Bir yiğit devrimci
SİNAN CEMGİL
Sinan Cemgil öldürüldüğünde onu ihbar eden köylülere babası Adnan Cemgil ve annesi Nazife Cemgil şunları söyler:
“Ben varlıklı bir aileden geliyorum. öğretmenim. ekonomik durumum oldukça iyi.
Oğlumu en iyi şekilde yetiştirdim.
En iyi okullarda okuttum.
Ülkenin en güzide üniversitesi ODTÜ’de okuyordu.
Hiçbir şeye ihtiyacı yoktu.
Ölmese yüksek mühendis çıkacak ve o da varlıklı bir hayat yaşayacaktı.
Fakat o sizin iyiliğiniz için öldü.
Bunu bilesiniz diye söylüyorum.”
(Babası Adnan Cemgil, Sinan Cemgil öldürüldüğünde onu ihbar eden köylülere bunları söyler)
Adıyaman Gölbaşı ilçesine cenazeyi almaya giden Sinan’ın annesi Nazife Cemgil çevresini saran kadınlara Sinanlar’ı şöyle anlatmıştır:
“Bu oğlum Sinan… Bunlar da onun arkadaşları (Kadir ve Alpaslan), kardeşleri…. onlar da oğullarım…
Bu çocuklar, bu oğullar; bu ülkeyi, halkı, sizleri sevdiler.
Başka bir istekleri yoktu.
Her biri birer dehaydı.
Her biri üstün zekalı birer güzel insandı.
Dileselerdi, düzenin adamları olsalardı, şimdi burada cansız yatmazlardı. Birer milyoner olurlardı.
Ama onlar, halkı, sizleri sevdiler.
Sizin sorunlarınızı omuzladılar. Size yalan söylüyorlar.
Onlar eşkıya değildi.”
#saklıtarih#tarih
TÜRKÇE BİR İSYANDIR: NESÎMÎ
Büyük Türk ozanı NESÎMÎ, bir tarikata gider Türkçe konuştuğu için AZGIN SOFTA tarafından rahatsız edilir. Softa, ondan Arapça ya da Farsça konuşmasını ister.
Nesîmî ise bu küstahlığa şu sözlerle karşılık verir:
“Har içinde biten gonca güle minnet eylemem!
Arabî, Farisî bilmem; dile minnet eylemem.
Sırat-ı Müstakîm üzre gözetirim Rahîm’i,
İblisin talim ettiği yola minnet eylemem.”
“ARABÎ FARİSÎ BİLMEM” BİR MEYDAN OKUMADIR
Oysa Nesîmî Arapçayı da Farsçayı da çok iyi bilmektedir.
Buradaki ifade cehalet değil, bilinçli bir reddiyedir.
Bu söz:
Diller arasında kurulan üstünlük hiyerarşisine,
Medrese kibrine,
Dini Arapça üzerinden tahakküm kuran softa zihniyetine
açık bir İSYANDIR.
SOFTAYA DEĞİL, HAKK’A YAKINLIK
Nesîmî için Hakikat:
Ulemanın diliyle değil,
Sarayın ve tarikatın onayıyla değil,
HALKIN DİLİYLE söylenir.
Bu yüzden Türkçe onun için sadece bir dil değil,
DİRENİŞİN VE HAKİKATİN ARACIDIR.
TÜRKÇEDE ISRAR, KİMLİKTE ISRAR
Anadolu başta olmak üzere Türk yurtlarında ozanların Türkçede ısrarı,
Türk kimliğinin ve kültürünün bugüne taşınmasında belirleyici olmuştur.
Yunus Emre’den Ahmed Yesevî’ye uzanan bu yolun
EN KESKİN, EN BEDEL ÖDEYEN TEMSİLCİLERİNDEN BİRİ NESÎMÎ’DİR.
NESÎMÎ CANIYLA MÜHÜRLEDİ
Nesîmî:
Dil asimilasyonuna direndi,
Softa zihniyetine boyun eğmedi,
Hakikati halkın diliyle söyledi.
Ve bu duruşunu
CANIYLA MÜHÜRLEDİ.
MERAK EDİYORUM KAÇ KİŞİ OKUYACAK!
HAFTANIN FIKRASI🙂
Tek oğlu bulunan varlıklı bir çiftçi yaşlanıp yatağa düşer ve oğluna vasiyetini söyler:
-Yatağın altında, içi altın dolu iki tane kese var. Bunlardan biri senin, diğerini de memleketin en büyük eşkıyasını bulup ona vereceksin. Sebebini sorma, vasiyetim böyledir!
Yaşlı adam bir kaç gün sonra ölür. Oğlu, memleketin en büyük eşkıyasını bulmak için ülkeyi dolaşmaya başlar. Fakat nereye gitse, hangi eşkıyayı sorsa, ondan daha da namlısı, kanlısı, belalısı olduğunu öğrenir ve bu şekilde aylarca dolaşır.
Nihayet, ülkenin yol vermez dağlarla çevrili bir kösesinde öyle bir eşkıyanın adını işitmişki Allah böylelerinin şerrinden saklasın, köylüler korkularından ismini bile fısıldayarak söylermiş. Hükmettiği dağların yamaçları onun öldürdüğü insanların cesetleriyle doluymuş.
Bizim delikanlı "yedi dağın eşkiyası"nın namını dinleyince "bundan daha canavarı olamaz'' deyip, eşkıyanın yaşadığı en büyük dağa doğru yola çıkmış.
Kışın ortasında dağa vardığında eşkıyanın adamları "Tek başına bu dağda ne gezersin bre ahmak?" delikanlıyı esir almışlar.
Delikanlı "ağanıza bir hediye getirdim" deyince onu yedi dağın eşkıyasının karşısına çıkarmışlar.
Eşkıya hakikaten dedikleri kadar varmış. Delikanlı cesaretini toplayıp babasının vasiyetini anlatmış ve koynundan kesenin birini çıkarıp yedi dağın eşkıyasına uzatmış:
"Ağam, bunu size vermezsem babam mezarında rahat yatmaz, lütfen kabul edin."
O namlı eşkıyanın yüzünde babacan bir ifade belirmiş:
"Sevdim seni. Safsın, temizsin, dünyadan haberin yok. Benim namım bu dağları sarmıştır, lakin memlekette benden büyük bir eşkıya daha bulunur. Biz eşkıya da olsak, hak etmediğimiz mala el sürmeyiz. Sen şimdi geldiğin yoldan dön, şehre var. Gidip kadı efendiyi bul. Memleketin en büyük eşkıyası odur. Selamımı söyle, bu keseyi ona ver!.
Sonra adamlarına emretmiş:
"Bu yiğidi, başına bir iş gelmeden düze indirin, şehir yolunda bırakın!"
Delikanlı şehre inmiş kadı efendinin konağına varmış, başından geçenleri anlatmış:
-İşte böyle kadı efendi. Bu keseyi hak eden sizmişsiniz, ben de eğer kabul ederseniz size takdime geldim.
Kadı efendi yerinden fırlamış:
"Vay ahlaksız eşkıya! Hakkımızda neler demiş. Be hey Allah'tan korkmaz kul, sen ne yüzle bana haram para teklif edersin? Şimdi yatırayım mi seni kırbaç altına?"
"Efendim ben de anlatılanlara uydum, ne yapacağımı bilmez haldeyim. Bana acıyın."
Kadı efendi, gözünü uzaklara dikip biraz düşünmüş, sonra kara kaplıyı açıp sakalını sıvazlamış:
-İmdiii..Bir din ve devlet temsilcisinin böyle açıktan para kabul etmesi hem kanun-u âliye, hem de Allah rızasına münasip olmayıp, alan da veren de bu âlemde ve mahşerde suçlu durumuna düşer. Lakiiin, eğer aramızda bir ticari akit tanzim eder ve sen bana bu bir kese altını bir alışveriş neticesinde takdim eyler isen, ben dahi bunu senden bir hizmet karşılığı alır isem, şer'an caiz olup başkaca bir işlem yapılması gerekmez. Yani, kısacası, ben bu altınlar karşılığı sana bir şey satacağım.
-Ne satacaksınız kadı hazretleri?
Kadı efendi, elini uzatıp pencerenin dışını göstermiş:
-Bak bu dışardaki bahçe ve civarındaki cümle arazi bana aittir. Şimdi bak bakalım, ne görüyorsun bu arazinin üzerinde?
-Kar, her yeri bembeyaz kar kaplamış.
-Pek güzeeel.. İşte ben bu arazideki karları sana satacağım, sen de bir kese altın karşılığı aldığını beyan eden bir belge imzalayacaksın, böylece alışveriş tamam olacak.
Altınlardan bir an önce kurtulmak isteyen genç çocuk, 'efendim aklınızla yaşayın' deyip teklifi kabul etmiş, imzalar atılmış. Altın kesesini kadı efendiye teslim eden çocuk, huzur içinde oradan ayrılmış. Memlekete gitmeden önce bir handa geceleyip hem karnını doyurmayı hem de biraz dinlenmeyi düşünmüş.
Handa horul horul uyurken, sabaha karşı kadının emrindeki zaptiyeler kapıyı yumruklamışlar.
-Kalk hele, kadı efendi seni görmek ister, davası varmış.
Bizi 70 yıl önce uyardı ve neredeyse hiç kimse gerçekten dinlemedi.
Hannah Arendt, insanlar düşünmeyi bıraktıklarında ne olacağını biliyordu.
Kötüleştiklerinde değil, inandıklarında değil, gerçeği yalandan ayırt etmeyi bıraktıklarında değil.
1906'da Hannover'de doğan Arendt, Yahudiydi. Nazilerden kaçtı, Fransa'da yaşadı, orada tutuklandı ve sonunda ABD'ye sığındı. Hayatta kaldı ama gördüklerini asla unutmadı: eğitimli ve kültürlü bir halkın nasıl karanlığa gömülebileceğini.
Ve böyle bir şeyin nasıl mümkün olduğunu anlamak istiyordu.
1951'de en önemli eseri "Totalitarizmin Kökenleri"ni yayınladı.
Bu eserde, bugün bile hala korkutucu derecede güncelliğini koruyan bir şey yazdı:
"Totaliter yönetimin ideal öznesi, inanmış bir Nazi veya inanmış bir Komünist değil, gerçek ile kurgu, doğru ile yanlış arasındaki ayrımın artık var olmadığı insanlardır."
Bunu iki kez okuyun.
Totaliter iktidarın amacı insanları inandırmak değil, hiçbir şeye inanmayana kadar şüpheye düşürmeye çalışmaktır.
Her şey eşit derecede doğru ve eşit derecede yanlış göründüğünde, her haber bir görüşe dönüştüğünde, kime güveneceğinizi artık bilemediğinizde, pes edersiniz.
Yorulursunuz. Alaycı. Kayıtsız olursunuz.
Ve Arendt'in korktuğu şey tam da burada başlar: Artık neyin gerçek olduğunu bilmediği için düşünmeyi bırakan bir toplum.
Daha sonraki "Gerçek ve Politika" (1967) adlı makalesinde, yalanların yalnızca yanlış hikâyeler yaymadığını, daha derin bir şeyi yok ettiğini açıklamıştır: Gerçeğin olasılığına olan güveni.
Her gerçek inkâr edildiğinde, her argüman "haklı görüş" olduğunda, gerçek gücünü kaybeder.
Ve bununla birlikte adalet, ahlak ve onur da yok olur.
Arendt bunu 1930'larda şöyle görmüştü:
Naziler sadece yalan söylemekle kalmadı; dünyayı o kadar çok yalanla boğdular ki, insanlar sonunda gerçeği aramayı bıraktılar.
Kötü niyetten değil, bitkinlikten.
Bunu suçlamak için değil, bir uyarı olarak yazdı.
Çünkü biliyordu: Bu her yerde olabilir.
Başlangıçta tanklarla değil, düşüncelerimizin yavaş yavaş aşınmasıyla.
"Zaten kimseye güvenemezsin" veya "Herkes yalan söylüyor" gibi ifadelerle.
Arendt'e göre tam o anda, "yargı gücünün yok oluşu" dediği şey başlar ve bu, herhangi bir propagandadan daha tehlikelidir.
Peki ne yapılabilir?
Arendt, panzehirin düşünmek olduğuna inanıyordu.
Fikirlerin toplanması, sloganların tekrarlanması değil, gerçek ve bağımsız düşünce.
Soru sormak. Çelişkilere katlanmak.
Merak etmekten asla vazgeçmemek.
Şunu yazdı:
"En radikal devrimci bile devrimden sonraki gün muhafazakâr olacaktır."
Bununla şunu kastediyordu: Eleştirel düşünmeyi bırakan kişi -sevdiği veya inandığı şeyler hakkında bile olsa- çoktan kaybetmiştir.
Totalitarizm sessizce başlar.
Şiddetle değil, yorgunlukla.
Sadece başka tarafa bakma isteğiyle.
Hannah Arendt, 1975'te New York'ta öldü.
Yine de sesi bugün her zamankinden daha yüksek:
Düşünme kapasitenizi koruyun.
Soru sorun. İnceleyin. Fark edin.
Gerçeği umursamayı bıraktığınız an, önemli olan her şeyi kaybedersiniz........
Umudun ve isyanın Şairi Ahmet Arifi Anarken..!
Ahmed Arif, 21 Nisan 1927'de Diyarbakır'ın Hançepek semtindeki Yağcı Sokak 7 No'lu evde dünyaya geldi. Diyarbakır Lisesi'nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümünde okudu.1950 yılında TKP’li olduğu gerekçesiyle kovuşturmaya uğradı.1952 yılında yargılandı ve iki yıl hapis cezası aldı. 1940-1955 yılları arasında değişik dergilerde yayınladığı şiirlerinde hep ezilen ve sömürülen sınıfların sorunlarını işler ve onlara yol göstermeye, uyandırmaya çalışan Ahmed Arif Ankara'da yalnız yaşadığı evinde 2 Haziran 1991 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu 64 yaşında yaşamını yitirdi.
Diyarbakır da yaz sıcağı ikliminde başlayan, sömürü ve zulme karşı mücadele eden bir ömürdür Ahmed Arif.
Dağlara, sınır boylarına ve doğaya tutkulu yaşamdır söz konusu olan.
Nazım Hikmet, kapitalist sömürünün dizginsizce yaşandığı büyük kentlerden seslenir insana; denilebilir ki o burjuvazinin her türden gericiliğine ve zorbalığına karşı proletaryanın devrimci savaşında fabrikaları, kentlerin direnişlerle dolu meydanlarını mesken tutmuş ve şiirinin ana mekan örgüsünü bu alanlardan faydalanarak yaratmıştır. Mecazi anlamda Nazım’ın şiiri, burjuvazinin köhneleşmiş sistemine karşı onu yıkma girişiminde bulunan bir milis savaşçısının şiiridir. Ahmed Arif ise Nazım’ın tersine insana kentlerden değil ‘dağlardan’ seslenir. Onun şiirinin mekan örgüsünü de dipsiz uçurumları, sarp kayalıkları ile dağlar oluşturur. Dağın sesini kentlere kadar taşıyan derin bir çığlık gibidir adeta her mısra.
Mısralar anlam ve yoğunluk olarak dağın çığlığını, acısını, hüznünü ve umutlarını omuzlayabilecek kadar sağlam ve birbirleriyle uyumludur. Mısralar bir biri ardına muazzam bir biçimde bir nehir gibi akar; bu nehrin yatağında taşıdığı yük insanın çileli tarihinden, acı ile yaratılmış dünyasından, kapanmak bilmeyen ve bin yıllardır kanayan yaralarından izler taşır. Fakat insan burada çaresizlik içinde kıvranıp duran bir unsur değildir. Umutsuzluğa düşmesinin mümkünü yoktur insanın; çünkü nasıl ki Nazım’ın şiiri her an direnişte olan bir milisin şiiri ise, Ahmed Arif’in şiiri de doğanın acımasızlığına, zulmün ölüm kusan karanlığına karşı ‘Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir.'
Felsefesi, tarih bilinci ve inancıyla yeni bir dünya uğruna savaşan bir gerilla şairidir Ahmed Arif ve bu şairin mısralarında Anadolu ve Mezopotamya insanının tarihi yaratan emeği, derin suskunluğu, kandan ve terden süzerek doğurduğu değerleri işlenir. Anadolu tarihi, şiirlerinde kendini belli eden en önemli öğeler arasındadır. Mısraların kendi arasında uyumlu bir biçimde akışını sürdürüp anlamını çoğalttığı mekan içinde, birdenbire tek bir mısra şiirin ana akış yönünü şimdiki zamanının gerçeğinden çevirip tarihe döndürür.
O tarihteki insanların yaşam mücadelelerinden, dünyaya bakış açılarından, yarattıkları sanatsal eserlerden, direnişlerden kesitler sunar; böylece şimdiki zamanın geçmiş zamana sağlam ve kalıcı halkalar ile eklemlenmesini sağlar. Bu iki zaman biçiminin diyalektik bir biçimdeki uyumu, beraberinde gelecek zamanın da sezgisini getirir. Bundandır ki umutsuzluk şiirin dokusuna işleyemez; çünkü gelecek öyle veya böyle durdurulmaz bir çığ gibi sonsuz bir biçimde akan ve onu yaratan halk kitlelerinin olacaktır. Bu kendinden menkul basit ve dogmatik bir inanç değil yukarıda da bahsettiğimiz gibi tarih ve felsefe ile bilincine varılmış bir hakikattir.
"Umut dağlardadır.” Onun için, çünkü memleketinin “dağlarına bahar gelmiş”tir. Oralar da yaşar ve oraları yazar şiirinin dizlerinde. Diyarbakır kalesinde notlar tutar. Ve türkü yazar “ Adiloş bebe”ye: “doğdun / üç gün aç tuttuk / üç gün meme vermedik sana / Adiloş bebem / Hast düşmeyesin diye / töremiz böyle diye / saldır şimdi memeye / saldır da büyü” dizeleriyle.
Yaşamı boyunca çok üretmemiş ama ürettiğiyle gönüllere taht kurmuş bir şairdir Ahmed Arif.
ÖLÜMSÜZLÜĞÜNÜN 63. YILINDA
NÂZIM HİKMET
HER AN ARAMIZDA
Nâzım Hikmet, yaşadığı yüzyılın dünya çapında birkaç büyük şairinden biri olmasının yanında yaşamı ve yapıtlarıyla her dönemde ilerici mücadelenin, aydınlık yarınların, geleceğin özgür ve mutlu dünyasının simgelerinden biri oldu.
Onu andığımızda yalnızca bir şairi değil, insanlığın gelecek güzel günlerine olan özlemi de dile getiriyor, buna inancımızı dile getiriyoruz.
Nâzım Hikmet, yalanlarla, göz boyamalarla dolu dünyada, sahiciliğin, insani değerlerin savunulması ve yaşanmasının örneğiydi.
Onun hayatına bakan, şiirlerini okuyan insanlar, yalın, yalansız bir hayatla ve şiir dünyasıyla karşılaşıyorlar.
Bu yalansız hayat ve şiir dünyası, bütün insanlık için çekici kılıyor Nâzım Hikmet’i.
Baskılar, çevre, içinde yaşadığı koşullar onun kişiliğini ve düşüncelerini değiştirmiyor.
Her koşulda düşüncelerini açıkça, çekincesizce söylüyor.
Düşünceleri hep insandan ve insani olandan yana.
İnsanlık, savaşsız ve sömürüsüz bir dünyada yaşasın; geçim derdi, eğitim, sağlık sorunları olmasın, özgürce yaşasınlar, düşünsünler, yaratsınlar istiyor.
Nâzım Hikmet’in şiirlerinde herkesin hayatına ilişkin paylaşacağı, keşfedeceği bir yan vardır.
Onun yarattığı bu insani bağlar, onu bütün insanlığın ortak kültürel değeri kılıyor.
Bu yüzden onu her andığımızda insanlığın ve yeryüzünün aydınlık geleceğine olan inancımızı yinelemiş oluyoruz.
#nazimhikmet
Redçi bir tavırla, karşı koyamasa da darbe yıllarındaki baskılara, şiirleri okunmuştur yıllarca cezaevlerinde, işkencelerde, akşam erken indiği mahpushanelerden yazar kimileyin. "Karanfil sokağını”, “Şah murat suyu”nu hani şu donanan. Ama yalnız değiştirdi O, hayın ve karanlık olsa da gece, “terk etmez sevdası”,” tütünsüz uykusuz” kalsa da.
Art arda geçen zemheriler, yaşamından yıllar göredursun O. Gör, nasıl yeniden yaratılırım, “Namuslu, genç ellerinle / Kızlarım / Oğullarım var gelecekte” diyerek ölümsüzlüğü vurgular.
“Vurulsam kaybolsam derim, / Çırılçıplak, bir kavgada, / Erkekçe olsun isterim, / Dostluk da, düşmanlık da” dese de kalleş bir ölüm ayırdı aramızdan Ahmed Arifi, 1991’in 2 Haziran sıcağında. 27. yıl oldu Ahmed Arif'i kaybedeli. O geride kalanlara:
“Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip...
Nerede olursan ol,
İçeride, dışarıda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının...
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.
Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Her biri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?”
Vasiyetini bırakarak. Ölümünün 35.yılında kavgamızın ölümsüz şairi Ahmed Arif’i saygıyla anıyor ve yarım bıraktıklarını tamamlayacağımıza söz veriyoruz.
"Umut dağlardadır.” Onun için, çünkü memleketinin “dağlarına bahar gelmiş”tir.
BİZİM İTLERİMİZ BİLE HARAM YEMEZ
Onbeşinci yüzyıl Osmanlı devlet düzeni rüşvete batmış. Para ile makam satılmakta rüşvet adeta devlet düzeninin işleyişinin anahtarı olmuş. Türkmenler bu durumdan çok eziyet çekmektedir. Bu zorlu zamanlara Pir Sultan Abdal derler ulu bir ozan Türkmelere umut olmuş dilden dile söylenmektedir.
O zamanlar Sivas Banaz köyümde ulu bir er kişi vardı adına Pir Sultan Abdal Abdal derler sözü haktan, nefesi kuvvetli yolu erenler yolu idi.
Sivas’ın iki kadısı vardı. Halk içinde Birinin adı Sarı Kadı, diğerinin adı kara kadı olarak bilinir ve söylenirdi. Bu iki kadı Hızır Paşa gibi saltanat ve para uğruna haklıyı haksız, haksızı haklı çıkarır, can yakar, ocak söndürürler adalet yerine zülüm dağıtırlardı.
Kadılar Haram yerlerdi.
Pir Sultan’ın sevdiği iki köpeği vardı. Kadılara nispet olsun diye birinin adını Kara Kadı, diğerinin adını da Sarı Kadı koymuştu. Köpeklerini Sarı Kadı, Kara Kadı diye çağırdı.
Erenler yolunda güçlü nefesleri ile gün geçtikçe ünü yayılan Pir Sultan Abdal’ın köpeklerini kadıların ismi ile çağırması muhbirler tarafından tez el Sivas’a ihbar etmekte gecikmediler. “Pir Sultan kapısındaki köpeklere sizlerin adını vermiş, köpeklere adınızla sesleniyor” diye şikayet ettiler.
Bunu duyan kadılar deliye dönüp, kızıp küplere bindiler ve hemen hüküm vererek Pir Sultan’ı Sivas’a getirtip yargılamaya başladılar. Mahkemede kadıların iddiaları dinleyen Pir Sultan: “Evet, Köpeklerime sizlerin adını verdim. Yaptığınız fenalıkları göstermek için köpeklerimi sizin adınızla çağırdım. Siz haram yersininiz benim köpeklerim haram yemez” der.
Kadılar: “Madem bizi suçlarsın o zaman bu sözünü ispat et” derler. Pir Sultan Abdal’ın talebi ile ikişer ayrı kap yemek hazırlandı. Kadılara ve köpeklere ayrı ayrı verilmek üzere kaplara helal yemek ve haram yemek koydular ve işaretlediler.
Pir Sultan’ın köpeklerini çağırır
Pir Sultan Abdal Mahkemede olduğu halde Banaz’da bulunan köpeklerini çağırdı. Köpekleri Banaz köyünden kendiliğinden gelip mahkemede önlerine konan lokmaları koklamaya başladılar.
Yemekler önce kadıların önüne kondu. Şahitlerin gözü önünde Kadılar haram olan lokmadan yediler ve helal olan lokmayı bilemediler.
Sonra Köpekler şahitlerin gözü önünde önlerine konan yemeklerden helal olanı seçip yediler. Haram olanın ise yanına dahi uğramadılar.
Kadıların huzurunda bulunan ahali Pir Sultan Abdal’ın sözlerinin doğruluğunu Kadıların haram yediğini köpeklerin ise helal yediğini gördüler. Kadılar şahitler huzurunda gerçekleşen bu mucize karşısında çaresiz kaldılar. Bunun üzerine Pir Sultan “Haram yemez itlerimiz “ diyerek kalkıp köpeklerinin gözlerinden öptü. Ardından şu deyişi kadılara söyledi:
Haram yemez itlerimiz
Koca başlı koca kadı
Sende hiç din iman var mı
Haramı helali yedi
Sende hiç din iman var mı?
Fetva verir yalan yulan
Domuz gibi dağı dolan
Sırtına vururum palan
Senin gibi hayvan var mı?
İman eder amel etmez
Hakkın buyruğunda gitmez
Kadılar yaş yere yatmaz
Hiç böyle kör şeytan var mı?
Pir sultan’ım zatlarınız
Gerçektir şöhretleriniz
Haram yemez itlerimiz
Bu sözümde yalan var mı?
Pir Sultan Abdal sözlerini ispatladığı için Kadılar boyunlarını büker ve sonuca razı olurlar. Olurlar amma içten içe de Pir Sultan’a diş bilemeye devam ederler. Öfkelerini saklarlar ama bir gün kesap soracakları anı beklerler.
Bu görselde ip yok. Bu tek bir mermer bloktan oyulmuş.
Sanatçı hayatının 7 yılını bu heykeli yapmaya adadı.
İtalyan heykeltıraş Francesco Queirolo tarafından 1759 yılında Il Disinganno ya da "Aldatmadan Çıkan Çıkma" adı verildi.
Belki de sanat tarihindeki en büyük sabır testi - ve mermerde atılan tek bir yanlış adım bile yok.