.
Faiz oranı görece yüksek ise insanlar şimdiki zamana, şu anda tüketmeye daha çok değer veriyordur. Faiz oranı düşük ise insanlar şimdi tüketmeye değil, gelecekteki tüketime değer veriyor demektir. Faiz sayesinde kaynakların tahsisi kolaylaşır ve verimli hale gelir.
Öyleyse faizin sömürüyle yakından uzaktan alakası yoktur. Asıl sömürü piyasada ortaya çıkan faiz oranına müdaha etmektir. Bu müdahaleyle birlikte hem sömürü gerçekleşir hem de insanların büyük bir kısmı uzun vadede daha yoksul bir duruma düşürülür.
Müdahaleci zihniyet şunu anlayamıyor: Hiç kimse bir başka insana bir ürün veya hizmet sunmak zorunda değildir. Sanki böyle bir mecburiyet varmış gibi üreticileri/satıcıları hizaya getirmeye çalışmak akıl hastalığıdır.
Bir market işletiyorsam canım istediği anda marketi kapatırım, satışlara son veririm. Birileri marketimi zorla açtırmaya, bana zorla satış yaptırmaya kalkıyorsa bunun adı kılçıksız bir şekilde eşkıyalıktır. Ekonomik olarak de verimsizliktir; çünkü market sahibi olmak daha zahmetli hale gelmiştir. X miktarda gayrimenkulüm, motorlu taşıtım veya herhangi bir malım varsa istediğim miktarını kullanmak, istediğim miktarını boşta bırakmak veya başkalarına istediğim şartlarda sunmak benim bileceğim iştir. Bir ürünü piyasaya arz etmek istediğimde ne gibi zorluklarla, şartlarla karşılaşacağımı düşündüğümde o ürünü arz etmekten kaçınırım. Bu da tüketiciler için, özellikle yoksul kesimler için dezavantajlı bir durum yaratır.
Çağımızın en ciddi hastalıklarından biri başka insanları aktif bir eylemde bulunmaya zorlamak, halihazırda aktif eylemde bulunan insanların bunları hangi şartlarda (örneğin daha ucuz bir fiyata) yapması gerektiğini söylemektir. Bilim dünyası bu hastalığı henüz tanımlamamışsa da aklı başında insanlar bunu görmektedir.
Diğer her şey sabitken, bir ürünün miktarının artmasının o ürünün değerini azalttığı bilgisini reddetmek ideolojik saplantı gerektirir.
Para arzı ve fiyatlar arasındaki ilişkiyi anlamak için 🧵
"Enflasyon, her zaman ve her yerde parasal bir olgudur."
— Milton Friedman
"Sosyalizm, her zaman ve her yerde yoksullaştırıcı bir olgudur."
— Javier Milei
EYT kaldırılmalı.
Memur sayısı %80 oranında düşürülmeli.
Eğitim tamamen, Sağlık büyük oranda özelleşmeli.
Vergiler düşürülmeli, şirketler üzerindeki regülasyonlar kaldırılmalı.
Denetim işleri tamamen özel şirketler tarafından yürütülmeli.
Bizi düze çıkarak formül budur.
Ekonomiye kafa yoran herkesin bilmesi gereken, okullarda öğretilmeyen 4 gerçek:
- Ekonominin ilerlemesi/gelişmesi için para arzının artmasına gerek yoktur.
- Deflasyon kötü değildir; normal ve sağlıklı olandır.
- Gelişmeyi sağlayan devlet veya kurumlar değil; girişimcilerdir.
- Ekonomi bir süreçtir, subjektif değerlere göre ilerler; merkezi bir şekilde planlanamaz.
Aşağıdaki yazıdaki hataları inceleyelim.
1- "Gelir adaleti"nden kasıt belli değil. Bir insan 100, bir başka insan 1 kazanıyorsa orada adaletsizlik vardır gibi bir yanılgı var. Değer subjektiftir, artı değer diye bir şey yoktur.
2- Emek satın alınmaz. İşveren, işçinin emeğini belli bir süreliğine kiralar. Evet, işçi bu sözleşmeye gönüllü olarak dahil olur. Diğer seçenekler onun için daha düşük değerdedir. İşçi, emeğini kiralamama veya kiralamaktan vazgeçme özgürlüğüne sahiptir.
3- "Çocuğuna yemek almak zorunda olan..." ? İktisadi analizler değerden bağımsızdır. Bir insanın emeğine talep neyse odur. O insanın zorluklarla dolu bir hayat yaşamasının gelir, fiyat, maaş, kâr gibi olgularla bir alakası yoktur.
Analizi doğru yaptığınızda işçilerin aleyhine bir durum varsa bunun gerekçesini de doğru tespit edersiniz. İşçilerin daha refah durumda olacakken şu anda daha kötü durumda olmalarının sebebi gelişmenin, iş imkanlarının artmasının önünde koca bir engel olan devlet ismindeki kurumdur. Devletin müdahalesi sonucunda işçiye olan talep, müdahalesizlik durumuna kıyasla, düşer. İşveren sayısı azalır, yandaş işverenler birçok sektörü domine eder.
4- Kazıklama, fırsatçılık gibi kavramları kullanmak, iktisadi cehalet göstergesidir. Her insan piyasaya sunacağı ürün, hizmet veya emeği en yüksek fiyattan sunmak ister. Alıcı daha düşük fiyattan satın almak ister ki cebinde daha fazla para kalsın; satıcı için tersi söz konusu. Kiracı, sözleşme konusu malı daha düşük fiyat karşılığı kullanmak ister; kiralayan için tersi söz konusu. Ödünç alan ve ödünç veren için de aynı mantık geçerli. İnsanların kendi subjektif değer yargılarına göre birbirleriyle gönüllü alış verişte bulunması fiyatları oluşturur. Kâr ve maliyetin de subjektif olduğunu bildiğimize göre özgür bir piyasada kazıklama veya fırsatçılık vardır gibi bir söylemde bulunamayız.
5- "Ülke gelirinin 50%'sini 20% nüfus alıyor. Bu konuda rahat olmak vicdana kalmıştır."
Belki de tek doğru kısım burası. Peki neden bir kesim müthiş zenginleşirken kalan geniş kesim aynı şekilde zenginleşemiyor ve hatta fakirleşiyor? Bu soruya cevaplarımız büyük ihtimalle aynı olacaktır: Çünkü devlet belli bir kesime ayrıcalık tanıyor. Öyleyse doğru çözüm yöntemi nedir? Devletin belli bir kesime ayrıcalık tanımamasını, uslu çocuk olmasını talep etmek mi? Yoksa devletin iktisadi bir aktör olmadığının, barışçıl olmayan yöntemlerle gelir elde ettiğinin, devlet müdahalesinin piyasayı bozduğunun ve bunun en büyük zararı işçilere verdiğinin farkında olup devletin aradan çekilmesini talep etmek mi? İlk seçenek açıktır ki saçmalıktır; hangi hükümet gelirse gelsin müdahaleci zihniyetteyse yine işçilere zarar verecektir.
6- Adaletsizliği yaratan yönetenler, faydalanan da aklamaya çalıştığın sermaye ise eğer gelin adaletsizliği yaratanları ortadan kaldıralım. Böylece adaletsizlikten faydalanmak da mümkün olmayacaktır.
7- Tarih, iktisadi gerçeklere ulaştırmaz. Tarih, sağlam bir teori eşliğinde incelenir. Tarihsel veriler bu şekilde anlam kazanabilir. Devrim? Evet gereklidir. Barışçıl bireylerin saldırgan bireylere karşı gerçekleştireceği devrim fikrimce gereklidir.
8- Avusturya İktisat Okulu gözleriniz açar, hayatı daha iyi anlamınızı sağlar, sizi büyük ihtimalle daha iyi bir insan yapar, ufkunuzu genişletir, özgür düşünme yeteneği kazandırır, bürokratların ve ekonomistlerin yalanlarını anında yakalamınıza yardımcı olur.
Her gün belli dozda Avusturya Ekolü önerilir.
Bu arada Avusturya ekolü derken, geçen Javier Milei röportajı dinliyorum. Adam Avusturya ekolünü ne zaman keşfetmiş biliyor musunuz? 2014.
Ondan önce ekonomi bildiğini sanan, bildiğin iktisat mezunu zavallılardanmış. Hani yırtık dondan çıkar gibi her boka maydonoz olan, Avusturya Ekolünü ekstrem bulup çok şey bildiğini göstermek için başka meşhur ölü ekonomistlerin adını veren boş beleş tiplerin benzeri biriymiş.
Gözlerim birden açıldı diyor, ve herkesin gözü önünde yıllardır o ekstrem olmayan, "fazla özgürlük de iyi diil canım" diyen yarı-sosyalist politikalar ile fakirliğe mahkum edilmiş Arjantin'in kaderini değiştiriyor.
Teoriye kafanız basmıyor olabilir. Mises ve Rothbard'ın kitapları size kalın ve entellektüel olarak ağır geliyor olabilir. Bari adamların teorilerinin gerçek hayat karşılığı olan Milei Arjantin'inini ve Bitcoin'i izleyin de bir şeyler öğrenmeye çalışın.