Katil İsrail, Gazze'de yine sivilleri hedef aldı.
Nuseyrat Mülteci Kampı'na düzenlenen saldırıda bir ev tamamen yıkıldı, çok sayıda Filistinli yaralandı.
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Türkiye ve Libya’nın egemenlik haklarını hedef alan küstah açıklamalarını reddediyoruz!
Türkiye Cumhuriyeti, Avrupalı diplomatların ayar vereceği bir ülke değildir.
Akdeniz’i Yunanistan ve Rum kesiminin tapulu malı zanneden bu çifte standartlı anlayış kabul edilemez.
Türkiye, ne Doğu Akdeniz’deki meşru haklarından geri adım atar ne de AB’nin tehditkâr parmak sallamalarına boyun eğer.
Millî meselelerde tavrımız nettir:
Saadet Partisi olarak iktidarın Mavi Vatan’daki haklarımızı korumak adına atacağı her kararlı adımın sonuna kadar arkasındayız.
Filistinli vizeye tabi, İsrailliye kapılar sonuna kadar açık.
Yani sabah Gazze’de soykırım suçu işleyip, akşam elinizi kolunuzu sallayarak İstanbul’da AVM gezebilirsiniz!
Sabah Batı Şeria’da bir Filistinlinin evini gasbedip, akşam Boğaz’da yemek keyfi yapabilirsiniz...
İktidara bir kez daha sesleniyoruz.
Bu aziz milleti böyle bir utanca daha fazla mahkûm etmeyin;
1- İsrail vatandaşlarına uygulanan vize serbestisine derhal son verin. Vanaları kapatamadınız, en azından kapıları kapatın.
2- İsrail ordusuna katılıp soykırım suçuna iştirak ettiği tespit edilen çifte vatandaşların Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına son verin.
3- Soykırım suçuna bulaşmış kişilerin Türkiye’deki adresi AVM’ler değil adliyeler olmalıdır. Suçu tespit edilenlerin Uluslararası Ceza Mahkemesi ve yargı önünde hesap vermesini sağlayın.
Çünkü mesele sadece bir vize meselesi değil, mazlumun yanında duruyormuş gibi görünüp zalime kapı açan çelişkinin resmidir.
İran savaşı henüz sona ermeden ve ABD/İsrail etkisinin epeyce zayıflamasının bölgedeki sonuçları ortaya çıkmadan Mekke İttifakı imzalamanın ne kadar yanlış bir karar olduğu giderek daha belirgin hale geliyor.
Özellikle Suudi Arabistan ile Yemen (Ensarullah) arasındaki çatışmaların 13 temmuz tarihinde Suudi tarafının Yemen'in başkenti Sana'a havaalanını vurmasıyla yeniden ateşlendiği bir dönemde 7 Ağustos tarihinde Mekke Anlaşması'na imza koymak Türkiye'nin bölgesel çıkarlarına hizmet edecek bir girişim değildi.
Metnini henüz görmediğimiz bu anlaşmanın Suudilerle Yemen arasındaki uzlaşmazlık - ki, onlarca senelik bir geçmişi var - konularını kapsayacak şekilde imzalanması - eğer öyleyse - veya imzadan sonra bu çerçevede yorumlanması ve asker/silah/mühimmat göndermeye varacak derecede ileri adımlar atılacağının işaretlerinin verilmesi Türk dış politikası açısından çok tehlikeli bir istikamete girildiğine işaret ediyor.
Bu vesile ile Türk dış politikasındaki çelişkiler de belirgin hale geliyor. İsrail/Netanyahu le aynı çizgiye geldiğimiz daha iyi görülebiliyor.
Netanyahu'nun Suudi havaalanlarına Yemen'in yaptığı füze saldırılarını şiddetle kınaması, buna karşılık Suudilerin halen ve geçmişte Yemen'de yaptığı sivil katliamlarından hiç rahatsız olmaması - hatta memnun olması - bölgede yaşananların ne anlama geldiğini açık bir şekilde ortaya koyuyor olsa gerektir.
Kısacası İsrail/Netanyahu ile bu konuda tam tamına aynı çizgiye gelmiş durumdayız. Oysa hükümetimizin ısrarlı İsrail ilişkileri ciddi ve gerçekçi ise Yemen ile doğrudan olmasa bile dolaylı olarak müttefik gibi olmamız ve ona göre hareket etmemiz gerekmez mi?
Peki ne yapmak lazım(dı)? Unutmayalım ki, İran savaşı ile birlikte ABD'nin bölgesel ve küresel güç ve etkisinin hızla azaldığı ve azalacağı, ayrıca İsrail'in saldırgan politikalarına Amerika'dan yeterli destek alamayacağı bir dönemde bölgede böyle bir ittifak kurmak doğru olamazdı. Böyle bir ittifak olsa bile bunun Suudi Arabistan'ın Yemen ile sorunlarına silahlı müdahale şeklinde yorumlanması hiç mi hiç mantıklı değildi.
Bölgenin ihtiyacı olan şey, İsrail hariç bütün bölge ülkelerini kapsayacak şekilde bir bölgesel işbirliği ortamının oluşturulmasıydı. Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan arasında bu yönde yürütülen görüşmelere İran da eklenerek devam ettirilmeli ve güven oluşturucu girişimler/tedbirler üzerinde yoğunlaşılmalıydı.
Türkiye bu görüşmelerde hem Suudi Arabistan hem de İran ile iyi ilişkilere sahip bir ülke olarak Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki sorunların dondurularak çatışma ortamına sürüklenmemesi ve zamanla uzlaşma sağlanması için gayret sarfetmeliydi. ABD/İsrail'in gücü ve etkisi kırıldıkça Türkiye'nin bu bölgesel etkisi daha da artacaktı.
Fakat Suudi Arabistan'ın 13 temmuzda Yemen'e saldırması ve Mısır ile özellikle İran'ı dışlayan Mekke Anlaşması'nın imzalanması tam tersine bir gidişata sebep oldu.
Şimdi hala yol yakınken buradan dönmenin çarelerine bakmak daha yerinde olur. Birincisi bu anlaşmanın Suudi Arabistan'ın fiilen yanında olmak şeklinde yorumlanmasına son vermek ve herhangi bir şekilde bölgeye asker/silah/mühimmat sevkiyatı fikrinden derhal uzaklaşmak lazımdır.
Anlaşmanın henüz Meclis tarafından onaylanmamış olduğu gerçeği demokrasinin nimetlerini kullanmak açısından iyi bir gerekçe yapılabilr. Zaten yurt dışına asker/silah sevkiyatı anayasanın 92. maddesi çerçevesinde Meclis onayına tabi olduğuna göre bu konuda elimizde ciddi bir demokratk mekanizma ayrıca var.
Aynı anda anlaşma metnini alelacele Meclis'e göndererek milletvekilleri üzerinde baskı kurmak ve anlaşmayı Meclis'ten geçirmeye çalışmak yerine süreci zamana yaymak ve sonuçta milletvekillerinin özgür iradeleriyle reddetmelerini sağlamak daha iyi bir yol olablir.
Aksine hareket, göndereceğimiz birliklerin çatışmalarda, Allah muhafaza, isabet almasıyla halkımızın hiçbir şekilde destek vermeyeceği bir savaşa kara birlikleriyle müdahil olma sonucunu doğuracak ve İsrail ile adeta omuz omuza olacağımız böyle bir savaşta İran ile karşı karşıya gelme riskini artıracaktır.
Bunların hiçbiri Türkiye'nin ulusal çıkarlarına hizmet etmeyeceği gibi iktidardaki hükümetin de siyaseten faydasına olmaz.
Bu hükümetin çoktan devrini tamamladığını ve demokratik yapımızın işleyişi açısından gitmesi gerektiğini düşünen birisi olarak bu satırları yazarken önceliğimin hükümetin gitmesinden ziyade ülke çıkarları olduğunu söylemeye gerek bile yok.
https://t.co/SbNIWZq5CT
İlham Aliyev
Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı
Bakü
Sayın Cumhurbaşkanı,
Sözlerime, “İki devlet, tek millet” şiarıyla her daim omuz omuza durduğumuz, sevincini sevincimiz, kederini kederimiz bildiğimiz Can Azerbaycan’a muhabbetlerimi sunarak başlamak istiyorum.
Karabağ’da elde edilen o muhteşem zafer, sadece Azerbaycan'ın değil, Türkiye'nin de göğsünü kabartmış, on yıllardır süren bir hüznü büyük bir iftihara dönüştürmüştür. Bu vesileyle, Karabağ’ı hürriyetine kavuşturan aziz şehitlerimizi bir kez daha rahmetle anıyor, kahraman gazilerimize şükranlarımı sunuyorum.
Sayın Aliyev,
Sizlere bu mektubu, ülkelerimiz arasındaki sarsılmaz kardeşlik hukukundan aldığım güç ve tamamen samimi bir hissiyatla kaleme alıyorum.
Son günlerde, kardeş Azerbaycan’daki eğitim kurumlarında uygulanan başörtüsü yasağı bizleri derinden üzmüş, endişelendirmiştir.
Şunu acı bir şekilde ifade etmeliyim ki Karabağ’da destan yazan o yiğitleri doğurup büyüten annelerin, o kahramanların yollarını gözleyen eşlerin ve geride bıraktıkları en değerli emanetleri olan evlatların pek çoğu başörtülüdür.
Vatanı için canını feda eden şehitlerin emanetlerinin okullara başörtüleri sebebiyle alınmaması, şüphesiz ki vicdanları yaralayacak ve o büyük zaferin ruhuna gölge düşürecektir.
Bizler Türkiye olarak bu acıyı çok iyi biliyoruz. 28 Şubat sürecinde, inançları gereği başını örten kızlarımızın eğitim haklarının ellerinden nasıl alındığına, millet ile devlet arasına nasıl sunî duvarlar örüldüğüne ve bu durumun toplumda nasıl derin yaralar açtığına bizzat şahit olduk.
Tarih ve tecrübe bize şunu çok net bir şekilde öğretmiştir: Bu tür baskılar hiçbir ülkeye zerre kadar fayda sağlamamış; aksine toplumsal barışı zedeleyerek ülkelerin enerjisini ve yıllarını heba etmiştir.
Siyonizmin ve emperyalizmin coğrafyamızı etnik ve mezhepsel kimlikler üzerinden ayrıştırmak için tuzaklar kurduğu bu ortamda, kardeş Azerbaycan’ın geçmişte yaşadığımız acıları tekrar etmesine asla gönlümüz razı değildir. Hem ülkelerimizde hem de bölgemizde bu ayrıştırıcı tuzaklara düşmeden geleceğe yürümeye ihtiyacımız vardır.
Bizim arzumuz, Azerbaycan’ın ilimle, fenle, ahlakla ve özgürlüklerle yükselmesidir.
Şehitlerimizin ailelerinin ve milletin evlatlarının boynunun bükülmesine vesile olacak bu tür uygulamaların bir an evvel son bulması en büyük temennimizdir.
Bu yanlış uygulamalardan bir an evvel vazgeçilmesini diliyor, bu vesileyle bir kez daha kardeş Azerbaycan halkına en kalbi selam ve muhabbetlerimi iletiyorum.
Mahmut Arıkan
Saadet Partisi Genel Başkanı
AK Parti-MHP oylarıyla reddedildi! ❎
Fon dolandırıcılığının, hisse manipülasyonlarının ve denetim zafiyetlerinin tüm yönleriyle araştırılması amacıyla Meclis Araştırma Komisyonu kurulmasını önerdik.
Ömrünü Filistin ve mazlum coğrafyalardaki insani yardım faaliyetlerine adayan aktivist Kemal Kemahlı’nın evine baskın yapılarak gözaltına alınması, toplumsal vicdanı ve adalete olan güveni yaralamıştır.
Adalet ve hukuk her bir vatandaşımız için vazgeçilmezdir. Şeffaflıktan uzak ve orantısız baskılarla adalet tesis edilemez! Bu yanlış adımdan bir an önce dönülmeli, Kemal Kemahlı serbest bırakılmalıdır.
Bir yanda “fon” adı altında dönen şaibeli milyarlar, diğer yanda TÜİK’in “fon'dötenli” rakamlarıyla mutfağı yakılan milyonlar…
Soruyoruz:
Bu enflasyon kimin enflasyonu?
Bu rakamlar kimin hayatını anlatıyor?
800 milyar TL’lik vurgun TÜİK’in enflasyon sepetinde var mı?
Foncuların sepeti tıka basa dolarken, vatandaşın filesi boş kalıyor!
Açık ve net söylüyoruz: Enflasyonun sebebi ne çarşıdır, ne markettir, ne de pazardır; enflasyonun sebebi bizzat bu iktidardır!
Borsada 800 milyarı buhar edenler sebep; enflasyon sonuçtur. Nokta!
"800 milyar ile aya duble yol yapılıyor."
Mahmut Arıkan:
"823 tane Burj Khalifa'yı üst üste koyduğunuzda ancak 800 milyar TL'ye tekabül eden bir yükseklik oluyor.
Yok olan 800 milyar lira, 5 bakanlığın toplam bütçesinden daha fazla!
Bu yangın ‘af isteyerek’ söndürülemez."