Kültür düzeyiniz ne olursa olsun, ölümü yoğun olarak düşünmezseniz, kesinlikle zavallı birisiniz. ... Bilim, genel olarak insanların metafizik bilinçlerini sınırlayarak aptallaştırır.
Cioran / Gözyaşları ve Azizler
🔴ABD Başkan Yardımcısı JD Vance:
Epstein'ın, İsrail istihbaratının en üst kademeleriyle açıkça bağlantıları vardı.
Epstein'ın, İsrail'deki merkez sol derin devlet unsurlarıyla bağlantılı olduğu görülüyordu. Bunu her zaman ilginç bulmuşumdur.
İsrail siyasetinin merkez sağ kanadıyla çok güçlü bağlantıları varmış gibi görünmüyordu.
@tfnkymz "Varsayılan" olmak ve ahlaka temel oluşturmak tüm dinlerin özünden (Tanrı) kaynaklanan bir özellik olmak bakımındandır. Bu anlamda birden fazla din olması konu dışıdır.
İkincisi, saydığımız diğer etik temellendirmeler Tanrı temellendirmesinin yerini tutmuyor.Tanrı tanımı gereği..
"En tehlikeli psikolojik işaret panik değildir. Öfke ya da keder de değildir. Asıl tehlike, doğal olmayan bir sakinliktir. Hissetmen gerekeni artık hissetmediğin an. Bir insan yarasına bakıyor ve hiçbir şey hissetmiyorsa buna 'güç' demeyin. Çoğu zaman bu, zihnin son savunma hattıdır. Ruh, ego ayakta kalabilsin diye kendini uyuşturur.
Bu an, hayatın sessizce mekanikleştiği andır. Konuşursun, çalışırsın, gülersin ama içindeki bir parça sessizce karanlığa çekilmiştir. Bu sakinliği; çöküşlerden önce, kopuşlardan önce, hayattan ani kayboluşlardan önce çok gördüm. Çünkü duygu öldüğünde, vicdan da çoğu zaman peşinden gider.
Vicdan sustuğunda, zihin seninle gizlice pazarlık yapmaya başlar. 'Sorun yok.' der. 'Hiçbir şeyin önemi yok.' der. Soğuk çözümleri sıcak bir mantıkla sunar. İşte bu yüzden tetikte kalman gerekir. Bilinçdışı sembollerle konuşur. Evinin içinde boş odalar olan bir rüya, tanıdık ama yabancı gibi hissettiren bir yüz, gözlerin arkasında hiçbir şey yansıtmayan bir ayna.
Bunlar şiirsel tesadüfler değildir. Bunlar uyarıdır. Sağlıklı bir zihin acıyı hisseder ve orada kalabilir. Tehlikeli bir zihin ise hiçbir şey hissetmez ve buna 'huzur' adını verir. Bu yüzden bu sakinliği kutlama. Onunla otur. Eğer bu uyuşmuş, hissizleşmiş sakinliği fark ediyorsan kendine şunu sor: 'Neyi diri diri gömdüm?' Çünkü hissetmeyi reddettiğin şey yok olmaz. Bekler. Ve geri döner ama bu kez duygu olarak değil, kader olarak."
- Carl Gustav Jung
""Bir konuda ne kadar katıysa insan, hayat da onu o denli sınıyor ve zorluyor, adeta kırmak için.
Esnekliği seviyor hayat, sert köşeleri törpülüyor, asla!ları sevmiyor.
Mükemmeliyetçiliği alıyor, duvardan duvara vuruyor. Ne kadar katıysa insan, o kadar kırılıyor""
Gerçek bir olma hâli, her şeyi ve herkesi kurtarma fantezisinden vazgeçmeyi gerektiriyor. Bireyleşme sürecinin duygusal imzası sadece yeni ben'in zaferini değil, geçmişte bırakılanların yasını da içerir. Olgunluğun işareti, karşıtları aynı anda taşıyabilmektir.
Hmm, demek aşırı fedakârlık yapınca çok sevileceğini umuyorsun. Dilerim bunun bir travma tepkisi olduğunu ve ilişkinin bitmesine yol açacağını da biliyorsundur. Çünkü alma-verme dengesini bozuyor ve karşı tarafı borçlandırıyorsun. Unutma, kimse alacaklısıyla uzun süre kalamaz. Önünde sonunda gider ve adı "vefasızlık" olur.
Modern dünya bize kusursuz bir mutluluk vaat edip acıyı ve başarısızlığı bir "arıza" gibi pazarlıyor. Oysa olgunlaşmak, arzularımızın ertelenmesine ve hayal kırıklıklarına tahammül edebilmektir.
Ağzı kulaklarında yaşamak mecburiyetinde değiliz.
Hayatın kayıplarını göğüsleyebilen, ‘daha hüzünlü ama daha bilge’ bir benlik, toksik bir iyimserlikten daha gerçektir. 🎯
"Bütün söylediklerim karşılıklı bir sohbettir ve hiçbiri öğüt nitelinde değildir. Bu kadar serbest konuşabiliyorsam bu, başkalarını kendime inandırmak zorunda olmadığım içindir."
- Michel de Montaigne
@sadikeroler Belki de bazı insanlar yılları katlamalı yaşıyor hocam:)) 22 yaş onlar için 44 hatta 66 olabilir. Başka türlü bu yaşta böyle şiir nasıl açıklanabilir
SOLGUNLUK ÇAĞINDA CANLILIK
Bu solgunluk, bitkinlik çağında yeniden canlanabilmenin yolu beş kadim sığınaktan geçiyor: Sevmek, öğrenmek, çalışmak, inanmak ve oynamak. Bunlar tesadüfen seçilmiş kelimeler değil; insanı insan kılan, onu bir anlam ufkuna bağlayan o eski şifa kaynaklarıdır.
Sevmek, kendinden çıkıp bir başkasına uzanmaktır. Bitikliğin ilk ilacı başka bir kalbe değmektir. Bir ihtiyarın elini tutmak, bir çocuğun gözünün içine bakmak, kapı komşusunun halini hatırını sormak gibi küçük ama hakiki temaslar. Sevgi, verdikçe çoğalan tek hazinedir; insan başkasına su taşırken kendi içindeki kuyunun yeniden dolduğunu fark eder.
Öğrenmek, dünyayı bir çocuğun merakıyla yeniden keşfetmeye niyet etmektir. Solmak, çoğu zaman hayatın bizi şaşırtmayı bırakmasıdır; her şeyi bildiğimizi sandığımız anda renkler kaçar. Yeni bir dilin ilk kelimeleri, bir çiçeğin adı, gökyüzündeki bir yıldızın hikâyesi yani zihne açılan her küçük pencere, ruha taze bir hava üfler. Merak, içimizdeki çocuğu uyandıran o nazik dürtmedir, uyanan çocuk, yeniden oynamayı hatırlar.
Çalışmak, ellerimizin ürettiği şeyde kendimizi bulmaktır. Ama buradaki çalışma, bizi tüketen o aç gözlü tempo değil; emeğin kendisinden zevk alınan, sonunda bir eser bırakan, insanı dünyaya bağlayan anlamlı bir uğraştır. Bir bahçeyi sulamak, bir yemek pişirmek, bir şeyi tamir etmek : Niceliğe değil, niteliğe ve mânaya bağlanan iş, yorgunluğun değil, doygunluğun kaynağı olur. İnsan, faydalı olduğunu hissettiğinde dirilir.
İnanmak, kendimizden daha büyük, daha ulvi bir hakikate başımızı dayamaktır. Bitiklik, bir bakıma anlamın çekilip gittiği bir gelgittir; ruh, kendinden büyük bir gayeye bağlanmadığında soluverir. İnanç bize kendi küçük tasalarımızdan daha geniş bir ufuk açar. Secde eden, eğilen, şükreden insan, omuzlarındaki yükün bir kısmını kendinden büyük ellere bırakmanın hafifliğini tadar.
Ve oynamak, hayatı bir muvaffakiyet sınavı olmaktan çıkarıp yeniden bir armağan gibi karşılamaktır. Yetişkinlik, çoğu zaman oyunu küçümsemeyi öğrenmektir; oysa amaçsızca gülmek, anlamsızca koşmak, sırf zevk için bir şey yapmak ruhun en saf gıdasıdır. Oyun, sonucu önemsemeyen tek faaliyettir; tam da bu yüzden, her şeyi sonuca bağlayan bir çağda kıymetli bir isyandır.
Kabalık yeni çıkmış bir şey değil. Her toplumun kendine özgü hakaret etme, yok sayma, aşağılama, dışlama biçimleri var. Ama son yıllarda bir şeyler değişti. Bir zamanlar nezaket maskesi ardına saklananlar şimdi genelde açıkça, hatta gururla ortaya dökülüyor. İnsanlar ne düşündüklerini hemen, çoğu zaman da kaba bir üslupla söylüyor, sanki kendini tutmak bir tür zayıflık, hatta daha da kötüsü, bir tür aptallıkmış gibi.
Kabalık... “Özür dilerim,” demeyi becerememekten ibaret değildir. Başkalarına ne kadar alan tanıdığımızı, rahatsız veya huzursuz olduklarında farkına varıp varmadığımızı, başkasının varlığının bize hâlâ önemli gelip gelmediğini gösterir. Özür buhar olup uçunca yitip giden bir tek nezaket değildir. Artık başkaları bize sıkıntı veren birer belaya, zaman kaybına, etrafından dolanılması gereken birer soruna dönüşür.
Saygının gitgide yitmesini sırf görgüye bağlayarak ele alamamamızın nedeni de bu. Kabalık çağdaş kapitalizm dilinin bir parçası artık. Rekabeti, hızı ve bireysel ilerlemeyi yücelten bir dünyada yaşıyoruz. İşyerinde insanlardan verimliliklerini durmadan sürdürmeleri, her zaman müsait bulunmaları bekleniyor. Siyasette hakaret, performansa dönüştü. Sosyal medyada aşağılama eğlence niyetine kullanılıyor. En önemlisiyse öfke artık iletişimin önünde bir engel değil, itici bir güç haline geldi. (Renate Saleci)