13.8 milyar yıldır çözemediğimiz en tuhaf bilmecelerden biri, evrenin şekli. İnsan aklı uzayın ya bir küre gibi kapanacağını ya da sonsuza kadar eğri bir yüzey gibi uzanacağını düşündü. Ama sonra bilim insanları milyarlarca ışık yılı ölçeğinde kozmik haritalar çıkarıp evrenin geometrisini ölçtüler. Sonuç şaşırtıcıydı. Evren, bildiğimiz kadarıyla neredeyse kusursuz bir şekilde düz.
Bu ilk bakışta sıradan görünüyor ama aslında korkutucu bir ayrıntı saklıyor. Çünkü bu kadar düz bir evren, genişlemeyi sağlayan etkilerle kütleçekiminin etkilerinin inanılmaz hassas bir dengede olduğunu gösteriyor. Bazı fizikçiler bu yüzden çok daha çılgın bir ihtimali tartışıyor. Belki de evrenin toplam enerjisi aslında sıfıra çok yakın. Yani gördüğümüz bütün galaksiler, yıldızlar, kara delikler ve 13.8 milyar yıllık o devasa kozmik hikâye… En sonunda birbirini kusursuz biçimde nötrleyen dev bir denklemden ibaret olabilir.
Şöyle bi düşününce akla yatan başka bir şey de geliyor belki insan da böyledir düşüncesi.
Hayatımız boyunca büyük aşklar yaşıyoruz. Büyük acılar çekiyoruz. Kazanıyoruz, kaybediyoruz, kırılıyoruz, yeniden ayağa kalkıyoruz. O anların her biri bize evren kadar büyük geliyor. Ama yıllar sonra dönüp baktığında fark ediyorsun ki bazı mutluluklar bazı acıları dengeliyor, bazı kayıplar bazı başlangıçları mümkün kılıyor. Belki de bizi biz yapan şey yaşadığımız artılar ya da eksiler değil; onların sonunda ortaya çıkan o görünmez denge.
Ve belki de insanın en büyük yanılgısı, sadece kazanmaya çalışmasıdır. Çünkü evren sanki başka bir şey fısıldıyor. Kusursuzluk, sonsuz artıda değil. Kusursuzluk, bütün fazlalıkların ve eksikliklerin birbirini dengeleyebildiği o kırılgan noktada saklı. Belki de hayatın anlamı, hep artıya ulaşmak değil; sonunda kendi içindeki evren kadar dengeli bir sıfıra yaklaşabilmektir.
Sen hayatın boyunca aynadaki o sert, temkinli ve bazen hissiz insana dönüştüğünü sanıyorsun ama o sadece senin hayatta kalmak için inşa ettiğin sıradan bir kabuk. Arkadaşlar durun bir saniye beyninizi toplayın çünkü kozmoloji ile psikolojinin kesiştiği o dehşet verici noktayı kaçırıyoruz.
Milyarlarca yıl önce devasa yıldızlar süpernova patlamalarıyla yok olurken ya da nötron yıldızları çarpışırken, saniyeler içinde altın, platin ve uranyum gibi evrenin en ağır elementlerini ürettiler. Dünya henüz yeni şekillenen bir ateş topuyken, bu değerli ve inanılmaz ağır elementler devasa bir kütleçekimiyle gezegenin en merkezine, o cehennem gibi çekirdeğe doğru çöktü. Şu an dünyanın merkezinde erimiş devasa bir altın ve demir denizi var. Bugün yüzeyde bulduğumuz, para birimlerini üzerine kurduğumuz o altınlar ise sadece sonradan düşen meteorların döküntüleri. Evrenin değişmez kuralı budur: En değerli, en yoğun ve en saf olan şey, her zaman kütleçekimi yüzünden erişilemez derinliklere hapsedilir.
Ama yüzleşmemiz gereken kısım şu. Senin zihnin ve ruhun da bu kozmik yasadan muaf değil. Doğduğunda sahip olduğun o sınırsız yaratıcılık, o koşulsuz ve hesapsız sevgi, o kırılgan çocuksu neşe... İşte onlar senin ruhunun ağır elementleriydi. Ve sen büyüdükçe, hayatın o ağır presi, hayal kırıklıklarının ve acıların kütleçekimi devreye girdi. Tüm o değerli ve en kırılgan şeyler, ruhunun en ulaşılmaz, en saklı çekirdeğine doğru amansızca çöktü.
Dışarıda ne mi kaldı? Sadece dış etkilere dayanıklı, soğumuş, sıradan ve sert bir yüzey. İnsanlara gösterdiğin o mantıklı, yetişkin kimliğin sadece bir savunma mekanizması. Herkes senin o taşla��mış kabuktan ibaret olduğunu sanıyor, hatta bazen sen bile buna inanıyorsun.
İşte tam burada o varoluşsal ikilem başlıyor. İçindeki o saf altın denizine, çocukluğundaki o gerçek neşeye ve yaratıcılığa ulaşmak için o sert kabuğu delip geçmeye cesaretin var mı? Çünkü o tehlikeli sondajı yaparsan, karşına çıkacak olan şey sadece saf sevgi olmayacak. Aynı zamanda o duyguları oraya gömen devasa bir acı, korkunç bir basınç ve erimiş bir karanlık da olacak. O derinlik ya seni kendi gerçek özünle tanıştıracak ya da o ağırlığıyla seni tamamen yutacak. Çoğu insan ömrünü yüzeyde, kendi kırıntılarıyla yaşamayı seçerek geçirir. Ama unutma, dokunmaya korktuğumuz o karanlık çekirdek, evrenin bize kim olduğumuzu fısıldadığı yerin ta kendisi.
Şu an ekrana bakıyorsun ve hayatının mantıklı bir nedensellik zinciri içinde ilerlediğini sanıyorsun ama evrenin arka planında çalışan o kusursuz sandığın sistemin gerçek adı kaos.
Popüler kültürde romantik bir tesadüf gibi anlatılan kelebek etkisinin uzay biliminde ve meteorolojide acımasız bir matematiksel gerçekliği var. Sistemin başlangıç koşullarında yapacağın milyonda birlik mini bir değişim, sana yüzde birlik bir sapma vermez. Sana tamamen farklı bir evren verir.
Bugün en gelişmiş yapay zeka modelleri ve süper bilgisayarlarla bile 14 günden sonrasının hava durumunu tam olarak tahmin edemememizin sebebi teknolojimizin yetersizliği değil, fiziğin ta kendisidir. Dünya üzerindeki her bir milimetrekareye sensör koysak bile bir kelebeğin Amazonda kanat çırparken yerinden oynattığı o birkaç hava molekülü, haftalar içinde katlanarak büyüyüp Teksasta devasa bir kasırgayı tetikleme potansiyeline sahiptir. O moleküller birbirine çarpar, enerji katlanarak büyür ve başlangıçtaki o milyonda birlik fark tüm atmosferik dengeyi baştan yazar.
Ve o kural sadece Dünyada değil derin uzayda da işliyor. Üç cisim problemi denilen bir gerçek var. İki gezegenin yörüngesini kusursuzca hesaplayabilirsin ama sisteme küçücük bir asteroit bile eklendiğinde matematik kaosa sürüklenir. Güneş sisteminin 500 milyon yıl sonra tam olarak nasıl görüneceğini bilmiyoruz çünkü Plütonun yörüngesindeki bir milimetrelik sapma, milyonlarca yıl içinde Dünyanın yörüngesinden çıkıp donmuş bir kaya parçasına dönüşmesine neden olabilir.
Her şeyi ölçebileceğimizi ve geleceği kontrol edebileceğimizi sanıyoruz. Ama gerçek şu ki evrenin kendisi başlangıçtaki o küçücük titreşimlerin devasa ve öngörülemez bir simülasyonundan ibaret. Sen hayatını planladığını sanıyorsun ama sadece milyarlarca yıl önceki bir kozmik dalgalanmanın ve haftalar önce kanat çırpan bir böceğin yarattığı rastgeleliğin içinde sürükleniyorsun. Kontrol diye bir şey yok, sadece matematiğin bize oynadığı kusursuz bir oyun var.
Didim'deki bu yazlığa (ya da herhangi bir yazlığa) bu fiyatları verecek kişilerin bu kararı almadan önce en az 2-3 gece Didim'de akşam yürüyüşüne çıkmalarını öneririm.
Zaten sonra vazgeçmeyi bırak, Didim'i haritadan silersiniz.
KCEX "Benzer K-Line" yayında!
BTC/ETH için 1s, 4s, 8s, 1g grafik desteği. Geçmişi karşılaştır, trendi yakala.
1OTOT1 koduyla kaydol, düşük komisyon ve bonus kazan!
https://t.co/dqPQgqUYvM
Biz bunu zaten yapıyoruz. Her gün. Farkında olmadan.
Düşün. Geçmişte yaşadığın bir olay var. Yıllarca travma diye taşıdın. Sonra bir gün bakış açın değişti ve o olay artık seni güçlendiren bir hikayeye dönüştü. Aynı olay. Aynı geçmiş. Ama şimdiki kararın onu tamamen başka bir şeye çevirdi. Fizikçiler yani biz buna geriye dönük nedensellik diyoruz. İnsanlık buna yüzyıllardır terapi diyor aslında haha
Ama asıl deli eden kısım ne biliyor musun? Kuantum dünyasında gözlemci etkisi diye bir şey var. Baktığın an parçacığın davranışı değişiyor. Şimdi buna zaman ekle. Gözlemci sadece şimdiyi değil geçmişi de etkiliyor. Bu ne demek biliyor musunuz. Bilinç dediğimiz şey zamanda ileri geri hareket edebilen bir operatör olabilir. Beyin sadece bugünü işleyen bir makine değil geçmişi yeniden yazan bir editör.
Kuantum beyin teorileriyle bunu birleştirince tablo iyice çılgınlaşıyor. Beyindeki mikrotübüllerde kuantum durumları olduğunu söyleyen penrose hameroff modeli var. Eğer beyindeki kuantum süreçler geriye dönük nedenselliğe tabi ise bilinç dediğimiz şey zamanın dışında bir yerde oturuyor olabilir.
Halk arasında nazar dediğimiz şey gözlemci etkisi. Söylersen olmaz dediğimiz şey ölçüm problemi. Geçmişi farklı hatırlayan iki kişi mandela etkisi değil belki de ikisi de haklı çünkü farklı gözlemciler farklı geçmişler yaratıyor.
En güzel kısmı şu. Bu bilgiyi bedava okuyorsunuz. Gidin arxiv açın retrocausality yazın. Makaleleri indirin. Bu konuda üç makale okuyan kişi türkiyede yüzde doksandokuzu geçer. Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı ama insanlar hala geçmişim beni mahvetti diye ağlıyor. Kardeşim bugün karar ver geçmişin değişsin. Fizik diyor bunu artık felsefe değil.
Şimdi bu çocuk babasız büyüyecek. Filinta gibi babası toprağa girecek. Neden biliyor musunuz? Namussuz bir galerici,sitenin otoparkını iş yerine çevirdiği için park yeri bulamayan Hüseyin kendisine “arabaları ne zaman alacaksınız” dediği için 11 kurşunla, 11 yaşındaki kızının gözleri önünde öldürüldü… insan hayatı bu kadar mı ucuz bu kadar mı önemsiz ya?
Eski bir Porsche mühendisi olarak anlatayım, bu koca kafalar endüstriyi nasıl batırdı ve muhtemelen neden bir daha toparlanamayacaklar.
Her şey Elon Musk eşeğinin elektrikli araba işini tamamen reklama yaslanarak zorlamasıyla başladı. O dönemde batarya maliyeti ve altyapı yetersizliği yüzünden ekonomik bir mantığı yoktu akülü arabaların, büyük çaplı ticari başarı gösteren de yoktu zaten. Anlamlı olsaydı yaparlardı, ilk Tesla akıl etmedi bu işi 100 yıllık teknoloji zaten.
Daha sonrasında ne oldu, Tesla ağır bir propaganda sonucunda viral oldu ve çok ciddi büyüme oranlarına ulaştı. Burada Porsche de dedi ki biz de deneyelim moruk bu işin kralı biziz zaten, şirketi büyütmek için fırsat zaten viral olmuş teknolojiye dahil oldular.
Bu vizyonla Taycan çıktı, çıktığı gibi de satışları patladı, bir anda en çok satılan model oldu vs. Porsche de dedi ki lan ne güzel işmiş, o zaman biz gidelim 718'leri Macan'ları da elektrikli yapalım zaman içinde komple dönüştürelim model gamını. Makina mühendislerini attılar, araba görse bomba sanacak yazılımcıları şirkete doldurdular, her yer akülü tekerlekli bilgisayar dizayn edecek tiplerle doldu.
Sonra bu dönüşümün ortasında bir şey yaşandı, Taycan kullanıcıları deli gibi hata bildirmeye ve forumlarda isyan etmeye başladılar. Araçlar sürekli bozuluyordu, elektronik sistemler tamir edilemediği için sürekli değişim ücretleri çıkıyordu ve korkunç paralar isteniyordu, bu tarz sorunlar üst üste binince ikinci el fiyatları magmaya düştü akülü Porsche'lerin. Taycan satışları 2023'ten 2025'e yaklaşık %60 eridi, 2020 model Taycan 4S sıfırken 110 bin dolardı bugün ikinci eli 50 bin dolara düştü.
911 dünyanın en az değer kaybeden seri üretim otomobili, bazı GT versiyonları sıfırından bile pahalıya satılabiliyor. Porsche'nin en büyük değerlerinden biri ikinci el fiyatının korunmasıyken Taycan'da böyle bir değer kaybı görüntüsü direkt olarak sıfır araçları alanları da vazgeçirdi. 2 yıl sonra BMW parasına düşecekse neden baştan 3x para ödüyorum dedi insanlar gidip akülü daha ucuz rakiplerini almaya başladılar.
Süper zeka yöneticiler ne yapmış oldu, spor araç seven ve kullanan 50 yıldır Porsche alan sadık kitlesini çöpe attılar, 718 ve Macan'ları elektrikli yaptılar ve artık bu kitleye 911'den başka araç sunamıyorlar. Benzinli 718 üretimi durdu, yerine gelecek elektrikli versiyonun da iptal edilmesi gündemde, yani orta segmentte koca bir boşluk oluştu.
Elektrikli almak için gelen fake büyüme göstergesi yeni müşteriler 3-5 yılda markayı terk etti. 100 yıllık alman otomotiv geleneğini kendi geliştirdiği içten yanmalı motor mirasını rafa kaldırarak mahvetmiş oldular.
Üzerine de mum dikecek olan Rusya savaşı geldi, enerji krizi geldi, Almanya nükleer santrallerini kapattı, elektrik ve ��retim maliyetleri tavan yaptı. Bir taraftan satışlar eridi, diğer taraftan üretim maliyetleri uçtu, iki taraftan birden küçülüyorlar.
Şimdi toplu işten çıkarmalara başladılar. Ama asıl trajedi şu, tekrar içten yanmalıya dönmek isteseler bile dönemeyecekler, çünkü 10 yıldır sistematik olarak bu alanı kurutmuş durumdalar. Üniversitelerde içten yanmalı motor üzerine okuyan kalmadı, araştırma yapan kalmadı, sektörde yetişmiş mühendis kalmadı. Elektrikliye geçeceğiz diye kapının önüne koydukları deneyimli mühendisler artık bambaşka sektörlerde bambaşka işler yapıyorlar. Geri gelmezler. Bu tek yönlü bir yoldu ve farkında olmadan sonuna kadar gittiler.
Aşağıda 2025 yılının ilk yarısında en çok satılan araba markaları var, peşine takılıp koca şirketleri batırdıkları Tesla listede nerede? Evet.
Eskiden sol/sosyalist görüşlüydüm. Sonra Türkiye'deki sol yapıların tamamen Kürt faşizmine hizmete dönüp bunu farkedemediğini; sürekli birbirini eleştirip dışlayıp fraksiyonlara bölünerek zayıflarken ülkeyi siyasal islamcılara ve kürtçülere teslim ettiğini; oy vermek, reform, revizyon, Atatürk, Türklük, din vs işleri güçleri her şeyi eleştirip, küçümseyip somut tek bir toplumsal fayda sağlayamadıklarını farkettim. Lenin'in "ulusların kendi kaderini tayin hakkı" kitabını okumayıp sadece adıyla Kürt politikası üreten tipler bunlar. O dönem liseyi Ankara'da yatılı okuyordum. Üniversitedeki ilk yılım da buna dahildir. Eleştirim sol ideolojiye değil; Türkiye’deki uygulamasına. İdeolojik olarak da "rekabet" kavramının iş ve toplumsal hayatta yarattığı fayda ve ilerlemenin önemini görmem ve yaşamamla değişti. Her ekonomik modele ve siyasi akıma eşit yaklaşan Atatürkçülük kadar ülkemize uygun başka bir model yok.
Genel analizlerin dışında bir de rakam şovu yapayım.
Kim derdi ki #BTC 126 K görecek ama boğa
gelmeyecek?
Var mı öyle yürek?
2 Haziran günü #BTC kaçtı ?