✳️ Toplumsal Ahlaki Yozlaşmadan Kadim Kodlara: Salatalık Tezgahından Saraybosna’ya Ahlak Muhasebesi
Gökhan DİHKAN - Trabzon / 30 Temmuz 2026
Toplumsal ahlakın yıpranması ve günlük yaşamda karşılaştığımız ahlaki çöküş, bugün münferit olaylar olmaktan çıkıp kolektif bir krize dönüşmüş durumdadır. Serdar Tuncer’in sunuculuğunu yaptığı ve Profesör Dr. Ebubekir Sifil’in konuk olduğu ve 'Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçerken Müslümanlar neyi kaybetti?' konusu üzerine gerçekleşen söyleşi, Türkiye toplumunun geçirdiği bu derin zihniyet ve ahlak değişimini açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.
Salatalık Tezgahında "Cacığa Dönen" Ahlakımız
Serdar Tuncer, toplumdaki bu yaygın ahlaki yozlaşmayı anlatırken sosyal medyada ve haberlerde rastlanan somut bir "salatalık örneği" üzerinden konuyu açar. Tuncer, bir pazarcı tezgahında yaşanan aldatmacayı ve bu aldatmacanın tüm topluma yayılan zincirleme reaksiyonunu şu kelimelerle aktarır:
"Mevzu şudur... Bir pazarcı tezgahı. Salatalık satan bir arkadaş, karşısında müşterisi hanım abla. Tek tek o salatalıkları seçiyor ve poşete doldurup tartması için pazarcıya uzatıyor. Pazarcı... ablanın aldığı salatalıkları bir köşeye ayırıp terazinin kefesine doldurduğu başka salatalıkları tartıp poşete koyup ablanın salatalığı gibi gerisin geriye veriyor hanım ablaya."
Tuncer, bu haksız kazancın ve hilenin pazarcının hanesinde durmadığını, tüm topluma yayılan zehirli bir döngüye dönüştüğünü vurgular. Pazarcı, müşteriyi kandırarak kazandığı o parayı evine götürür; ancak iki gün sonra evde çamaşır makinesi bozulur ve tesisatçı çağırırlar. Tesisatçı, basit iki kabloyu değiştirerek halledeceği iş için "bunun servise gitmesi lazım" diyerek pazarcıdan haksız kazanç elde eder. Tesisatçının aldığı bu haram parayla arabası bozulur, oto sanayiye gider; oto sanayide "1000 liraya hallolacak işi 10 bin liraya tamamlar". Sanayi ustası hasta olup doktora gider; doktor sırf hastaneye ve kendisine gelir sağlamak adına lüzumsuz ameliyatlar önerir. O doktor topraktan inşaata girmek istediğinde müteahhit tarafından dolandırılır. Müteahhit gidip bürokratı veya milletvekilini kandırır, o para öğretmene geçer ve en nihayetinde öğretmen dönüp yine aynı pazara gelir.
Serdar Tuncer toplumun içine düştüğü bu illüzyonu şu çarpıcı sözlerle teşhis etmektedir:
"Böyle bir millet-i necibenin total ahlaksızlık problemi var. Sanki böyle elde edilen bir para var, 85 milyonun arasında dolaşıp duruyor... Salatalık tezgahında cacığa dönen ahlakımızla bu iş nereden doğdu diye bir gündem edelim dedik... Biz ne zaman böyle olduk? Böyle olmaktan nasıl kurtuluruz? Bu iş nerede düzelir?"
Bir Asır Öncesinin Saraybosna’sından Bugüne: İnkârı Bilmeyen Toplum
Bu yakıcı soruya yanıt arayan Profesör Dr. Ebubekir Sifil, konunun sadece bireysel bir terbiye eksikliği değil, köklü bir kültür kaybı olduğunu belirtir: "Cemil Meriç diyor ya Araftayız diye, biz Arafta bir toplumuz. Ben bu mesele üzerine düşündüğüm her anda bunun bir din meselesi olmadığını, bunun bir kültür meselesi olduğunu düşünürüm. Bunu kültüre dönüştüremedik ya da kültüre dönüştürmüştük biz bunu da daha sonra bir erozyona uğradık biz."
Ebubekir Sifil, aynı coğrafyanın ve aynı milletin yalnızca bir asır öncesinde sahip olduğu yüksek ahlaki hassasiyet ile günümüzdeki çöküş arasındaki ürkütücü makası göstermek adına Ahmet Cevdet Paşa’nın Tezakir isimli eserinden tarihi bir vaka nakleder. 1910 Balkan Savaşı öncesinde Saraybosna’da görevli olan Ahmet Cevdet Paşa’nın yanına, Osmanlı’nın orada yeni açtığı Ticaret Mahkemesi çalışanları gelir ve mahkemenin kapatılmasını talep ederler. Mahkeme çalışanlarının gerekçesi oldukça sarsıcıdır:
"Efendim biz yaklaşık üç senedir buradayız, Ticaret Mahkemesi çalışanları olarak. Sizden talebimiz bu mahkemeyi kapatın. Biz haram para yemek istemiyoruz, çoluk çocuğumuza haram para yedirmek istemiyoruz. Bu mahkeme açıldı açılalı sadece birkaç gayrimüslimin işine baktık. Onun dışında biz sabahtan akşama kadar oturuyoruz. Gelen yok, giden yok, dava yok, davacı, davalı yok. Bizim kazandığımız para haram, lütfedin burayı kapatın biz de başka bir yere görevlendirilelim."
Ahmet Cevdet Paşa bu durumu araştırmak üzere Saraybosna esnafından Melhemik Mehmet Ağa adındaki bir toptancıya giderek ticaretlerini nasıl yürüttüklerini sorar. Toptancı Mehmet Ağa, Osmanlı esnaf ahlakını şu sözlerle ifade eder:
"Biz burada perakendeci esnaflar birbirimizi çok iyi biliriz. Kimin neye ihtiyacı varsa gelir bize, ihtiyacını söyler. Hamallar alırlar eşyalarını arabasına yüklerler. İki sıra pusula yazarız. Biri onda biri bizde kalır. Adam alır götürür malları."
Paşa'nın "Senet menet?" sorusuna Mehmet Ağa, "Biz öyle şey bilmeyiz, adet olmamıştır" cevabını verir. Paşa, "Peki adam gitse, götürdüğü malı inkâr etse ne yaparsınız?" diye sorduğunda toptancının verdiği yanıt, o dönemin zihniyet kodlarını özetler: "İnsan vereceğini, borcunu inkâr eder mi?" Adam öldüğü takdirde ise yazılan o küçük pusulanın müteveffanın terekesinden çıkacağını ve varislerinin ya malı ya da bedelini getireceğini ekler.
Prof. Dr. Ebubekir Sifil’in bu tarihi olayın ardından dile getirdiği şu tespiti, kaybımızın büyüklüğünü kanıtlar niteliktedir: "Bir asır geçti üstünden. Bir asır... Buradan buraya geldik... Niye böyle olduk? Çünkü biz ahlakı kaybettik. O ahlak dediğimiz şey hayata kültür olarak yansıyor." Aynı coğrafya, sadece 100 yıl gibi kısa bir süre içerisinde ahlaki hassasiyetlerimizi ve güvene dayalı toplumsal dokumuzu neredeyse tamamen kaybettik.
Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Bağların Kopuşu ve İslami Değerler Yıkımı
Aynı coğrafya insanının bir yüzyıl içinde böylesine radikal bir ahlaki kırılma yaşaması tesadüfi değildir. Prof. Dr. Ebubekir Sifil’in de altını çizdiği üzere, bu çözülme Tanzimat ile başlamış, Cumhuriyet dönemiyle birlikte nihai boyutuna ulaşmıştır:
"Tanzimat’la birlikte başlayan bir çözülme süreci var malum. Cumhuriyet devrimleri de doğrusu buna tüy dikti. Yani bir şeyi yerinden ettik. Bir şeyi kazıdık. Bireyin ve toplumun hayatından çıkarttık attık. Fakat yerine başka bir şey, kayda değer başka bir şey ikame edemedik. Orada yaşanan bir yozlaşma var."
Cumhuriyet dönemi uygulamaları ve modernleşme sancılarıyla birlikte, ülke insanının yüzyıllardır ruhunu, adalet anlayışını ve helal-haram ölçüsünü şekillendiren İslami değerler manzumesi ile bağı koparılmıştır. Toplumu ayakta tutan kadim İslami değerler kamusal ve bireysel alandan sökülüp atılmış; ancak oluşan bu muazzam manevi boşluğun yerine toplumu bir arada tutacak ve ahlakı teminat altına alacak nitelikte bir ikame konulamamıştır. İslami değerler manzumesinden ve kendi medeniyet köklerinden koparılan toplumda derin bir ahlaki zafiyet ortaya çıkmıştır. Kanunlar artmış fakat vicdan, kul hakkı korkusu ve utanma duygusu zayıfladığı için sahtekarlık günlük yaşamın sıradan bir parçası haline gelmiştir.
Bireysel Muhasebe ve Eski Kodlara Dönüş
Toplumu kuşatan bu ahlaki bunalımdan ve "cacığa dönen" çürük ahlaki yapımızdan kurtulmak, Ebubekir Sifil’in belirttiği gibi "Protestan rahipler gibi sürekli şikâyet etmek" ile mümkün değildir; asıl mesele teşhisi koyup tedaviye odaklanabilmektir.
Düzelme, harici mucizeler beklemek yerine, bizim tek tek kendimizi muhasebeye çekmemizden ve cesur bir özeleştiri yapmamızdan geçmektedir. Her birey kendi terazisine, kendi işine, kendi kazancına çeki düzen vermek zorundadır. Pazarcı terazisini düzeltmedikçe, tesisatçı dürüst davranmadıkça, doktor ve usta hakkına razı olmadıkça toplumsal iyileşme sağlanamaz.
Yeniden adil, güvenilir ve huzurlu bir toplum olabilmenin tek yolu; bizi bir asır önce Saraybosna’da "İnsan borcunu inkâr eder mi?" yüceliğine ulaştıran eski İslami kodlarımıza geri dönmektir. İslami değerler manzumesini bir temenni olmaktan çıkarıp günlük ticaretin, mesleki ahlakın ve insan ilişkilerinin merkezine yerleştirmek, kaybettiğimiz toplumsal ruhu ve ahlaki omurgayı bize yeniden kazandıracak yegâne çözümdür.
✳️ İdeoloji mi, Varoluş Mücadelesi mi? Modern Dönemde İslamcılık Tartışması
Serdar Tuncer’in moderatörlüğünde gerçekleşen söyleşide, Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara ve Dr. Savaş Ş. Barkçin "İslamcılık" kavramı, bu kavramın tarihsel ve ideolojik zemini, enternasyonalizm ile milliyetçilik arasındaki denge ve Müslüman kimliği üzerindeki etkileri hususunda kapsamlı bir entelektüel tartışma yürüttü.
Tartışma boyunca Mehmet Ali Büyükkara, İslamcılığı 19. yüzyıl krizlerine karşı İslami referanslarla verilmiş tarihsel ve aktif bir varoluş mücadelesi olarak savunurken; Savaş Barkçin, İslamcılığın modern, seküler ve ideolojik unsurlar taşıyan, dini dar bir alana sıkıştıran bir kavram olduğunu belirterek kendini sadece "Mümin/Müslüman" olarak tanımladığını ifade etti.
1. Enternasyonalizm, Milliyet Gerçeği ve Vatan Kavramının Dönüşümü
Programın ilk bölümünde enternasyonalist İslamcılık anlayışının tarihsel süreçteki seyri ve milliyet/vatan kavramlarının geçirmiş olduğu niteliksel değişimler ele alındı.
Mehmet Ali Büyükkara'nın Değerlendirmesi: 19. yüzyılın sonlarından günümüze bakıldığında enternasyonalist İslamcılık söyleminin zayıf kaldığını, İslamcıların büyük çoğunluğunun milliyet gerçeğini ve ulus-devlet yapısını zamanla kabullendiğini ifade eder. İran Devrimi sürecinde "Vatanımız dünya, parolamız selam" anlayışıyla kısa süreli bir enternasyonalizm rüzgarı esse de bu durumun İran-Irak Savaşı ile birlikte çöktüğünü belirtir. Büyükkara, Hucurat Suresi 13. ayette yer alan "Sizi milletler ve kabileler halinde yaratt��k ki birbirinizle tanışasınız (li-te'arafu)" ifadesine atıfta bulunarak, insanların farklı ırk ve milletlerden oluşmasının ilahi bir hikmet, zenginlik ve fıtratın bir gereği olduğunu, bu fıtratın inkâr edilemeyeceğini savundu.
Savaş Barkçin'in Müdahalesi ve Vatan Kavramı: Barkçin, "vatan" kavramının tarihsel süreçte yaşadığı anlamsal kaymaya dikkat çekti. 1840'lı yıllara kadar vatan kelimesinin kişinin doğup büyüdüğü memleketi/şehri ifade ettiğini, ancak Fransız İhtilali sonrasında Fransızca "patrie" kavramının tercümesi olarak ulus-devletin toprak parçası ve çizilmiş sınırları anlamında kullanılmaya başlandığını vurgular. Barkçin'e göre kavramların bu şekilde bozulması, Müslümanların zihinsel haritasında da tahribat yaratmıştır.
2. "İslamcı" ve "Müslüman" Tanımları Üzerine Kavramsal Tartışma
Program sunucusu Serdar Tuncer'in "Kendinizi İslamcı olarak nitelendirir misiniz?" sorusu, konuşmacılar arasındaki temel kavramsal ayrışmayı ortaya çıkarır.
Serdar Tuncer'in Yaklaşımı ve Nükteli Tanımı
Tuncer, halk arasındaki algıya atıfla esprili bir tanım aktardı: "Başkasının dindarlığıyla meşgul olana İslamcı, kendi Müslümanlığıyla meşgul olana Müslüman denir." Tuncer ayrıca, kişinin kendisini Müslüman sıfatı dururken "İslamcı" olarak tanımlamasının, sanki Müslümanlık sıfatı yetmiyormuş da ilave bir kimliğe ihtiyaç duyuluyormuş gibi hissettirdiğini ifade etti.
Mehmet Ali Büyükkara'nın Tanımı ve Savunması
Büyükkara kendisini tereddütsüz bir şekilde "İslamcı" olarak tanımladığını belirtti. Kavramın tarihsel bir mecburiyetten doğduğunu vurgular:
Zaruretten Doğan İsimlendirme: Cenab-ı Hakk'ın müminleri "Müslüman", "Ümmet", "Millet-i İbrahim" olarak adlandırdığını ancak 18. ve 19. yüzyıllarda yaşanan büyük felaketler (siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel mağlubiyetler, hilafetin kaybı, sömürgeleştirme, misyonerlik ve oryantalizm faaliyetleri) karşısında Müslümanların bir çıkış yolu aradığını ifade eder.
Referans Noktasına Göre Ayrışma: Gana'dan Fergana'ya, Kazan'dan Cakarta'ya kadar tüm İslam aleminde yaşanan bu uyanış sürecinde, krizden kurtuluş arayanların tamamı Müslümandır. Ancak çözüm önerilerini ve referanslarını İslam'dan alanlara İslamcı, milli/ırki unsurlardan alanlara Milliyetçi, Batı değerlerinden alanlara ise Batıcı denmiştir. Dolayısıyla "İslamcı" ifadesi, diğer Müslüman gruplardan ayrışmak için kullanılan sosyolojik ve tarihsel bir tanımdır.
Savaş Barkçin'in İtirazı ve Mümin Kimliği
Barkçin kendisini "İslamcı" olarak tanımlamadığını, sadece "Mümin" ve "Müslüman" olduğunu belirtti. Barkçin'in itiraz noktaları şunlardır:
İdeolojikleşme Eleştirisi: Türkçe'deki "-cı / -ci" ekinin işin ticaretini yapan, oradan menfaatlanan veya bir şeyin taraftarı/müdafii olan anlamı kattığını savunur. Dinin sonuna bu eki getirerek "İslamcılık" demenin, dini modern ve seküler bir ideoloji seviyesine indirdiğini söyler.
Dışlayıcı Dil Riski: İslamcı kavramının, kendi dışındaki Müslümanları eksik veya niteliksiz görme riski taşıdığını, bunun da Müslümanlar arasında hiyerarşi yarattığını belirtti.
3. Ayetler Işığında "Oturan Müslüman" ve "Mücahit Müslüman" Ayrımı
Mehmet Ali Büyükkara, İslamcılık kavramının ideolojik bir etiket değil, ameli ve gayret odaklı bir duruş olduğunu kanıtlamak amacıyla Nisa Suresi 95. ayetini delil getirdi.
İlgili Ayet: "Müminlerden özür sahibi olmaksızın oturanlarla (el-ka'idun), Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat edenler (el-mücahidun) bir olmaz..."
Büyükkara bu ayet üzerinden şu analizde bulundu:
İki Taraf da Mümindir: Ayette geçen "minel-müminin" ifadesi gereği, özürsüz olarak evinde oturan da, Allah yolunda cihat eden/gayret gösteren de Mümindir.
Kendine Müslüman ile Mücahit Ayrımı: İşgal altındaki veya krizdeki bir toplumda, sadece kendi ibadetini yapıp helalinden kazanmaya bakan, toplumsal felaketleri dert edinmeyen Müslüman "oturan Müslüman" konumundadır. Buna karşın, akşam evine döndüğünde ders halkası kuran, kazancının bir kısmını hizmetlere ayıran, gazete çıkaran, parti veya direniş örgütü kuran, aktif mücadele veren kişi ise "mücahit" yani günümüz kavramıyla "İslamcı" duruşu temsil eder.
Üstünlük Farkı: Ayetin sonunda Allah'ın ikisine de cenneti (hüsna) vaat ettiği ancak cihat edenleri oturanlara büyük bir ecirle üstün kıldığı belirtilmektedir. Büyükkara, İslamcılığın tam olarak bu aktif gayret ve bilinçlilik haline karşılık geldiğini savundu.
4. İslamcılığa Yöneltilen Modernleşme ve Batılılaşma Eleştirileri
Savaş Barkçin, İslamcılık hareketinin tarihi süreç içerisinde Batı emperyalizmine ve sömürgeciliğine karşı bir direnç olarak ortaya çıktığını kabul etmekle birlikte, bu hareketin zihinsel olarak Batılı kavramlardan etkilendiğini iddia etti.
Kavramsal İthalat ve Yansımaları: Barkçin, iki asırdır yürütülen İslamcı mücadelenin içerisinde farkında olunmadan Batılı ve seküler zihniyet kalıplarının İslam'a taşındığını belirtti. İslamcıların Batı'daki rasyonalizm, anayasa, parlamento ve ideoloji gibi kavramları doğrudan İslamlaştırarak sunduklarını söyledi:
Kur'an-ı Kerim'in bir "Anayasa" gibi sunulması,
Şura kavramının "Parlamento" ile eşleştirilmesi,
Dinin bir "Siyasal İdeoloji" haline getirilmesi vb.
Ahlakın İhmal Edilmesi ve Realpolitik Riskler: Barkçin, İslamcılığın güce, devlete ve sisteme odaklanırken, dinin özünü oluşturan ahlak, helal-haram duyarlılığı ve bireysel eylemselliği ikincil plana ittiği eleştirisini getirdi. "Hedefe ulaşana kadar her yol mübahtır" şeklindeki pragmatik Realpolitik anlayışın bazı İslamcı çevrelerde kabul görmesini tehlikeli bulur.
Boğaziçi Üniversitesi Anısı: Barkçin, üniversite yıllarında yaşadığı bir olayı aktarır: Sünnet sakalı olan, son derece ahlaklı ve ibadetine düşkün ev arkadaşıyla kampüste yürürken, radikal/ideolojik İslamcı bir arkadaşlarının bu kişiyi "tipe bak, tipik geleneksel Müslüman" diyerek küçümsediğini anlatır. Barkçin, bu olayın ideolojik İslamcılığın biçimsel ve şekilci radikalizm uğruna gerçek dindarlığı ve sünneti nasıl hafife alabildiğinin somut bir göstergesi olduğunu vurgular.
5. Tasavvuf, Cihat Hareketleri ve Tarihsel Gerçeklik
Savaş Barkçin, modern İslamcı söylemin sıklıkla tasavvufu "pasiflik" veya "miskinlik" ile suçlamasını tarihsel gerçeklerle çürütür.
Sömürgeciliğe Karşı Mücadelenin Gerçek Öncüleri: İslam dünyasında emperyalist ve sömürgeci güçlere karşı yürütülen neredeyse tüm cihat ve direniş hareketlerinin başında tasavvufi yapıların ve tarikatların yer aldığını haritalandırdığını ve kitabında yayınladığını ifade eder.
Tarihsel Örnekler:
Kafkasya'da Şeyh Şamil liderliğindeki Gazavat hareketi (Nakşibendi tarikatı), Hindistan, Doğu Türkistan, Kuzey Afrika (Senusilik) ve Güneydoğu Asya'daki аntisömürgeci direnişler, Anadolu'nun işgaline karşı koyan ve Millî Mücadele'ye öncülük eden tekke ve tarikatlar. Barkçin, evinde veya seccadesinde sessizce oturduğu sanılan Müslümanların ve sufi önderlerin, kriz anlarında en dinamik ve en harbi direnişçilere (mücahitlere) dönüştüğünü; buna karşın sadece siyasal ideoloji üreten yapıların dindarlığın derinliğini kaybettiğini belirtir.
6. Siyasal İslamcılık ve Kavramsal Sentez
Mehmet Ali Büyükkara, Savaş Barkçin'in eleştirilerine hak vermekle birlikte, siyasal İslamcılığın İslamcılık bütününün sadece bir cüzü olduğunu ifade etti.
Siyasetten Uzak Duran İslamcılar: Siyasetin doğası gereği çürütücü, kirletici ve çirkin yönleri olması sebebiyle, doğrudan siyasetin içinde yer almayı reddeden, ancak eğitim, kültür, dernekçilik ve tebliğ faaliyetleriyle ümmetin bilincini diri tutmaya çalışan geniş bir İslamcı kesimin de var olduğunu hatırlattı.
Müslüman ve İslamcı Ayrımının Netleşmesi:
Konuşmacılar, tartışmanın sonunda şu ortak noktada buluştu: İslamcılık, tarihsel kriz anlarında Batı emperyalizmine, zihinsel işgale ve kültürel yozlaşmaya karşı verilmiş dinamik, bilinçli ve eylemsel bir tepkidir.
Savaş Barkçin, bu hareketin taşıdığı ideolojik ve modern tortulardan arındırılarak yeniden kadim geleneğin ve Kur'an-Sünnet çizgisinin saf dindarlığına dönülmesi gerektiğini savunurken; Mehmet Ali Büyükkara, bu bilincin ve mücadele ruhunun kaybolmaması adına kavramın tarihsel işlevini ve sosyolojik gerçekliğini koruduğunu vurguladı. Söyleşi, Müslümanların ulus-devlet ve modernizmin getirdiği zihinsel işgallere karşı kendi öz kavramlarına ve ahlaki değerlerine dönmesinin hayati bir zorunluluk olduğu vurgusuyla son buldu.
@SavasSBarkcin
@Yaziyor
@malibuyukkara
🔴 DİJİTAL BATAKLIĞIN ESİR ALDIĞI HAYATLAR:
YASA DIŞI BAHİS VEBASI VE GELECEĞİMİZİ YUTAN MİLYARLARCA DOLARLIK KİRLİ ÇARK
▶️ Cebimizdeki Akıllı Telefonlardan Evlerimizin İçine Sızan Sanal Kumarhaneler; Sadece Bireysel Servetleri Değil, Aileleri, Toplumsal Ahlakı, Sporun Ruhunu ve Devletin Güvenliğini Tehdit Eden Devasa Bir Suç İmparatorluğuna Dönüştü.
✳️ Gazeteci-Yazar Gökhan DİHKAN | Trabzon / 29 Temmuz 2026
1. Giriş: Dijital Ceplerdeki Tutsaklık ve Sessiz İşgal
Bugün toplum olarak sessiz, görünmez fakat her geçen gün katlanarak büyüyen ölümcül bir işgalle karşı karşıyayız. Öyle bir işgal ki bu; ne sınır boylarında davul zurnayla geliyor ne de açıkça bayrak sallıyor.
Cebimizde taşıdığımız o sözde akıllı telefonların pürüzsüz ekranlarından oturma odalarımıza, çocuk odalarımıza kadar sızan; gençliği, geleceği ve toplumsal dokuyu için için kemiren devasa bir bataklıktan bahsediyoruz: Yasa dışı bahis ve sanal kumar illeti.
Bir zamanlar kumar, toplumun belirli marjinal kesimlerinin kapalı kapılar arkasında yürüttüğü kirli bir zaaf olarak görülürdü. Oysa bugün dijitalleşmenin ve denetimsiz teknolojinin sunduğu imkan sayesinde her cep telefonu birer sanal kumarhaneye dönüşmüş durumda. Üstelik bu bataklık, insanları sadece paranoyak bir kazanma hırsıyla değil, sinsi bir dopamine bağımlılığıyla içine çekiyor. Bir kez bu çarka kapılan insanın ne aile hayatı kalıyor ne iş hayatı ne de sosyal saygınlığı. Yasa dışı bahis, tıpkı uyuşturucu madde bağımlılığı gibi, bireyi adım adım kimliksizleştiren, evinden, ocağından, hatta vatanına olan sorumluluklarından bile koparan kitlesel bir yıkım silahıdır.
2. Korkunç Bilanço: 3 Milyon Soruşturma ve 154 Milyar Dolarlık Devasa Kara Para Çarkı
Söz konusu yıkımın boyutlarını anlamak için süslü laflara ya da soyut kehanetlere ihtiyacımız yok; adli makamların ve devletin resmî kayıtlarına yansıyan rakamlar tek başına dehşetin ürpertici vesikasıdır. Sadece 2026 yılı itibarıyla Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından yürütülen soruşturmalarda tam 3 milyon 173 bin kişinin adının geçmesi, felaketin muazzam ölçeğini gözler önüne sermektedir. Yapılan araştırmalar ve saha tespitleri, toplumda her 10 kişiden 1’inin hayatında en az bir kez bu yasa dışı kumar çarkına temas ettiğini kanıtlıyor. Bu sadece bir istatistik değil; sosyal patlamanın eşiğindeki bir toplumun imdat çığlığıdır.
Devletin kolluk kuvvetleri ve yargı organları elbette bu vebayla amansız bir mücadele yürütüyor. Nitekim 2025 yılı boyunca sürdürülen operasyonlarda 84 bin 585 yasa dışı bahis ve kumar sitesi erişime kapatılmış, bu korsan ağlara teknik altyapı sağlayan 12 bin 548 sunucu devre dışı bırakılmıştır. Ancak ortada öyle devasa ve sürekli biçim değiştiren bir suç ekonomisi var ki, kapatılan her sitenin yerine yenisini açabilecek kadar gözü dönmüş bir hırsla karşı karşıyayız.
Bakınız, yasa dışı bahis ağlarının ürettiği rantta yaşanan artış oranı %162 gibi akılalmaz bir seviyeye ulaşmıştır. 2025 yılında yasa dışı bahis siteleri üzerinden küresel ve yerel suç ağlarına aktarılan paranın tespit edilen tutarı tam 154 MİLYAR DOLARDIR!
Dünyanın neresine giderseniz gidin, hangi yasal ya da yasadışı sektörü incelerseniz inceleyin; bu kadar kısa sürede, bu denli zahmetsizce elde edilebilecek başka hiçbir gelir kapısı bulamazsınız. Ve daha da tehlikelisi şudur: Bir suç örgütü 154 milyar dolarlık bir finansal güce eriştiği an, yapamayacağı kötülük, satın alamayacağı vicdan, felç edemeyeceği bürokrasi kalmaz. Bu para; yargıyı, emniyeti, ticari hayatı esir alabilecek, hatta ülkelerin iç huzurunu ve kamu düzenini içerden zehirleyebilecek kadar devasa bir şantaj ve güç aygıtıdır.
“Neredeyse her telefon bir çeşit kumarhane haline geldi. Dijital oyunlar bilhassa gençlerimizi sanal bahis ve kumar illetine bulaştıran bir tuzak işlevi görüyor. Gençlerin sağlığı ve geleceği çalınmaktadır. Uyuşturucu, alkol, sanal bahis, kumar ve sigara bağımlılığı millî bünyemiz açısından terör kadar, hatta terörden daha zararlı boyutlara ulaşmıştır.”
— Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan
3. Küresel Tehdit ve Türkiye’nin Yıllık 40 Milyar Dolarlık Kanayan Yarası
Uluslararası analiz kuruluşlarının raporları, tehlikenin önümüzdeki yıllarda çok daha korkunç boyutlara ulaşacağını gösteriyor. Küresel kumar pazarının 2030 yılına kadar 305 milyar dolarlık devasa bir boyuta ulaşacağı öngörülmektedir. Bu uluslararası soygun düzeninin Türkiye’ye yıllık maliyeti ise yaklaşık 40 MİLYAR DOLARDIR.
Peki bu 40 milyar dolar kimin cebinden çıkıyor? Lüks villalarda oturan çete baronlarının değil! 17-24 yaş arasındaki gencecik evlatlarımızın, lise ve üniversite öğrencilerinin, işsiz gençlerimizin harçlıklarından kesiliyor bu para. Cebindeki 5 lirayı, 10 lirayı, 500 lirayı veya bin bir güçlükle bulduğu 10 bin lirayı bir koyup on alacağım hülyasıyla bu dijital engereklerin ağzına atan gençlerimiz, aslında kendi geleceklerini ve ülkenin kalkınma hamlesini ateşe veriyor. Nitekim devletin en üst makamlarınca yapılan tespit son derece açıktır: Uyuşturucu, alkol, sanal bahis ve kumar bağımlılığı; millî bünyemiz ve bekamız açısından terör kadar, hatta terörden daha yıkıcı boyutlara ulaşmıştır!
4. Kravatlı Suç Ortakları: FinTek Maskeli Şirketler ve Bankacılık Gafleti
Bu kirli çarkın dönmesini sağlayan en kritik dişlilerden biri de ne yazık ki finansal teknoloji (FinTek) maskesi altında faaliyet gösteren bazı yapılardır. Ülkemizde bugün 1076 civarında FinTek şirketi bulunuyor. Şüphesiz finansal teknolojilerin ve dijital ödeme sistemlerinin meşru ticaretteki rolü tartışılmazdır. Ancak yapılan incelemeler göstermektedir ki; bazı FinTek şirketleri sırf ve münhasıran yasa dışı bahis paralarının transferini sağlamak, izini kaybettirmek ve aklamak amacıyla kurulmaktadır! Hatta bazı meşru şirketler dahi sonradan bu devasa gayrimeşru tatlı kâra dayanamayarak tamamen suç mekanizmasına evrilmektedir.
Soruyoruz: Bir banka veya ödeme kuruluşu, tek bir bireysel hesaptan günde 500, 600 hatta 1000 kez EFT/FAST işlemi denenmesini nasıl olağan karşılayabilir? Gün içinde binlerce kez şüpheli mikro transfer yapan bir hesabın varlığını fark etmemek gaflet değilse nedir? Bankalar ve ödeme kuruluşları, sırf işlem komisyonu kazanacağız diye bu felakete göz yumamazlar. Şüpheli işlemleri anında MASAK’a (Mali Suçları Araştırma Kurulu) ve yetkili makamlara bildirmeyen, adeta suçlulara otoban sağlayan her finansal aktör, bu insanlık suçunun doğrudan ortağıdır. Bu şirketlere yönelik idari para cezaları yetmez; lisans iptalleri ve yöneticileri hakkında adli süreçler en sert şekilde uygulanmalıdır.
5. Uyuşturucu, Silah ve İnsan Kaçakçılığı ile Aynı Yatakta
Yasa dışı bahis, basit bir talih oyunu ya da masum bir eğlence değildir. Eski cumhuriyet savcılarının ve güvenlik uzmanlarının da altını çizdiği üzere; yasa dışı bahis çeteleri ile uluslararası organize suç örgütleri tam anlamıyla aynı dijital altyapıyı ve aynı aklama kanallarını kullanmaktadır.
Uyuşturucu ticaretinden elde edilen kanlı para, insan kaçakçılarının çaldığı umutlar ve yasa dışı silah satışlarından sağlanan kirli sermaye, işte bu dijital bahis siteleri ve illegal ödeme kanalları üzerinden yıkanıp aklanmaktadır. Yani sanal bahise yatırılan her kuruş; sokaklarımızı zehirleyen uyuşturucu tüccarlarına, terör örgütlerine ve küresel çetelere kurşun ve finansman olarak geri dönmektedir.
“Yasa dışı bahis ve kumar altyapısı, doğrudan uluslararası kara para aklama mekanizmalarıyla eklemlenmiştir. 7258 sayılı Kanun kapsamında illegal bahise aracılık eden, teşvik eden ve reklamını yapan herkes cezai sorumluluk altındadır. Bu çarkı besleyen devasa sermaye, devleti içeriden zayıflatmayı hedefleyen bir güvenlik tehdididir.”
— Yargı Mercileri ve Adli Mücadele Raporlarından
6. Şöhret Budalalarının Kirli Kirası ve Kirlenen Sporun Ruhunu Kurtarmak
Meselenin bir diğer ahlaki boyutu ise Gürcistan, Malta, İngiltere ve Hollanda gibi ülkelerde konuşlandırılan sunucular üzerinden yayın yapan bu kumar sitelerinin yüzü olmayı kabul eden sözde ünlüler ve sosyal medya fenomenleridir.
Birkaç milyon dolar reklam payı uğruna, milyonlarca gence örnek olması gereken isimlerin bu zehirli sitelerin maskotluğuna soyunması tek kelimeyle bir vicdan tutulmasıdır. 'Ben sadece reklam yüzüyüm, gerisine karışmam' pişkinliği kimseyi sorumluluktan kurtaramaz. 7258 sayılı Kanun açık ve nettir: Yasa dışı bahise teşvik eden, özendiren, reklamını yapan herkes fail kadar suçludur. Yargı makamlarının bu şöhret budalalarına karşı tavizsiz tutumu, toplumsal adaletin tecellisi için şarttır.
Öte yandan, bu kirli para sporun ve özellikle futbolun özünü de çürütmektedir. Maç manipülasyonları, şike iddiaları ve müsabaka sonuçlarının uluslararası bahis çeteleri tarafından belirlenmeye çalışılması; yeşil sahaların adalet, emek ve alın teriyle anılan ruhuna vurulmuş en ağır darbedir. Futbolun adaletine şaibe düşüren her tür girift ilişki, milletin spora olan inancını yok etmektedir.
7. Sonuç: Radikal Kararlılık ve Toplumsal Uyanış
Devletimiz; Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Merkez Bankası ve emniyet güçleriyle birlikte yapay zeka destekli dijital savunma hatları kurarak bu çetelere karşı tarihin en kapsamlı mücadelesini yürütmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki bu mücadele sadece polisiye tedbirlerle ya da mahkeme kararlarıyla kazanılamaz.
Bu mücadele; ailelerin evlatlarına sahip çıktığı, finans kuruluşlarının namusuyla hareket ettiği, medyanın ve kamuoyunun bu toplumsal vebayı aralıksız ifşa ettiği topyekün bir seferberlik mücadelesidir.
Cebimizdeki telefonların birer kumarhaneye, evlatlarımızın birer dijital köleye dönüşmesine izin vermeyeceğiz! Bu kirli çarkı ya hep birlikte kırıp atacağız ya da geleceğimizi bu milyar dolarlık çetelerin insafına terk edeceğiz.
Karar da bizimdir, mücadele de!
''MEDENİ !?'' BATI’NIN KARANLIK YÜZÜ
İngiliz Sömürgeciliği Altında Hindistan'da Yaşanan İnsanlık Dramı ve İkiyüzlülüğün Anatomisi
Gökhan DİHKAN / Gazeteci-Yazar / Trabzon / 29 Temmuz 2026
Tarih kitapları sıklıkla Batı medeniyetini aydınlanmanın, insan haklarının, demokrasinin ve endüstriyel devrimin beşiği olarak yansıtır. "Medeni" sıfatını adeta bir tekel olarak elinde bulunduran bu coğrafya, yüzyıllar boyunca dünyanın geri kalanına nizam ve ilerleme götürdüğünü iddia etmiştir. Ancak bu parlak vitrinin arkasında, insanlık onurunun ayaklar altına alındığı, kan, ter ve gözyaşıyla inşa edilmiş karanlık bir gerçeklik yatar. 19. ve 20. yüzyıllarda "Güneşin Batmadığı İmparatorluk" olarak övünen İngiltere'nin Hindistan'daki sömürge yönetimi, Batı'nın "medenileştirme misyonu" adı altında ne denli vahşi ve insanlık dışı bir sömürü düzeni kurduğunun en somut kanıtıdır. Yüz yıl öncesinin Hindistan'ına, özellikle de sömürgeci sistemin en alt tabakasına itilmiş yerli kadınların yaşamlarına yakından bakıldığında, Batı'nın refahının doğrudan Doğu'nun bedensel ve ruhsal yıkımı üzerine inşa edildiği görülür.
İNSANLIK ONURUNUN YÜK HAYVANINA DÖNÜŞTÜRÜLMESI
İngiliz sömürgeciliğinin Hint yarımadasındaki en çarpıcı ve utanç verici tezahürlerinden biri, yerel halkın, özellikle de kadınların, kelimenin tam anlamıyla "yük hayvanı" statüsüne indirgenmesidir. Sarp ve dağlık bölgelerde, İngiliz subayları, sivil yöneticileri veya onların aileleri yürümeyi reddettikleri için yerli kadınlar taşıyıcı olarak kullanılmaktaydı. Bir an için kendinizi o dönemde yaşayan bir Hint kadını olarak hayal edin: Sırtınızda, sadece "daha üstün" bir ırka mensup olduğuna inandığı için adım atmaya dahi tenezzül etmeyen yetişkin bir sömürgeciyi taşımak zorundasınız. Bu sadece fiziksel bir eziyet değil, aynı zamanda insan onuruna yapılmış en ağır saldırılardan biridir.
Bu zorlu yolculuklar sırasında, taşıyıcı kadının ayağının kayması veya yorgunluktan tökezlemesi, sömürgecinin konforunu sarsacağı için anında şiddetle cezalandırılırdı. Yolun ortasında acımasızca dövülmek veya zaten hayatta kalmasına bile yetmeyen o cüzi yevmiyesine el konulması sıradan bir uygulamaydı. İnsan bedeninin, sırf başka bir insanın kibrini ve rahatını tatmin etmek için binek hayvanı gibi kullanılması, Batı'nın insan hakları
söyleminin sadece kendi coğrafyası ve kendi ırkı için geçerli olduğunun en açık göstergesidir.
SERINLIĞIN BEDELI: PUNKHAWALLAH KADINLAR
Sömürgeci aklın konfor arayışı, sınır tanımayan bir bencillik üzerine kuruludur. Hindistan'ın kavurucu sıcaklarında, İngiliz efendilerinin malikanelerinde serinleyebilmesi için icat edilen "Punkha" sistemi bunun en acı örneklerinden biridir. İçerideki tavanlara asılı devasa yelpazeler, dışarıda güneşin altında saatlerce ip çeken "Punkhawallah" adı verilen yerli köleler ve hizmetçiler tarafından hareket ettirilirdi.
İçeride efendiler serinlesin, rahatça çaylarını yudumlasınlar diye, dışarıda 45 dereceyi bulan cehennem sıcağında saatlerce, durmaksızın ip çeken kadınlar... Bu sistem, sömürgeciliğin sadece yeraltı ve yerüstü kaynaklarını değil, insanın enerjisini, nefesini ve yaşamını da nasıl emdiğinin metaforik bir özetidir. Batı'nın "medeniyet" dediği konfor alanı, aslında görünmeyen, dışarıda sıcaktan kavrulan, bedeni tükenen "ötekilerin" emeğiyle dönen bir çarktan ibaretti.
BEDEN DOKUNULMAZLIĞININ İHLALI VE KURUMSAL ŞİDDET
Sömürgecilik sadece fiziksel emek sömürüsüyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda kadın bedenini doğrudan devlet kontrolüne ve şiddetine maruz bırakmıştır. Askeri kışlaların etrafında yaşayan sıradan Hint kadınları, İngiliz devletinin kendi askerlerini zührevi hastalıklardan koruma bahanesiyle hayata geçirdiği insanlık dışı bir politikanın kurbanı olmuşlardır. Hakkınızda hiçbir şikayet, hiçbir şüphe veya kanıt olmamasına rağmen, sadece o bölgede yaşadığınız için zorla evinizden alındığınızı düşünün.
Kadınlar, herkesin gözü önünde, son derece aşağılayıcı zorunlu jinekolojik muayenelere tabi tutuluyordu. Bu uygulama, kadınların beden dokunulmazlığının, sömürgeci devletin askerlerinin sağlığı uğruna nasıl hiçe sayıldığını göstermektedir. Bu onur kırıcı ve travmatik uygulamaya itiraz eden veya direnen kadınların sonu ise hapis cezasıydı. İngiliz yönetimi, askerlerinin ahlaksızlıklarını ve tecavüzlerini engellemek yerine, yerli kadınların bedenlerini potansiyel bir "hastalık yuvası" olarak fişlemiş ve onları alenen aşağılamıştır. Bu, "medeni" hukukun sömürgelerde nasıl bir zulüm aracına dönüştüğünün en karanlık kanıtıdır.
TUZ ÇÖLLERINDE ÇÜRÜYEN BEDENLER
Tarihin sayfalarında çoğu zaman es geçilen bir diğer trajedi ise Kutch Bataklığı (Rann of Kutch) gibi uçsuz bucaksız tuz çöllerinde yaşanmıştır. İngiliz yönetimi altındaki tuz üretim tesislerinde çalışan kadınların durumu, cehennemin yeryüzündeki tasviri gibidir. Günde 12 saat boyunca, 45 dereceyi aşan korkunç bir sıcaklığın altında, yüksek konsantrasyonlu tuzlu su ve çamurun içinde çıplak ayakla çalışmak zorundaydılar.
Bu sürekli ve yoğun tuza maruz kalmanın bedeli korkunçtu. Kadınların bacaklarındaki deri, adeta kimyasal bir maddeyle yanmış gibi soyuluyor, etleri dökülüyor ve asla iyileşmeyen, enfeksiyonlu derin yaralar açılıyordu. Sadece Batı pazarlarına ucuza tuz ve hammadde sağlamak, sömürge imparatorluğunun kasasını doldurmak için binlerce kadının bedeni kelimenin tam anlamıyla çürümeye terk edilmiştir. Bir insanın temel bir gıda maddesi için kendi uzuvlarını feda etmek zorunda bırakılması, kapitalist sömürgeciliğin en vahşi yüzüdür.
"Dünyanın bir tarafındaki insan sıradan bir konfora ucuza ulaşsın diye, başka bir tarafındaki insanın bedenen ağır bir yük taşıması, etinin çürümesi ve onurunun ayaklar altına alınması gerekiyordu."
SÖMÜRÜ GERÇEKTEN BiTTİ MI?
Bugün dönüp geçmişe baktığımızda, bu olayların yüzyıl öncesinde kaldığını, dünyanın artık daha insan hakları odaklı, daha medeni bir yer olduğunu düşünmek isteyebiliriz. Ancak kendimize sormamız gereken çok kritik bir soru var: Bu sömürü düzeni gerçekten bitti mi, yoksa sadece gözümüzün görmediği, kameraların ulaşmadığı karanlık köşelere mi taşındı?
Dün Hindistan'ın sarp dağlarında İngiliz efendilerini sırtında taşıyan kadınların yerini, bugün Batılı markaların lüks mağazalarında satılan kıyafetleri üretmek için Bangladeş'teki havasız tekstil atölyelerinde günde 16 saat çalışan kadınlar almadı mı? Dün tuz çöllerinde bacakları çürüyenlerin yerini, bugün Batı'nın elektrikli araçlarına ve akıllı telefonlarına pil üretmek için Kongo'nun kobalt madenlerinde çıplak elleriyle zehirli toprakları kazan çocuklar almadı mı? Dün "Punkha" çekerek efendilerini serinletenlerin yerini, bugün küresel teknoloji devlerinin algoritmalarını eğitmek için Afrika'da üç kuruşa içerik moderatörlüğü yaparken psikolojileri paramparça olan gençler almadı mı?
Medeni Batı'nın iç yüzü, dün olduğu gibi bugün de, kendi sınırları içindeki yüksek yaşam standartlarını, refahı ve konforu, dünyanın geri kalanının yoksulluğu, çaresizliği ve kanı üzerinden finanse etmesinde gizlidir. Tarih bize göstermektedir ki; insanlık dışı uygulamalar form değiştirebilir, yasal kılıflara uydurulabilir veya tedarik zincirlerinin görünmez halkaları arasına gizlenebilir.
Ancak temel felsefe, yani "Güçlünün konforu için zayıfın sömürülmesi" mantığı değişmediği sürece, Batı'nın medeniyet iddiası, sömürgeciliğin kanlı tarihini örtmek için kullanılan şık bir maskeden öteye gidemeyecektir.
✅Bütçe Emekliye Kapalı, Zengine Sonuna Kadar Açık !
✅Emeklinin Cebinden Rantiyenin Sofrasına !
Gökhan DİHKAN / Gazeteci-Yazar / Trabzon / 29 Temmuz 2026
Türkiye’de emeklilerin maaşı konuşulmaya başlandığı anda devletin bütün hesap uzmanları, ekonomi bürokratları ve iktidar sözcüleri aynı nakaratı söylemeye başlıyor: “Kaynaklarımız sınırlı, bütçe dengelerini korumamız gerekiyor, daha fazlasını verirsek enflasyon yükselir.”
Ne kadar tanıdık, ne kadar ezberlenmiş ve ne kadar ikiyüzlü bir söylem!
Milyonlarca emekliye insanca yaşayabilecekleri bir maaş verilmesi gündeme geldiğinde bütçeyi, mali disiplini ve enflasyonu hatırlayanlar; sıra büyük sermaye gruplarına, garanti ödemelerine, vergi ayrıcalıklarına, teşviklere ve yüksek faiz gelirlerine geldiğinde birdenbire hafıza kaybına uğruyor.
Emeklinin sofrasına bir tabak yemek koymak “bütçeye yük”, zenginin servetine servet katmak ise “ekonomiyi desteklemek” oluyor.
Emekliye verilen para enflasyon sebebi sayılıyor, sermayeye aktarılan milyarlar ise yatırım teşviki diye alkışlanıyor.
Emeklinin maaşına yapılacak birkaç bin liralık artış devletin sırtında taşınamaz bir yük gibi gösterilirken, şirketlere verilen ayrıcalıkların, silinen veya ertelenen borçların, kamu-özel iş birliği projelerindeki garanti ödemelerinin hesabı millete doğru dürüst açıklanmıyor.
Bunun adı kaynak yokluğu değildir.
Bunun adı, kaynağın kime verileceğine ilişkin sınıfsal ve siyasi tercihtir.
Bütçe Bir Muhasebe Cetveli Değil, Ahlak Belgesidir
Bir devletin bütçesine baktığınızda yalnızca gelir ve gider kalemlerini görmezsiniz. O devleti yönetenlerin kimden yana olduğunu, kimi koruduğunu, kimi gözden çıkardığını da görürsünüz.
Bütçe, iktidarın ahlak belgesidir.
Bütçe, siyasi nutukların arkasındaki gerçek niyeti ortaya çıkaran aynadır.
Bir yönetim, sarayların, makam araçlarının, temsil ve ağırlama giderlerinin, garantili projelerin ve ayrıcalıklı şirketlerin finansmanında son derece cömert; emeklinin maaşında ise son derece cimri davranıyorsa orada sorun ekonomik değil, ahlakidir.
Yıllarca çalışan, prim ödeyen, vergi veren, ülkenin yollarında, fabrikalarında, tarlalarında, hastanelerinde, okullarında ve kamu kurumlarında alın teri döken insanlara bugün adeta “Artık size ihtiyacımız kalmadı” denilmektedir.
Emekliler, hayatlarının dinlenmeleri gereken döneminde geçim savaşı vermeye mahkûm ediliyor.
Pazara çıkarken iki kez düşünüyorlar.
Markette ürünlerin etiketlerine bakıp ellerini geri çekiyorlar.
Et, süt, peynir, meyve ve hatta bazı temel gıda ürünleri emekliler için lüks haline geliyor.
Kirasını ödeyen emeklinin cebinde faturaya para kalmıyor. Faturayı ödeyenin ilaca, ilacını alanın gıdaya parası yetmiyor.
Sonra televizyonlara çıkan takım elbiseli ekonomi yorumcuları, bu insanlara sabır tavsiye ediyor.
Kendileri lüks restoranlardan çıkmayanlar, emekliye porsiyon küçültmeyi öğretiyor.
Kendileri birkaç maaşı bir arada alanlar, emekliye “fedakârlık yapın” diyor.
İşte asıl skandal budur.
Emekliye Yok, Rantiyeye Çok
Türkiye’de iktidarların emekliye karşı kullandığı “kaynak yok” cümlesi, gerçeği anlatan ekonomik bir tespit değil; yoksulluğu meşrulaştıran siyasi bir bahanedir.
Çünkü kaynak vardır.
Ancak o kaynak, geniş halk kesimlerine değil, belirli çevrelere aktarılmaktadır.
Büyük şirketlerin vergi borçları yapılandırılır, ertelenir veya çeşitli düzenlemelerle kolaylaştırılırken emeklinin ekmeğinden, suyundan, elektriğinden, doğalgazından ve ilacından vergi alınmaktadır.
Milyonluk ve milyarlık kazanç elde edenlere vergi avantajları sağlanırken, asgari ücretli ve emekli dolaylı vergiler yoluyla devletin en sadık vergi mükellefi haline getirilmiştir.
Emekli marketten bir şişe su alsa vergi ödüyor.
Telefonuna kontör yüklese vergi ödüyor.
Elektriğin düğmesine bassa, musluğu açsa, ulaşım aracına binse vergi ödüyor.
Fakat sıra büyük servet sahiplerinin gerçek anlamda vergilendirilmesine geldiğinde sistemin dili tutuluyor.
Bu nasıl vergi adaletidir?
Yoksulun cebine elini uzatan devlet, zenginin kasasının önünde neden bu kadar çekingen davranmaktadır?
Dar gelirlinin tüketiminden kuruşu kuruşuna vergi alan düzen, büyük servet birikimlerinin üzerine neden aynı kararlılıkla gidememektedir?
Çünkü mevcut ekonomik yapı, yükü aşağıdakilere taşıtıp kazancı yukarıdakilere dağıtmaktadır.
Bunun adı tersine servet transferidir.
Halktan toplanan para, ayrıcalıklı sermaye çevrelerinin kazanç sistemine aktarılmaktadır.
Geçilmeyen Köprünün Parasını Emekli Ödüyor
Kamu-özel iş birliği projeleri de bu düzenin en açık örneklerinden biridir.
Köprü yapılır, geçiş garantisi verilir.
Hastane yapılır, hasta garantisi verilir.
Havalimanı yapılır, yolcu garantisi verilir.
Verilen garanti tutmazsa aradaki fark halkın vergileriyle ödenir.
Geçmeyen vatandaşın parası, geçenlerin sayısını tamamlamak için müteahhide aktarılır.
Uçmayan insan, havalimanının garanti ödemesini finanse eder.
Hastaneye gitmeyen yurttaş bile sağlık tesisinin işletme maliyetlerine dolaylı biçimde ortak edilir.
Üstelik bu garantilerin bir bölümünün döviz veya dövize endeksli hesaplarla ilişkilendirilmesi, kur arttıkça kamuya düşen yükün de büyümesine yol açmaktadır.
Fakat iş emekliye geldiğinde aynı devlet, üç kuruşluk artışın maliyet hesabını günlerce televizyonlarda tartıştırır.
Emekliye verilecek paranın bütçeye yükü en ince ayrıntısına kadar anlatılır; şirketlere aktarılacak garanti ödemeleri ise teknik ifadelerin, sözleşmelerin ve bütçe kalemlerinin arasına gizlenir.
Emeklinin aldığı maaş manşet olur, müteahhidin aldığı garanti ticari sır haline gelir.
İşte adalet denilen kavram tam da burada çökmektedir.
Emekli Sadaka Değil, Hakkını İstiyor
Emeklilere yapılacak maaş artışları bir lütuf değildir.
Emekliler devletten sadaka istemiyor.
Yıllarca ödedikleri primlerin, verdikleri vergilerin ve ortaya koydukları emeğin karşılığını istiyorlar.
Bir insanın otuz yıl, kırk yıl çalıştıktan sonra yaşlılığında açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilmesi, ekonomik bir başarısızlıktan daha fazlasıdır. Bu, toplumsal sözleşmenin ihlalidir.
Devlet, çalışan yurttaşına “Sen bugün primini öde, yaşlandığında seni koruyacağım” demiştir.
İnsanlar bu güvenceye inanarak yıllarca sistemin içinde kalmıştır.
Bugün gelinen noktada emeklilik, güvenli bir yaşlılık dönemi olmaktan çıkarılmış; ikinci bir yoksulluk mesaisine dönüştürülmüştür.
Emekliler iş arıyor.
Pazarlarda artık ürün topluyor.
Çocuklarının desteği olmadan ayakta kalamıyor.
Ev sahibi değilse maaşının büyük bölümünü kiraya veriyor.
Ev sahibiyse apartman giderleri, bakım masrafları, sağlık harcamaları ve faturalar altında eziliyor.
Böyle bir tabloyu “ekonomik programın gereği” diye açıklamak, yoksulluğu teknik terimlerle makyajlamaktır.
Enflasyonun Sebebi Emeklinin Çorbası Değildir
Emekliye zam gündeme geldiğinde bazı çevreler hemen “Bu artış enflasyonu körükler” demeye başlıyor.
Sanki enflasyonun asıl sebebi emeklinin ayda birkaç kilo daha fazla meyve almasıymış gibi!
Sanki fiyatları emeklinin çorba tenceresi artırıyormuş gibi!
Sanki bütçeyi emeklinin torununa verdiği harçlık bozuyormuş gibi!
Hayır!
Enflasyonun faturası, onu yaratmayan kesimlere kesilemez.
Yanlış para politikalarının, üretim yetersizliğinin, dışa bağımlılığın, kur artışlarının, yüksek finansman maliyetlerinin, israfın ve plansızlığın bedeli emekliye ödetilemez.
Ekonomiyi yönetenler hata yapacak, yanlış kararların maliyetini ise toplumun en güçsüz kesimi ödeyecek.
Böyle bir düzen ne adildir ne de sürdürülebilirdir.
Sosyal Devlet Nutukla Değil, Bölüşümle Olur
Sosyal devlet, anayasa metinlerinde yazılı süslü bir ifade değildir.
Sosyal devlet, yaşlısını aç bırakmayan devlettir.
Sosyal devlet, hastasını ilaçla ekmek arasında tercih yapmaya zorlamayan devlettir.
Sosyal devlet, yıllarca çalışan insanı torunundan harçlık istemek zorunda bırakmayan devlettir.
Sosyal devlet, bütçe açığını yoksulun sofrasından değil, büyük servetlerden ve haksız kazançlardan karşılayan devlettir.
Bugünkü manzara ise bunun tam tersidir.
Dar gelirliye kemer sıktırılıyor, zengine yeni kemer hediye ediliyor.
Emekliye tasarruf tavsiye ediliyor, imtiyazlı çevrelere kamu kaynakları tahsis ediliyor.
Yoksula kanaat öğütleniyor, zenginin iştahına sınır konulmuyor.
Böyle bir ekonomik düzenin adı sosyal devlet değil, sermaye himayeciliğidir.
Mesele Kaynak Değil, Vicdandır
“Emekliye gelince kaynak yok, zengine gelince ballı kaymak” sözü, sadece öfkeli bir slogan değildir.
Türkiye’deki bölüşüm düzeninin özeti budur.
Kaynak vardır fakat öncelik emekli değildir.
Para vardır fakat tercih yoksuldan yana değildir.
Bütçe vardır fakat bütçenin kapıları herkese eşit açılmamaktadır.
Çözüm de son derece açıktır:
Vergi yükü adil biçimde dağıtılmalı, büyük servetler etkin şekilde vergilendirilmeli, ayrıcalıklı teşvikler denetlenmeli, kamu ihaleleri şeffaflaştırılmalı, garanti ödemeleri toplum yararı açısından yeniden ele alınmalı ve emekli maaşları gerçek hayat pahalılığına göre belirlenmelidir.
Emeklilerden daha fazla sabır istemek yerine, servetine servet katanlardan daha fazla vergi istenmelidir.
Emeklinin sofrasını küçültmek yerine, kamudaki israf küçültülmelidir.
Emeklinin maaşını baskılamak yerine, rant düzeninin hortumları kesilmelidir.
Çünkü bir ülkenin büyüklüğü, zenginlerinin servetiyle değil; yaşlılarının, emeklilerinin ve yoksullarının nasıl yaşadığıyla ölçülür.
Milyonlarca emeklinin açlık ve yoksulluk içinde yaşadığı bir ülkede büyüme rakamlarıyla övünmek, yangın içindeki eve dışarıdan yeni boya yapmaktır.
Halk açsa ekonomi başarılı değildir.
Emekli geçinemiyorsa bütçe adil değildir.
Zengine ballı kaymak dağıtılırken emekliye kuru ekmek reva görülüyorsa ortada kaynak sorunu değil, düzen sorunu vardır.
SOL, İSLAM’LA BARIŞMADIKÇA DEVRİMİ ANCAK MEYHANE MASASINDA YAPAR !
Gökhan DİHKAN | Gazeteci-Yazar | Trabzon, 29 Temmuz 2026
Türkiye’de bazı sol çevrelerin değişmeyen bir hastalığı var: Halk adına konuştuklarını iddia ederler ama halkın inancından, ibadetinden, camisinden, mescidinden ve dinî değerlerinden rahatsız olurlar. İşçiyi savunurlar fakat işçinin alnını secdeye koymasını “gericilik” sayarlar. Yoksulun ekmeğini dillerinden düşürmezler fakat o yoksulun cuma namazına gitmesini laikliğe tehdit olarak gösterirler. Halkçılık iddiasıyla ortaya çıkarlar ama halkın büyük çoğunluğunun hayatına yön veren İslam’a karşı tepeden bakan, küçümseyici ve dışlayıcı bir dil kullanırlar.
Sol Haber’de yayımlanan, okullarda mescit açılmasına ilişkin haber de bu köhnemiş zihniyetin yeni bir örneğidir.
Haberde neredeyse her dinî kavramın önüne aşağılayıcı bir sıfat yerleştirilmiş. Mescit yapılması “gerici hamle”, ibadet imkânı sağlanması “dinselleşme dayatması”, manevi değerlerden söz edilmesi “kılıf”, cuma namazına katılmak isteyen öğrencilere kolaylık sağlanması ise “toplu ibadet dayatması” olarak sunulmuş.
İnsanın sorması gerekiyor: Bir okulda mescit bulunmasının kime ne zararı vardır?
Öğrencilerin namaz kılabileceği temiz, güvenli ve uygun bir alan ayrılması neden eğitim sisteminin çöküşü anlamına gelsin? Bir öğrencinin teneffüste veya öğle arasında ibadetini yerine getirmesi hangi bilimsel dersi engeller? Bir okul binasında laboratuvar, kütüphane, spor salonu, kantin, konferans salonu bulunabiliyor da mescit bulununca neden laiklik elden gidiyor?
Burada mesele eğitim değil, açıkça din karşıtlığıdır.
Elbette Türkiye’nin eğitim sisteminde çok ağır sorunlar bulunmaktadır. Çocuk işçiliği, MESEM uygulamalarındaki denetimsizlik, iş cinayetleri, okullardaki şiddet, öğretmen açığı, liyakatsiz yöneticiler, kalabalık sınıflar, yetersiz beslenme, işsizlik korkusu ve geleceksizlik ciddi meselelerdir. Bunların tamamı tartışılmalı, araştırılmalı ve iktidardan hesabı sorulmalıdır.
Fakat bütün bu sorunları saydıktan sonra meseleyi okulda mescit bulunmasına bağlamak aklın değil, ideolojik şartlanmışlığın ürünüdür.
Bir çocuk iş cinayetinde hayatını kaybetmişse bunun sorumlusu mescit değildir. Bir öğrenci mezun olduğunda iş bulamıyorsa bunun sebebi cuma namazı değildir. Okullarda şiddet artıyorsa bunun faili imam değildir. Eğitimde nitelik düşmüşse bunun nedeni öğrencilerin ibadet edebilmesi değildir.
Eğitim sistemindeki bütün problemleri sıralayıp ardından “Okullara mescit yapılıyor” diye feryat etmek, sebep-sonuç ilişkisini tersyüz etmektir. Bu, hastanın ateşini ölçmek yerine odadaki seccadeyi suçlamaya benzer.
Üstelik Sol Haber’in kullandığı dil, Müslüman öğrencileri ve ailelerini daha baştan şüpheli ilan etmektedir. Haberde “ibadet ihtiyacı” ifadesi tırnak içine alınarak adeta böyle bir ihtiyaç yokmuş, tamamen uydurulmuş gibi davranılıyor.
Oysa ibadet, milyonlarca insan için hayatın gerçek bir parçasıdır. Namaz kılmak bir propaganda faaliyeti değil, Müslüman için dinî bir sorumluluktur. Devletin, öğrencilerin inançlarını özgürce yaşayabilecekleri makul alanlar oluşturması, laikliğin ortadan kaldırılması değil; temel hakların korunmasıdır.
Laikliği, insanların dinden arındırılması olarak anlayan zihniyet bu takıntısından bir türlü vazgeçmiyor. Türkiye’deki jakoben sol anlayış, laikliği dinin kamusal alandan kovulması olarak yorumlamaktadır.
Bu anlayışa göre içki içmek çağdaşlık, namaz kılmak gericiliktir. Meyhane kültürü özgürlük, mescit kültürü baskıdır. Bir öğrenci okul çıkışında bara giderse bireysel tercih sayılır; cuma namazına gitmek isterse “dinci kuşatma” diye manşet atılır.
Böyle bir çifte standardın ne özgürlükle ne demokrasiyle ne de halkçılıkla ilgisi vardır.
Gerçek özgürlük, yalnızca seküler yaşam tarzına sahip olanların özgürlüğü değildir. Başörtülü öğrencinin de özgürlüğüdür, namaz kılan öğrencinin de özgürlüğüdür, herhangi bir dine inanmayan öğrencinin de özgürlüğüdür. İnançsız bir öğrenci ibadete zorlanamayacağı gibi, inanan bir öğrenci de ibadetini yerine getirmekten mahrum bırakılamaz.
Mesele bu kadar açık ve basittir.
Elbette hiçbir öğrenci namaza zorlanmamalıdır. Mescit açılması, öğrencilerin fişlenmesine, öğretmen baskısına veya dinî tercihler üzerinden ayrımcılığa dönüştürülmemelidir. İbadet özgürlüğü, ancak gönüllülük esasıyla anlamlıdır. Fakat zorlamaya karşı çıkmak başka şeydir, mescidin varlığına düşmanlık etmek başka şeydir.
Sol Haber’in yaptığı tam olarak ikincisidir.
Haberde “imamların derse girmesi” ile “okullarda mescit bulunması” bilinçli biçimde aynı torbaya dolduruluyor. Böylece okuyucuda, okul binalarının bütünüyle camiye çevrildiği ve öğrencilere zorla ibadet ettirildiği algısı oluşturuluyor.
Oysa mescit, ibadet etmek isteyenlerin kullandığı bir mekândır. Kimseyi kolundan tutup oraya götürmediğiniz müddetçe mescidin kendisi bir dayatma değildir. Nasıl kütüphanenin varlığı herkesi kitap okumaya zorlamıyorsa, spor salonunun varlığı herkesi spor yapmaya mecbur bırakmıyorsa, mescidin varlığı da herkesi namaz kılmaya zorlamaz.
Solun önemli bir bölümü bu ülkede on yıllardır aynı hatayı yapıyor. Halkın inancıyla kavga ederek halkı kazanabileceğini sanıyor. Anadolu insanının değerlerine tepeden bakarak devrimcilik yaptığını düşünüyor. Camiye giden işçiyi “bilinçsiz”, başörtülü kadını “gerici”, Kur’an öğrenen çocuğu “kuşatılmış” olarak görüyor.
Sonra da seçimlerde halktan neden karşılık bulamadığını anlayamıyor.
Çünkü siz halkın ekmeğini savunurken inancına hakaret ederseniz, halk sizin samimiyetinize inanmaz. İşçinin ücretini konuşup secdesini aşağılıyorsanız, emekçinin yarısını görüyorsunuz demektir. Halk yalnızca midesi olan ekonomik bir canlı değildir. İnancı, ahlakı, ailesi, tarihi, kültürü ve manevi dünyası bulunan bir insandır.
Türkiye solu bu gerçeği anlamadığı sürece, halktan kopuk küçük çevrelerin ideolojik konforunda yaşamaya devam edecektir. Devrim söylemini yüksek sesle tekrarlayacak fakat halkın mahallesine, evine, gönlüne giremeyecektir.
Meyhane masalarında ülke kurtarmak kolaydır. Birkaç kadeh eşliğinde devrim nutukları atmak, halkı küçümsemek, dini bütün kötülüklerin kaynağı ilan etmek kolaydır. Zor olan, bu ülkenin inançlı insanıyla eşit ilişki kurabilmek, onun değerlerine saygı göstermek ve onunla birlikte adalet mücadelesi verebilmektir.
Sol Haber’e düşen görev, mescit düşmanlığı yapmak değil, eğitimdeki gerçek sorunları doğru adreslere yöneltmektir. Çocuk işçiliğinin hesabını iktidardan sorsun. MESEM’deki ölümlerin peşine düşsün. Öğretmensiz okulları, aç kalan öğrencileri, tarikatlara teslim edilen yurtları, liyakatsiz atamaları araştırsın. Bunların hepsi gereklidir.
Fakat bütün bunları yaparken öğrencinin seccadesine basmasın.
Çünkü okulda mescit bulunması eğitim sistemini çökertmez. Eğitim sistemini çökerten; adaletsizlik, liyakatsizlik, yoksulluk, plansızlık, denetimsizlik ve siyasi kadrolaşmadır.
Namaz kılan çocuğu gerici ilan ederek ilerici olunmaz. İslam’a hakaret ederek halkçı olunmaz. Müslümanların ibadet hakkını küçümseyerek özgürlükçü olunmaz.
Türkiye solu artık karar vermelidir: Bu ülkenin halkıyla mı barışacaktır, yoksa halkın dinine karşı yüz yıllık kavgasını mı sürdürecektir?
İslam’la, camiyle, mescitle ve Müslüman halkla barışmayan bir solun bu ülkede gerçekleştirebileceği tek devrim, meyhane masasındaki bardakların yerini değiştirmekten ibaret kalacaktır.
🟥 TÜİK’İN 15 BİN LİRALIK KİRACISI
HANGİ ÜLKEDE YAŞIYOR?
✅ Kâğıt üzerindeki kira ile vatandaşın ödediği kira arasındaki uçurum, yalnızca istatistik tartışması değil; ücret, emekli aylığı ve hayat standardı meselesidir.
✴️ Gökhan DİHKAN | Gazeteci-Yazar | Trabzon, 29 Temmuz 2026
Türkiye’de artık barınma, insanın en temel hakkı olmaktan çıkmış; maaşları, aile bütçelerini ve gençlerin geleceğini yutan devasa bir kara deliğe dönüşmüştür. Üniversiteyi kazanmak eskiden bir ailenin gurur günüydü. Şimdi ise sevinçle birlikte şu korku kapıyı çalıyor: “Bu çocuk nerede kalacak?”
İstanbul’da üniversite kazanan bir gencin ailesi daha kayıt işlemleri başlamadan emlak ilanlarına bakıyor ve karşısına çıkan rakamlarla sarsılıyor. Beşiktaş ve Kadıköy’de kiralar 56 bin liraya, ��işli’de 46 bin 500 liraya, Bakırköy’de 44 bin liraya, Üsküdar’da 43-45 bin liraya ulaşmış durumda. Kağıthane’de 37-40 bin lira, Avcılar’da 30 bin lira artık “uygun” fiyat sayılıyor.
Dikkat edin: Türkiye öyle bir noktaya sürüklendi ki 30 bin liralık kira için “nispeten uygun” denilebiliyor!
Ankara’da Etimesgut’ta 25 bin liradan başlayan kiralar, Çankaya’ya gelindiğinde ikiye, hatta üçe katlanıyor. İzmir’de Konak, Balçova ve Çiğli gibi öğrencilerin yoğun olarak tercih ettiği bölgelerde 2+1 bir evin kirası 30 bin lira çevresinde dolaşıyor. Bir öğrenci yalnızca barınmak için iki arkadaşıyla birleşmek, aileler ise kendi evlerinin masraflarının yanı sıra çocuklarının kirasını, ulaşımını, yemeğini, kitabını ve harçlığını karşılamak zorunda kalıyor.
“Vatandaş kirayı piyasa fiyatından ödüyor; maaşını ise gecikmeli ve düşük gösterilen bir endekse göre alıyor.”
RESMÎ RAKAMLARIN İKİ AYRI TÜRKİYE’Sİ
Sonra karşımıza resmî istatistikler çıkıyor.
Ekonomist İbrahim Kahveci’nin TÜİK’in geçmişte yayımladığı kira düzeyini daha sonraki kira endeksiyle ilerleterek yaptığı hesaba göre, TÜİK verilerinin ima ettiği Türkiye ortalama kirası yaklaşık 15 bin liradır. Ancak burada önemli bir ayrımı dürüstçe koymak gerekir: TÜİK bugün doğrudan “Türkiye’de ortalama kira 15 bin liradır” diye bir nominal fiyat açıklamıyor. Kurum, 2022’de madde bazında ortalama fiyatları yayımlamayı bıraktı; söz konusu 15 bin lira, geçmiş fiyatın resmî endeksle güncellenmesinden türetilen bir hesaptır.
Fakat bu teknik ayrıntı, ortadaki büyük çelişkiyi ortadan kaldırmıyor.
Çünkü Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının 2026 yılının ikinci çeyreğine ilişkin değerleme verilerinde, 100 metrekarelik bir konutun Türkiye genelindeki ortalama kira karşılığı 25 bin 863 liraya ulaşmış bulunuyor. İstanbul’da bu rakam 44 bin 332 lira, İzmir’de 28 bin 540 lira, Ankara’da ise 23 bin 921 liradır. Üstelik TCMB’nin Yeni Kiracı Kira Endeksi Haziran 2026’da yıllık yüzde 29,2 artarken İstanbul’daki artış yüzde 33,4, Ankara’daki artış yüzde 30,7 ve İzmir’deki artış yüzde 28,4 olarak gerçekleşmiştir.
Bir tarafta yaklaşık 15 bin lirayı ima eden TÜİK verisi, diğer tarafta 25 bin 863 lirayı gösteren Merkez Bankası değerlemesi…
Aradaki fark üç beş yüz lira değil, yaklaşık 11 bin liradır!
Elbette iki kurum birebir aynı şeyi ölçmüyor. TÜİK, mevcut kiracılarla yeni kiracıları birlikte kapsayarak fiilen ödenen kiraları takip ediyor. Aynı 5 bin 246 konutun kira bedelleri telefon görüşmeleri ve saha araştırmalarıyla izleniyor. Merkez Bankasının Yeni Kiracı Kira Endeksi ise bankalara sunulan değerleme raporlarındaki, konutun güncel piyasada hangi bedelle kiralanabileceğine ilişkin tahminlerden oluşturuluyor. Dolayısıyla TÜİK mevcut sözleşmelerin geçmişten taşıdığı düşük kiraları, TCMB ise bugünün piyasa rayicine daha yakın yeni kiralama değerlerini yansıtıyor.
İşte meselenin can alıcı noktası da tam burasıdır.
Kâğıt üzerinde bu iki veri “farklı kavramları” ölçüyor olabilir. Fakat evinden çıkmak zorunda kalan emekli, tayini çıkan memur, üniversiteyi kazanan öğrenci veya evlenecek genç TÜİK’in uzun süredir aynı evde oturan kiracısının ödediği bedelle ev bulamıyor. O vatandaş doğrudan yeni kiracı piyasasına giriyor ve Merkez Bankasının, hatta çoğu şehirde onun da üzerindeki rakamlarla karşılaşıyor.
İstatistik yöntemi doğru olabilir; fakat sonuç vatandaşın bugünkü barınma maliyetini anlatmıyorsa sosyal gerçekliği eksik anlatıyor demektir.
KİRA OYUNU MAAŞLARDAN NE KADAR GÖTÜRÜYOR?
TÜİK’in kendi metodoloji belgesine göre 2026 yılı TÜFE sepetinde 428 madde ve 972 madde çeşidi bulunuyor; her ay yaklaşık 636 bin 640 fiyat derleniyor. Çarpıcı gerçek, kira ödemelerinin 2026 TÜFE sepetindeki ağırlığının yüzde 6,7638 olmasıdır. Yani kira, enflasyon hesabında küçümsenebilecek tali bir kalem değil, milyonlarca insanın gelirini etkileyen ana unsurlardan biridir.
Şimdi kaba fakat çarpıcı hesabı yapalım.
Eğer ortalama kira 15 bin lira değil de 23-25 bin lira seviyesindeyse, kira düzeyinde yüzde 50’yi aşan bir farktan söz ediyoruz. Kiranın sepetteki ağırlığı da yüzde 6,76 olduğuna göre, fiyat seviyesindeki böyle bir sapma genel endekste kabaca üç puanı aşan bir etki potansiyeli taşır.
Burada dürüst olmak gerekir: Bu hesap, “TÜFE mutlaka bugün üç puan eksik açıklanmıştır” şeklinde mekanik bir sonuç değildir. Çünkü TÜFE fiyat seviyesini değil, belirli dönemler arasındaki fiyat değişimini ölçer. Mevcut kiralar ile yeni kiracı kiraları arasındaki fark da yıllar içinde oluşmuştur. Fakat bu kaba hesap, sorunun boyutunu göstermektedir: Milyonlarca insanın en ağır gider kalemindeki gecikme veya eksik temsil, ücretlinin gelirinde küçük değil, hayati sonuçlar doğurabilir.
Çünkü resmî enflasyon yalnızca akademik bir grafik değildir. Emeklinin, memurun ve ücretlinin gelir artışı tartışmalarında temel referanstır. Enflasyonu düşük gösteren her unsur, sonuçta çalışanın cebine daha az para girmesi anlamına gelir. Vatandaş kirayı piyasa fiyatından öderken maaşını gecikmeli ve ortalama fiyatlardan hesaplanan bir endekse göre alıyorsa, bunun adı istatistiksel adaletsizliktir.
MARKETTE BAŞKA, İSTATİSTİKTE BAŞKA FİYAT
Giyim konusunda da benzer bir kopuş yaşanıyor. Vatandaş mağazaya giriyor, birkaç yıl önce yüz liraya aldığı gömleğin bin 500 liraya çıktığını görüyor; fakat resmî serilerde çok daha sınırlı artışlarla karşılaşıyor.
TÜİK kalite değişimi, ürün ikamesi, sezon indirimi ve geometrik ortalama gibi uluslararası yöntemler uyguladığını söylüyor. Bunların istatistik bilimi açısından açıklaması olabilir. Ancak halkın itirazı yöntemin adından değil, kasada ödediği rakamla açıklanan tablo arasındaki uçurumdan kaynaklanıyor.
TÜİK’in görevi “hissedilen pahalılığı” değil, sabit bir sepetin fiyat değişimini ölçmektir; kurum bunu açıkça belirtmektedir. Fakat vatandaş da haklı olarak şunu soruyor: Ölçülen şey benim hayatım değilse, benim maaşım neden buna göre belirleniyor?
MASAL DEĞİL, ŞEFFAFLIK GEREKİYOR
Türkiye’nin ihtiyacı yeni kelime oyunları değil, şeffaflıktır.
TÜİK, ortalama madde fiyatlarını yeniden yayımlamalıdır. Hangi şehirden, hangi semtten, hangi nitelikteki konutlardan kira verisi toplandığını kişisel bilgileri koruyarak açıklamalıdır. Mevcut kiracı kiralarıyla yeni kiracı kiraları ayrı ayrı gösterilmelidir. Merkez Bankası ile TÜİK ortak bir teknik çalışma yapmalı; aradaki devasa farkın hangi kısmının yöntemden, hangi kısmının örneklemden, hangi kısmının piyasanın bölünmesinden kaynaklandığını kamuoyuna izah etmelidir.
Vatandaş TÜİK’in hayalî marketinden alışveriş yapmıyor. TÜİK’in 15 bin liralık evinde oturmuyor. Çocuğunu TÜİK’in 2 bin 850 liralık sınırsız kapasiteli yurduna yerleştiremiyor.
Gerçek hayatta kira 30 bin, 40 bin, 50 bin liradır.
Ve artık mesele yalnızca rakam meselesi değildir.
Mesele, bir ülkenin vatandaşına hangi gerçeği anlattığıdır. Maaşlar resmî dünyanın düşük rakamlarıyla belirlenirken faturalar gerçek dünyanın acımasız fiyatlarıyla ödeniyorsa, ortada sıradan bir hesap farkı değil; dar gelirlinin sofrasından, emeklinin ilacından ve öğrencinin geleceğinden kesilen sistemli bir refah kaybı vardır.
Bu millet istatistik masalı değil, çıplak hakikati istiyor.
✳️ Adaletin Terazisi Neden Sadece Muhalefeti Tartıyor?
✳️ 26 CHP’li Belediye Suçlu da 13 AK Partili Belediye Melek mi?
✳️ Sandıkta Kaybedenler, Adliyede Belediye Kazanıyor !
✴️ Gökhan DİHKAN - Trabzon / 29 Temmuz 2026
31 Mart 2024 yerel seçimlerinde İstanbul halkı son derece açık bir siyasi tercih ortaya koydu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni yeniden Cumhuriyet Halk Partisi’ne verirken 39 ilçenin 26’sında CHP’li, 13’ünde ise AK Partili adayları belediye başkanlığına taşıdı. Sandık konuştu, seçmen kararını verdi, iktidar partisi İstanbul’un büyük bölümünde kaybetti.
Fakat sandıkta kaybedilen belediyelerin önemli bir bölümü, sonraki iki yıl içinde adli operasyonlar, tutuklamalar, görevden uzaklaştırmalar, kayyum atamaları ve başkanvekilliği seçimleri yoluyla fiilen yeniden şekillendirildi.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu 23 Mart 2025’te tutuklandı ve görevinden uzaklaştırıldı. İstanbul’u bugün, halkın doğrudan belediye başkanı seçmediği İBB Başkanvekili Nuri Aslan yönetiyor.
Ardından İstanbul’un CHP tarafından kazanılmış ilçeleri âdeta sıraya konuldu.
Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer tutuklandı, görevinden uzaklaştırıldı ve belediyeye kayyum atandı. Sonradan tahliye edilmesine rağmen seçilmiş olduğu makama döndürülmedi.
Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat tutuklandı.
Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler tutuklandı.
Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık tutuklandı.
Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan tutuklandı ve Şişli Belediyesi’ne kayyum atandı.
Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün tutuklandı.
Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara tutuklandı.
Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı Hakan Bahçetepe tutuklandı.
Bayrampaşa Belediye Başkanı Hasan Mutlu tutuklandı.
Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney tutuklandı; yaklaşık bir yıllık tutukluluğun ardından 8 Temmuz 2026’da tahliye edildi ancak görevine dönmesi sağlanmadı.
Şile Belediye Başkanı Özgür Kabadayı tutuklandı.
Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel tutuklandı.
Silivri Belediye Başkanı Bora Balcıoğlu tutuklandı.
Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat tutuklandı.
Son olarak bugün sabah erken saatlerde Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş da rüşvet ve irtikap iddialarıyla yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındı. Dedetaş hakkında bu yazının kaleme alındığı sırada henüz kesinleşmiş bir tutuklama kararı bulunmuyor.
Ortaya çıkan manzara insanın gözünün içine sokulacak kadar açıktır: İstanbul Büyükşehir Belediyesi dâhil, CHP’nin kazandığı belediyelerin büyük bir bölümü adli ve idari operasyonların hedefi hâline gelmiştir.
Peki, İstanbul halkının AK Partili adaylara teslim ettiği 13 ilçe belediyesinde durum nedir?
Oralarda hiç mi ihale yapılmıyor? Hiç mi imar planı değişmiyor? Hiç mi ruhsat verilmiyor? Hiç mi taşınmaz satılmıyor? Hiç mi belediye şirketleri üzerinden para harcanmıyor? Hiç mi pazarlık usulü alım gerçekleştirilmiyor? Hiç mi kamu kaynağı tartışmalı biçimde kullanılmıyor?
CHP’nin kazandığı 26 ilçenin yarısından fazlasında savcılık dosyaları, şafak operasyonları ve tutuklamalar görülürken AK Partili 13 İstanbul belediyesinin tamamının aynı dönemde pürüzsüz, hatasız, lekesiz ve kusursuz yönetildiğine inanmamız mı bekleniyor?
Böyle bir tabloyu sorgulamak yolsuzluğu savunmak değildir. Tam tersine, gerçek anlamda yolsuzlukla mücadeleyi savunmaktır.
Kim milletin bir kuruşuna el uzattıysa, hangi partiden olursa olsun hesap vermelidir. CHP’li de olsa, AK Partili de olsa, MHP’li de olsa, belediye başkanı da olsa, bakan da olsa, cumhurbaşkanı yardımcısı da olsa hukuk önünde aynı muameleye tabi tutulmalıdır.
Fakat hukuk yalnız muhalefetin kapısını çalıyorsa, artık orada adaletten değil, seçici adaletten söz edilir.
Savcıların projektörleri sadece CHP’li belediyelerin üzerine çevriliyor, iktidar belediyelerinin dosyaları karanlıkta bırakılıyorsa bunun adı yolsuzlukla mücadele değil, siyasi tasfiyedir.
Elbette Türkiye genelinde hakkında işlem yapılan AK Partili belediye başkanları da olmuştur. Örneğin Kırıkkale’nin Yahşihan ilçesinin AK Partili Belediye Başkanı Ahmet Sungur bir rüşvet soruşturmasında tutuklanarak görevden uzaklaştırılmıştır. Ancak bu münferit örnek, İstanbul’da ortaya çıkan devasa siyasi ve adli asimetriyi ortadan kaldırmıyor. İstanbul’da AK Parti’nin kazandığı 13 ilçenin seçilmiş başkanlarına karşı, CHP’li belediyelerde görülen yoğunluk ve kapsamda bir tutuklama ve görevden uzaklaştırma dalgası yaşanmış değildir.
Üstelik bazı operasyonların ardından yaşananlar, şüpheleri daha da artırmaktadır.
Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı Hakan Bahçetepe’nin tutuklanıp görevden uzaklaştırılmasının ardından yapılan meclis seçimini AK Partili aday kazandı ve belediye yönetimi CHP’den AK Parti’ye geçti. Bayrampaşa’da önce CHP’li başkanvekili seçildi; itiraz ve mahkeme sürecinden sonra yenilenen seçimi AK Partili aday kazandı. Beykoz’da CHP’li olarak seçilen başkanvekili daha sonra AK Parti’ye geçti.
Böylece milletin sandıkta CHP’ye verdiği bazı belediyeler, seçmenin önüne yeniden sandık konulmadan AK Parti yönetimine geçmiş oldu.
İktidarın sandıkta alamadığı belediyeyi, tutuklama sonrasında belediye meclisindeki aritmetik üzerinden kazanması demokrasi açısından son derece ağır bir görüntüdür. Suç isnatlarının doğruluğundan bağımsız olarak, ortaya çıkan siyasi sonuç iktidarın lehine işlemektedir. İşte bu nedenle soruşturmaların yalnız hukuka uygun olması yetmez; tarafsız, ölçülü ve siyasi sonuç üretme şüphesinden uzak görünmesi de gerekir.
Unutulmamalıdır ki tutuklama bir ceza değildir. Anayasa Mahkemesinin kararlarında da açıkça belirtildiği üzere hürriyet esas, tutuklama ise istisnadır. Suçluluğu kesinleşmiş mahkeme kararıyla sabit oluncaya kadar hiç kimse suçlu sayılamaz.
O hâlde aylarca, hatta bir yılı aşan sürelerle tutuklu kalan belediye başkanlarının davaları neden süratle sonuçlandırılmıyor? Deliller gerçekten bu kadar kuvvetliyse iddianameler hazırlansın, duruşmalar görülsün, savunmalar dinlensin ve mahkemeler kararını versin.
Fakat sabahın altısında kapıyı kırarcasına gözaltına almak, aylarca iddianame hazırlamamak, kişiyi görevinden uzaklaştırmak ve belediyenin yönetimini değiştirmek hukuk devletinin olağan işleyişi olamaz.
Daha vahimi, tahliye edilen başkanların dahi görevlerine döndürülmemesidir. Bir kişi hakkında tutuklama gerekçesinin ortadan kalktığına karar veriliyor fakat halkın oylarıyla kazandığı görev kendisine teslim edilmiyorsa ortada yalnızca ceza soruşturması değil, siyasi iradeyi askıya alan idari bir mekanizma var demektir.
Kimse CHP’li belediyelerin denetlenmemesini istemiyor. Aksine hepsi son kuruşuna kadar denetlensin. Ancak aynı denetim AK Partili belediyelere, kamu kurumlarına, bakanlıklara ve yıllardır iktidar çevresine ihale dağıtan bütün yapılara da uygulansın.
Adalet bir gözünü CHP’ye açıp diğerini AK Parti’ye kapatamaz.
Bir ülkede savcıların yönü sürekli muhalefeti gösteriyor, iktidarın bulunduğu alanlarda ise pusula bozuluyorsa o ülkede hukuk güvenliği kalmaz. Yargı, iktidarın seçim yenilgisini telafi eden bir araca dönüştüğü anda yalnız muhalefet değil, devletin meşruiyeti de yara alır.
İstanbul halkı 31 Mart 2024’te tercihini yaptı.
Bu tercihi beğenmeyebilirsiniz. Seçilen başkanları sevmeyebilirsiniz. Onların siyasetini, hizmetlerini, yönetim biçimini yerden yere vurabilirsiniz. Ancak seçmenin iradesini tutuklama kararlarıyla, kayyumlarla ve başkanvekilliği hesaplarıyla etkisizleştiremezsiniz.
Sandıkta kaybettiğiniz belediyeleri adliye koridorlarında geri almaya çalışmak demokrasi değildir.
Bunun adı hukukun üstünlüğü değil, üstünlerin hukukudur.
Adalet gerçekten adaletse CHP’liye de AK Partiliye de aynı kapıyı çalmalıdır. Aksi hâlde bu düzenin adı yolsuzlukla mücadele değil; muhalefeti kuşatma, seçmeni cezalandırma ve sandığın sonucunu masa başında değiştirme düzenidir.
🔴 KANUNLAR BATI’DAN, CENAZELER İSLAM’A GÖRE..
🔴 İRONİK CUMHURİYETİN HUKUK ÇIKMAZI !
🔴 SEKÜLER BATILI GİBİ YAŞIYOR, MÜSLÜMAN GİBİ DEFNEDİLİYORUZ !
🔴 İSLAM SADECE ÖLÜ GÖMMEYE YARIYOR BU ÜLKEDE !
✴️ Gökhan DİHKAN - Trabzon / 29 Temmuz 2026
Türkiye’nin modernleşme tarihini yalnızca “ilerleme”, “çağdaşlaşma” ve “hukuk devrimi” gibi parlak kavramlarla anlatmak, meselenin en can alıcı tarafını örtmek demektir. Çünkü Cumhuriyet’in kuruluş döneminde gerçekleştirilen değişiklikler, sadece devletin idari yapısını yenilememiş; toplumun hukuk anlayışını, değerler sistemini ve medeniyet istikametini kökünden değiştirmiştir.
Bu değişimin en çarpıcı tarafı ise milletin kendi tarihî ve dinî birikiminden hareketle yeni bir hukuk sistemi kurması değil, başka ülkelerde hazırlanmış kanunların süratle tercüme edilerek topluma giydirilmesidir.
Önce Cumhuriyet Halk Fırkası’nın parti ilkeleri oluşturuldu. 1927 Kurultayı’nda cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık ve laiklik benimsendi; 1931 Kurultayı’nda devletçilik ile inkılapçılık eklenerek Altı Ok tamamlandı. Ardından bu parti ilkeleri 5 Şubat 1937 tarihli anayasa değişikliğiyle devletin anayasal nitelikleri arasına sokuldu. Böylece tek partinin dünya görüşü, yalnızca bir siyasi program olmaktan çıkarılarak devletin resmî kimliğine dönüştürüldü.
Buradaki problem, bir siyasi partinin birtakım ilkelere sahip olması değildir. Her siyasi parti kendi programını, ideolojisini ve toplum tasavvurunu oluşturabilir. Asıl problem, bir partinin ilkelerinin devletin değiştirilemez doğruları hâline getirilmesi ve sonraki nesillerin bu ideolojik kalıba mahkûm edilmesidir.
Bir başka ifadeyle CHP, yalnızca iktidar olmamış; kendi zihniyetini devletleştirmiştir.
Bugün insanlar “CHP iktidarda mı, değil mi?” diye tartışıyor. Oysa mesele yalnızca seçim sandığında kimin kaç oy aldığı değildir. CHP’nin tarihsel ideolojisi, anayasal ve kurumsal düzenin içerisine öylesine yerleştirilmiştir ki CHP seçim kaybetse bile kurucu zihniyet büyük ölçüde iktidarda kalmaya devam etmektedir.
HUKUK DEVRİMİ Mİ, MEDENİYET NAKLİ Mİ?
1926’da kabul edilen Türk Medeni Kanunu, İsviçre Medeni Kanunu esas alınarak hazırlandı. Bunun gizlenen veya tartışmalı bir tarafı yoktur. Nitekim TBMM belgelerinde Medeni Kanun’un İsviçre’den alındığı açıkça belirtilmekte, dönemin gerekçesinde Türkiye’nin kendisini “çağdaş uygarlığın gereklerine” uydurması gerektiği savunulmaktadır. Daha da önemlisi, eski dinî kurumlar ve hukuk düzeni ilerlemenin önündeki engeller olarak takdim edilmektedir.
Yani yapılan şey yalnızca teknik bir hukuk düzenlemesi değildir.
Bu, açık bir medeniyet tercihidir.
Mesele, İsviçre’den alınan her hükmün yanlış olması da değildir. Bir kanunun yabancı bir ülkeden alınması, tek başına o kanunu kötü yapmaz. Hukuk sistemleri birbirlerinden yararlanabilir, başka ülkelerin tecrübelerini inceleyebilir. Fakat yararlanmak başka, kendi toplumunu yok sayarak hazır bir hukuk düzenini tercüme edip millete dayatmak başka şeydir.
Kanun almak mümkündür; akıl kiralamak zorunlu değildir.
Cumhuriyet kadroları ise kendi tarihî hukuk birikimini ıslah etmek, yanlışlarını ayıklamak, doğrularını geliştirmek yerine onu bütünüyle tasfiye etmeyi tercih etmiştir. Mecelle’nin eksikleri giderilebilir, aile hukuku yeniden düzenlenebilir, kadınların ve çocukların haklarını koruyan yeni hükümler üretilebilirdi. Fakat bunun yerine İslami hukuk geleneği çağ dışılığın sembolü ilan edilmiş, İsviçre hukuku ise tartışılmaz medeniyet ölçüsü hâline getirilmiştir.
Aynı yaklaşım ceza, ticaret, icra-iflas ve idare hukukunda da görülmüştür. 1927 tarihli Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun da İsviçre’nin Neuchâtel Kantonu’na ait 1925 tarihli Medeni Usul Kanunu’ndan tercüme edilerek alındığı hukuk literatüründe açıkça ifade edilmektedir.
Ortaya çıkan manzara şudur:
Türk milletinin nikâhı, boşanması, mirası, borcu, ticareti, yargılanması ve cezalandırılması Batılı hukuk sistemlerinden alınan kurallarla düzenlenmiş; fakat aynı millet öldüğünde cenazesi yine İslam’ın hükümlerine göre kaldırılmıştır.
Yaşarken İsviçreli, yargılanırken İtalyan, idare edilirken Fransız; ölürken Müslüman!
Bu nasıl bir medeniyet bütünlüğüdür?
Buna dense dense 'şizofrenik kimlik bölünmesi' denir !
“YERLİ VE MİLLΔ İKTİDARIN TERCÜME HUKUKU
Daha da düşündürücü olan, Cumhuriyet’in ilk döneminde başlatılan bu yöntemin sonradan iktidara gelen muhafazakâr partiler tarafından da esaslı biçimde değiştirilmemesidir.
AK Parti yıllarca “yerli ve millî” siyaset iddiasında bulundu. Fakat uluslararası sistem tarafından hazırlanan sözleşmeler, kavramlar ve politika metinleri Türkiye’ye geldiğinde, çoğu zaman ciddi bir medeniyet ve egemenlik tartışması yürütülmedi, aynen kabul edildi.
İstanbul Sözleşmesi bunun en bilinen örneklerinden biridir. Sözleşmenin onaylanmasının uygun bulunmasına ilişkin kanun TBMM’de oy birliğiyle kabul edildi. Ardından 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, 8 Mart 2012’de kabul edildi. Türkiye daha sonra İstanbul Sözleşmesi’nden çekildi ve çekilme 1 Temmuz 2021’de yürürlüğe girdi; ancak 6284 sayılı Kanun yürürlükte kalmaya devam etti.
Burada altı çizilmesi gereken bir husus vardır: Kadına yönelik şiddetle mücadele etmek elbette devletin vazifesidir. Kadını dövmek, tehdit etmek, öldürmek veya baskı altında tutmak hiçbir dinî, ahlaki veya insani gerekçeyle savunulamaz.
Tartışılması gereken şey şiddetin önlenip önlenmemesi değil; hukuki kavramların kim tarafından üretildiği, hangi dünya görüşünü taşıdığı ve toplumun bu düzenlemeleri gerçekten tartışıp tartışamadığıdır.
Aynı durum Lanzarote Sözleşmesi için de geçerlidir. Çocukların cinsel sömürü ve istismara karşı korunmasını amaçlayan sözleşme, 6084 sayılı Kanun’la onaylanmıştır. Çocuk istismarıyla mücadele etmek elbette zorunludur. Fakat bu haklı amaç, uluslararası belgelerdeki her kavramın, uygulama kılavuzunun ve eğitim modelinin sorgusuz kabul edilmesini gerektirmez.
Çocuğu korumak başka şeydir; çocuk, aile, cinsiyet, eğitim ve mahremiyet kavramlarını uluslararası bürokrasinin tanımlarına teslim etmek başka şeydir.
2025 yılında kabul edilen 7552 sayılı İklim Kanunu da kelimesi kelimesine tercüme edilmiş bir kanun olarak tanımlanamaz. Ancak kanunun “yeşil büyüme”, “net sıfır emisyon”, emisyon ticareti ve küresel iklim politikalarıyla uyumlu bir sistem kurduğu açıktır. Kanun 9 Temmuz 2025 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Burada da soru aynıdır:
Türkiye çevreyi kendi ihtiyaçları, sanayi yapısı, tarımı, enerji güvenliği ve toplumsal şartları üzerinden mi koruyacaktır; yoksa küresel merkezlerde hazırlanmış politikaları tercüme ederek uygulayan bir taşra memuru gibi mi davranacaktır?
ANAYASAL DÜZENİN GÖRÜNMEZ PARTİSİ
“Yasalara göre hepimiz CHP’liyiz” sözü hukuki değil, siyasi bir teşhistir; fakat bütünüyle temelsiz bir ironi de değildir.
Bugünkü Anayasa’da 1937’deki Altı Ok ifadesi aynı biçimde yer almamaktadır. Buna karşılık Anayasa’nın ikinci maddesinde devletin Atatürk milliyetçiliğine bağlılığı belirtilmekte; milletvekilleri göreve başlarken Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacaklarına dair yemin etmekte; 174. madde ise inkılap kanunlarını özel anayasal koruma altında tutmaktadır.
Yani bir milletvekili liberal, sosyalist, muhafazakâr, İslamcı veya milliyetçi olabilir; fakat devletin çizdiği ideolojik sınırların dışına çıkamaz.
Partiler farklı isimlerle seçimlere katılır, farklı renklerde bayraklar taşır, meydanlarda birbirlerine ağır sözler söyler. Fakat anayasal düzenin temel kabulleri söz konusu olduğunda büyük kısmı aynı kurucu çerçevenin içine geri döner.
CHP gövdeyse, diğer partiler çoğu zaman bu gövdeye eklenmiş farklı siyasi dallardır.
AK Parti, CHP, MHP ve dönemin HDP’si İstanbul Sözleşmesi konusunda nasıl aynı noktada buluşabildi? Çünkü meselelerde parti isimleri değişse bile devletin Batı’yla kurduğu zihinsel bağımlılık ve uluslararası meşruiyet arayışı büyük ölçüde değişmemektedir.
Türkiye’nin meselesi dünyaya kapanmak değildir. Başka ülkelerin hukukundan, biliminden ve tecrübesinden yararlanmakta hiçbir sakınca yoktur. Fakat yararlanmakla teslim olmak aynı şey değildir.
Asıl bağımsızlık, yalnızca sınırların askerle korunması değildir.
Bağımsızlık; kendi kavramını üretmek, kendi hukukunu tartışmak, kendi ihtiyaçlarına göre kanun yapmak ve hiçbir ideolojiyi devletin değişmez dini hâline getirmemektir.
Yoksa partiler değişir, sloganlar değişir, liderler değişir; fakat Şark cephesinde gerçekten yeni bir şey olmaz.
FİRAVUN’A REÇETE YAZILMAZ: KÖTÜLÜĞÜ HASTALIK DİLİYLE AKLAMAK
Gökhan DİHKAN - Trabzon / 29 Temmuz 2026
Modern çağın en büyük zihinsel hilelerinden biri, insanın iradî tercihlerini, ahlâkî sapmalarını ve bilinçli kötülüklerini bütünüyle “hastalık” diliyle açıklamaya çalışmasıdır. Artık kibir karakter kusuru değil, kişilik bozukluğu; zulüm günah değil, travma sonucu; ihanet ahlâksızlık değil, çocukluk yarası; cinayet kötülük değil, kontrol kaybı; tiranlık ise siyasi ve ahlâkî bir tercih değil, “megalomani” olarak sunulmaktadır.
Böylece insan davranışlarını anlamak amacıyla ortaya çıkan psikolojik kavramlar, zamanla insanı sorumluluktan kurtaran birer mazeret üretim aracına dönüşmektedir. Fail ortadan kaybolmakta, yerine “vaka” gelmektedir. Günahın yerini belirti, tövbenin yerini terapi, ahlâkî muhasebenin yerini teşhis almaktadır.
Thomas Szasz’ın itirazı tam da bu noktada önem kazanır.
Szasz, “akıl hastalığı” kavramını eleştirirken insanların acı çekmediğini, bunalıma girmediğini veya yardıma ihtiyaç duymadığını iddia etmiyordu. Onun temel itirazı, bedensel hastalıklarla insanın ahlâkî, ilişkisel ve varoluşsal problemlerinin aynı kategoriye sokulmasıydı. Ona göre hastalık, öncelikle bedende tespit edilebilir bir bozukluğu ifade eder. Oysa insanların yaşadığı pek çok sıkıntı; anlam kaybı, suçluluk, yalnızlık, irade zayıflığı, aile çatışması, değersizlik duygusu, toplumsal baskı veya yanlış hayat tercihlerinden doğar.
Szasz bunları “yaşama sorunları” olarak adlandırıyordu.
Bu yaklaşımın güçlü tarafı, insanı edilgen bir organizma olarak görmek yerine karar verebilen, yanlış yapabilen, sorumluluk taşıyan bir özne olarak kabul etmesidir. Çünkü her davranışın üzerine bir teşhis etiketi yapıştırıldığında insanın ahlâkî kişiliği giderek silinir. Kişi artık yalan söyleyen değil, “dürtülerini yönetemeyen”; zulmeden değil, “kişilik örüntüsü gösteren”; kibirlenen değil, “narsistik özellikler taşıyan” biri hâline gelir.
Elbette biyolojik veya psikolojik rahatsızlıkların gerçekliğini yok saymak doğru değildir. İnsanın muhakemesini ciddi biçimde bozabilen, irade ve davranışlarını etkileyebilen ağır durumlar vardır. Fakat buradan hareketle bütün kötülükleri hastalıkla açıklamak da en az hastalıkları inkâr etmek kadar yanlıştır. Asıl mesele, tıbbî açıklamayla ahlâkî hükmün birbirine karıştırılmamasıdır.
Bir insanın psikolojik bir problemi bulunabilir; fakat bu, onun bütün tercihlerinin otomatik olarak irade dışı olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir zalimin sıra dışı davranışlar göstermesi, zulmünün siyasi, iktisadi ve ahlâkî boyutlarını ortadan kaldırmaz.
KÖTÜLÜĞÜN TIPBÎLEŞTİRİLMESİ
Modern insan, günah kavramından rahatsızdır. Çünkü günah sorumluluk gerektirir. Sorumluluk hesap vermeyi, hesap vermek ise insanın üzerinde bir hakikat ve hüküm bulunduğunu kabul etmeyi zorunlu kılar.
Seküler zihniyet bu nedenle kötülüğü çoğu zaman ahlâkın değil, kliniğin konusu hâline getirir. İnsana “Sen yanlış yaptın” demek yerine “Sen hastasın” denilir. İlk cümle kişiyi yüzleşmeye, pişmanlığa ve değişmeye çağırır. İkinci cümle ise onu uzmanların yöneteceği edilgen bir nesneye dönüştürebilir.
Bu süreç, görünüşte merhametlidir. Fakat insanın iradesini yok saydığı ölçüde derin bir tahakküm de içerir. Çünkü hasta kabul edilen kişi, kendi hayatı üzerindeki söz hakkını kaybetmeye başlayabilir. Onun adına uzmanlar konuşur, kurumlar karar verir ve devlet gerektiğinde “kendi iyiliği için” hürriyetini sınırlandırır.
Szasz’ın “terapötik devlet” eleştirisi burada belirleyicidir. Devlet artık yalnızca suçları cezalandıran bir güç değildir; hangi davranışın normal, hangi düşüncenin sapmış, hangi itirazın sa��lıksız olduğunu belirleyen bir tür klinik otoriteye dönüşür. Dün sapkın ilan edilen kişi aforoz edilirken bugün “uyumsuz” ilan edilen kişi teşhis edilebilir. Kavramlar değişmiş, fakat insanı hizaya getirme arzusu bütünüyle ortadan kalkmamıştır.
Ancak Müslüman açısından Szasz’ın yaklaşımı nihai bir durak değildir. Çünkü Szasz bireyin sorumluluğunu daha çok devlet müdahalesine karşı savunur. Kur’ân ise insanın sorumluluğunu yaratılışın merkezine yerleştirir.
İnsan başıboş bırakılmış bir varlık değildir. Akıl, irade ve vicdan sahibidir. İyilikle kötülük arasında tercih yapar ve yaptıklarından hesaba çekilir. İnsanın sorumluluğu yalnızca siyasi hürriyetinin sonucu değil, kulluğunun gereğidir.
KUR’ÂN’IN KALP HASTALIĞI
Kur’ân da hastalık kelimesini mecazî biçimde kullanır:
“Onların kalplerinde bir hastalık vardır; Allah da hastalıklarını artırmıştır.”
Bakara, 2/10
Fakat Kur’ân’ın hastalık diliyle modern tıbbîleştirici dil arasında temel bir fark vardır. Kur’ân’daki kalp hastalığı kişiyi sorumluluktan kurtarmaz. Tam tersine, onun ahlâkî tercihlerinin sonucunu gösterir.
Münâfıklık, insanın başına iradesi dışında gelen biyolojik bir arıza değildir. Bilerek hakikati gizlemek, iki yüzlü davranmak, menfaate göre saf değiştirmek ve yalanı hayat tarzı hâline getirmekle oluşan ahlâkî bir çürümedir.
Kur’ân şöyle buyurur:
“Hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları, kalplerini paslandırmıştır.”
Mutaffifîn, 83/14
Âyette kalbin paslanması doğrudan insanın “kazandıklarına” bağlanır. Demek ki bu pas, dışarıdan gelen sebepsiz bir felaket değildir. Tekrarlanan günahların, bastırılan vicdanın, meşrulaştırılan kötülüğün ve ısrarla sürdürülen yanlış tercihlerin birikimidir.
İnsan önce bir kötülük yapar. Ardından onu savunur. Sonra savunduğu kötülüğü normalleştirir. Nihayet kötülük, onun karakterinin parçası hâline gelir. Kalbin katılaşması işte bu ahlâkî sürecin sonucudur.
Bu nedenle Kur’ânî patoloji mazeret değil, ikaz üretir. İnsana “Senin hiçbir sorumluluğun yok” demez. “Tercihlerin seni dönüştürüyor; dikkat et” der.
FİRAVUN HASTA DEĞİL, ZALİMDİR
Modern psikolojik indirgemeciliğin en çarpıcı örneklerinden biri, Firavun’un “megaloman”, “narsist” veya “psikolojik vaka” olarak açıklanmasıdır. Bu ifadeler bazı davranış özelliklerini tarif etmekte yardımcı olabilir. Ancak Firavun’un Kur’ân’da anlatılan siyasi ve ahlâkî konumunu açıklamak için yeterli değildir.
Çünkü Firavun yalnızca kendisini büyük gören biri değildir. İnsanları sınıflara ayıran, bir topluluğu ezen, erkek çocukları öldürten, kadınları sağ bırakan, devlet iktidarını zulüm için kullanan bir hükümdardır. Onun sözleri kişisel dünyasına kapanmış bir insanın ifadeleri değil, örgütlü iktidarın emirleridir.
Kur’ân, onun ve çevresindekilerin hakikat karşısındaki tavrını şöyle açıklar:
“Vicdanları onları kesin olarak doğruladığı hâlde, zulüm ve kibirleri yüzünden onları inkâr ettiler.”
Neml, 27/14
Bu âyet Firavun’un durumunu olağanüstü bir açıklıkla ortaya koymaktadır. Ortada bilgisizlik yoktur. Hakikati kavrayamama yoktur. Şuurun tamamen kaybolması yoktur. Bilakis iç dünyalarında gerçeği tanımış, fakat zulüm ve üstünlük arzusu sebebiyle onu reddetmişlerdir.
Buradaki temel kavram Zulüm ve büyüklenmedir.
Firavun’un sorunu, hakikati anlayamaması değil; hakikate teslim olursa iktidarını kaybedeceğini bilmesidir. Musa’nın getirdiği mesaj yalnızca teolojik bir önerme değildir. Firavun’un rablik iddiasını, köleleştirme düzenini ve siyasi mutlakiyetini yıkacak bir adalet çağrısıdır.
Bu sebeple Firavun’un reddi bilinçli ve siyasidir.
“Ben sizin en yüce rabbinizim” sözü de yalnızca şahsî bir büyüklük vehmi değildir. Bir iktidar doktrinidir. Firavun, insanların hayatları üzerinde mutlak hüküm sahibi olduğunu ilan etmektedir. Kimin yaşayacağına, kimin öleceğine, kimin özgür, kimin köle olacağına kendisinin karar verdiğini söylemektedir.
Bu iddia orduyla korunmuş, bürokrasiyle uygulanmış, sihirbazlar ve seçkinler eliyle propaganda hâline getirilmiştir. Dolayısıyla karşımızda yalnızca bireysel bir kibir değil, kurumsallaşmış tuğyan vardır.
Firavun’a sadece “hasta” demek, kölelerini görünmez hâle getirmektir. Onun zulmünü kişisel rahatsızlığa indirgemek, iktidar ilişkilerini, sınıfsal menfaatleri ve bilinçli tercihleri perdelemektir.
Firavun’a reçete yazılmaz; Firavun’un düzenine karşı çıkılır.
MERHAMETLE MAZERETİ AYIRMAK
Psikolojik sıkıntı yaşayan insanlara merhamet göstermek insanî ve İslâmî bir görevdir. Gerçek rahatsızlıkları küçümsemek, tedaviyi reddetmek veya acı çeken kişileri suçlamak doğru değildir. Ancak merhamet, ahlâkî kötülük karşısında hükmü askıya almak demek değildir.
Her acı çeken suçlu değildir; fakat her suçlu da yalnızca acı çektiği için masum değildir.
İnsanın geçmişini anlamak, fiilini meşrulaştırmak anlamına gelmez. Bir zalimin çocukluk yaraları bulunabilir. Fakat o yaralar, zulmettiği insanların yaralarını hükümsüz kılamaz. Bir diktatörün kişilik sorunları olabilir. Fakat bu sorunlar, emrettiği cinayetleri kendiliğinden irade dışı hâle getirmez.
İslâm, insanı ne sadece biyolojik bir makineye ne de çevresinin bütünüyle belirlediği pasif bir varlığa indirger. İnsan etkilenir, zorlanır, yanılır ve bazen gücünü aşan sıkıntılar yaşar. Fakat aynı zamanda niyet eden, seçen, direnebilen, tövbe edebilen ve hesap veren bir varlıktır.
Çağımızın ihtiyacı, acıyı inkâr etmeyen fakat kötülüğü de teşhislerin ardına saklamayan bir insan anlayışıdır. Hastaya şefkat, mazluma adalet ve zalime karşı açık bir hüküm gerekir.
Szasz’ın eleştirisinden alınacak en önemli ders şudur: İnsan davranışlarını anlamaya çalışırken insanın iradesini ortadan kaldırmamalıyız. Kur’ân’ın ilave ettiği büyük hakikat ise şudur: İrade yalnızca hürriyet değil, mes’ûliyettir.
Firavun’un trajedisi gerçeği görememesi değildi. Gerçeği gördüğü hâlde iktidarı, kibri ve zulmü uğruna onu reddetmesiydi. Bu yüzden o bir reçetenin değil, ilâhî hükmün konusudur.
Kötülüğü anlamak gerekir; fakat anlamak, aklamak değildir. Zulmün sebeplerini araştırmak gerekir; fakat sebepler, failin sorumluluğunu silmez. Aksi hâlde psikoloji insanı tanıyan bir ilim olmaktan çıkar, zalimlerin günahlarını örten modern bir günah çıkarma kurumuna dönüşür.
🔴 Türkiye’de iktidarıyla muhalefetiyle bütün siyaset kurumu aynı ahlaki denetime tabi tutulmalıdır. AK Partili, CHP’li, MHP’li, İYİ Partili, DEM Partili veya başka bir partiden olması fark etmez. Kamu görevinden önce orta hâlli olan, birkaç yıl sonra olağanüstü bir servete ulaşan herkes hesabını vermelidir. Siyaset zenginleşme kapısı değildir. Siyaset, kamuya hizmet etme makamıdır. Halktan oy alarak elde edilen nüfuz, kişisel servete çevrilemez. Belediye meclis üyeliği emlakçılık avantajı, milletvekilliği ticari bağlantı ağı, parti yöneticiliği ihale takip merkezi hâline getirilemez.
SİYASET PAZARINDA SATILIK İRADELER: YÜRÜYEN, KONUŞAN VE İHANET EDEN “MALLAR”
Gökhan DİHKAN - Trabzon / 27 Temmuz
Nejat Uygur’a atfedilen, “Satın alınabilen her şeye mal denir. O malın yürüyor, konuşuyor ve gaflet, dalalet, ihanet ile nefes alıyor olması bir şeyi değiştirmez” sözü, yalnızca sert bir hiciv değil; ahlakını menfaat karşılığında terk eden insan tipinin çarpıcı bir tarifidir.
Buradaki “mal” ifadesini insanı aşa��ılayan kaba bir hakaret şeklinde okumamak gerekir. Asıl hedef, insanın bedenine değil; iradesini, şerefini, fikrini ve vicdanını satışa çıkarmasına yöneltilmiş ağır bir itirazdır. Çünkü insanı insan yapan yalnızca yürümesi, konuşması, düşünmesi değildir. İnsanı değerli kılan; doğru bildiğini savunması, haksızlığın karşısında durması, çıkarı ile vicdanı çatıştığında vicdanından yana tavır alabilmesidir.
Bir insanın fiyatı ortaya çıktığı anda şahsiyeti ortadan kalkar.
Para, makam, ihale, koltuk, bürokratik görev, medya görünürlüğü, belediye kadrosu, danışmanlık ücreti veya dokunulmazlık karşılığında fikrini değiştiren kişi, artık düşünce sahibi değildir. Çünkü düşüncenin sahibi olmaz; sahibi tarafından kullanılan bir düşünce aparatı hâline gelir. Konuşuyor olabilir fakat kendi sözlerini söylemiyordur. Yürüyor olabilir fakat kendi istikametine gitmiyordur. Oy kullanıyor olabilir fakat kendi iradesini temsil etmiyordur.
Tam da bu sebeple siyasi arena, satın alınabilen “malların” en fazla dolaşıma sokulduğu pazarlardan biridir.
PARTİ DEĞİŞTİREN DEĞİL, FİYATI DEĞİŞENLER
Bir siyasetçinin zamanla düşüncesini değiştirmesi tek başına ayıp değildir. İnsan yanılabilir, öğrenebilir, eski görüşlerini sorgulayabilir. Samimi bir muhasebenin ardından siyasi tercihini değiştirmek demokratik bir haktır. Fakat seçmenin oyunu bir partiye, programa ve siyasi çizgiye dayanarak alıp ardından makam, belediye imkânı veya şahsi çıkar karşılığında başka bir safa geçen kişinin yaptığı şey düşünsel dönüşüm değildir.
Bu, irade ticaretidir.
Dün meydanlarda bir siyasi yapıyı yerden yere vuranların, bugün aynı yapının kapısında görev beklemesi tesadüf değildir. Dün “ihanet” dediğine bugün “devlet aklı”, dün “yolsuzluk” dediğine bugün “hizmet”, dün “baskı” dediğine bugün “istikrar” diyenlerin tamamı bir gecede aydınlanmış olamaz.
Bazılarının fikri değil, fiyatı değişmiştir.
Siyasi transferlerin perde arkasında çoğu zaman halkın menfaatleri değil; koltuk hesapları, ihale pazarlıkları, soruşturma korkuları ve yeniden seçilme telaşı bulunur. Seçmenin iradesi ise bu pazarlık masasının en değersiz unsuru hâline getirilir. İnsanlardan oy istenirken “dava”, transfer yapılırken “menfaat” konuşulur.
Seçim meydanlarında namus sözü verenlerin kapalı kapılar ardında kendi siyasi geleceklerini pazarlaması, seçmene karşı açık bir ihanettir.
SATILIK KALEMLER, KİRALIK DİLLER
Siyaset pazarının yalnızca seçilmiş aktörlerden ibaret olduğunu sanmak büyük bir yanılgıdır. Bu pazarın medya tezgâhında da satılık kalemler, kiralık diller ve sipariş üzerine öfkelenip sipariş üzerine susan yorumcular vardır.
Dün yere göğe sığdıramadığı siyasetçiyi bugün hedef tahtasına koyan, dün hain ilan ettiğini bugün kurtarıcı diye sunan bazı kalemlerin değişiminin arkasında çoğu zaman yeni bir bilgi veya vicdani uyanış bulunmaz. Reklam anlaşması değişmiş, maaş alınan kurum farklılaşmış veya himayesine girilen siyasi merkez yenilenmiştir.
Bunlar hakikatin gazetecileri değil, gücün ücretli tercümanlarıdır.
Kameralar karşısında bağımsızlık nutukları atarlar; fakat hangi konuda konuşacaklarını, hangi konuda susacaklarını patronlarının kaşından gözünden anlarlar. Yolsuzluk mu vardır? Talimat gelmedikçe görmezler. Adaletsizlik mi yaşanmıştır? Mağdur karşı taraftansa onu suçlu çıkarırlar. Kamu malı mı yağmalanmıştır? Yağmalayan kendi mahallesindeyse “itibar suikastı” derler.
Onların terazisi adaletle değil, iktidara yakınlıkla çalışır.
Bu tipler için hakikatin bir değeri yoktur; yalnızca piyasa değeri vardır. Hakikat para etmiyorsa susturulur. Yalan kazandırıyorsa manşete çıkarılır. Bir insanın itibarı, bir toplumun huzuru veya bir ülkenin geleceği umurlarında değildir. Onlar için önemli olan, ay sonunda hesabına yatacak bedeldir.
İşte yürüyen, konuşan ve ihanetle nefes alan “mal” tam da budur.
MAKAM KARŞILIĞINDA VİCDANINI SUSTURANLAR
Siyasi iktidarların en büyük gücü yalnızca devlet bütçesi veya güvenlik aygıtı değildir. Asıl güçleri, insanların zaaflarını satın alabilmeleridir. Birine makam, diğerine ihale, ötekine kadro, bir başkasına koruma vaat edilir. Böylece etrafta hakikati söyleyen insanlar değil, efendisinin hoşuna gidecek sözleri tekrar eden bir dalkavuklar ordusu oluşur.
Bu ordunun mensupları yanlış gördüklerinde susarlar. Çünkü koltukları doğrulardan daha kıymetlidir. Yolsuzluğu bilirler ama konuşmazlar. Liyakatsizliği görürler ama itiraz etmezler. Mazlumun feryadını duyarlar ama başlarını çevirirler.
Sonra da bu sessizliklerini “parti disiplini”, “dava sadakati” veya “devletin bekası” gibi gösterişli ifadelerle meşrulaştırmaya çalışırlar.
Oysa haksızlık karşısındaki bu suskunluğun adı sadakat değil, ortaklıktır.
İnsan yanlışın yanında sessiz durduğunda tarafsız kalmış olmaz. Yanlışa güç verir. Hele ki kamu görevi taşıyan bir kişinin susması, sıradan bir korkaklıktan daha ağırdır. Çünkü onun sustuğu yerde millet zarar görmekte, kamu malı talan edilmekte ve adalet çürümektedir.
FİYATI OLMAYAN İNSANLARA İHTİYAÇ VAR
Bir toplumun geleceğini koruyanlar, her konuda aynı düşünen insanlar değildir. Asıl ihtiyaç, farklı düşünebilse de satın alınamayan insanlardır. Sağcı veya solcu, muhafazakâr veya sosyalist, dindar veya seküler olması ikinci plandadır. Temel mesele, şahsiyetinin bir fiyat etiketinin bulunup bulunmamasıdır.
Satın alınamayan siyasetçi, yanlış yapan kendi partisiyse de itiraz eder.
Satın alınamayan gazeteci, ilan kesilme korkusuna rağmen hakikati yazar.
Satın alınamayan bürokrat, hukuka aykırı talimata imza atmaz.
Satın alınamayan vatandaş, bir torba yardım veya geçici menfaat uğruna iradesini teslim etmez.
Çünkü özgürlük yalnızca oy kullanabilmek değildir. Özgürlük, çıkar teklif edildiğinde “hayır” diyebilme kudretidir. Kendi mahallesinin yanlışını eleştiremeyen, maaş aldığı kişinin yolsuzluğuna itiraz edemeyen, makamını kaybetmemek için haksızlığa boyun eğen kişi özgür değildir.
Tasması görünmüyor olabilir; fakat boynundadır.
SİYASETİN TEMİZLENMESİ İÇİN AHLAK ŞARTTIR
Siyaset yalnızca seçim kazanma, belediye yönetme veya iktidarı ele geçirme faaliyeti değildir. Siyaset, milyonlarca insanın hakkını taşıyan ağır bir emanettir. Bu emaneti şahsi zenginleşmenin, aile saltanatının veya çevre oluşturmanın aracı hâline getirenler, yalnızca siyasi suç işlememektedir. Toplumun güven duygusunu da öldürmektedir.
Bir ülkede siyasetçiler sürekli saf değiştiriyor, gazeteciler güç merkezlerine göre dil değiştiriyor, bürokratlar kişilere kulluk ediyor ve seçmen küçük menfaatlerle yönlendiriliyorsa orada sandığın varlığı tek başına demokrasi anlamına gelmez.
Çünkü iradelerin satın alınabildiği yerde seçim vardır ama gerçek tercih yoktur.
Nejat Uygur’a atfedilen sözün sarsıcı tarafı tam da burada ortaya çıkar: İnsanın konuşması, takım elbise giymesi, kürsüye çıkması veya önemli unvanlar taşıması onun şahsiyet sahibi olduğunu göstermez. Şahsiyetin ölçüsü, teklif edilen bedel karşısında gösterilen tavırdır.
Herkesin bir fiyatı olduğuna inananlar yanılıyor.
Hâlâ makam uğruna eğilmeyenler, para uğruna susmayanlar, tehdit karşısında geri çekilmeyenler ve kendi mahallesinin yanlışına itiraz edebilenler vardır. Bir ülkeyi ayakta tutacak olanlar da bunlardır.
Siyasetin ihtiyacı daha fazla konuşan insan değil; sözü satın alınamayan insandır.
Daha fazla parti değil; iradesi kiralanamayan siyasetçidir.
Daha fazla ekran değil; hakikati pazarlık konusu yapmayan gazetecidir.
Çünkü satın alınabilen her şeyin bir bedeli vardır. Ancak şeref, vicdan ve haysiyet pazara çıkarıldığı anda insanın geriye yalnızca görüntüsü kalır. Yürür, konuşur, nefes alır; fakat artık kendi iradesiyle yaşamaz. Onu satın alanın diliyle konuşur, onu besleyenin yönüne yürür ve menfaatinin izin verdiği kadar “doğru” olur.
Böylesine bir varlığın pahalı olması, değerli olduğu anlamına gelmez.
SUÇUN KAYNAĞI DİN DEĞİL, DİNSİZLEŞTİRİLMİŞ HAYATTIR!
Gökhan DİHKAN - Trabzon / 27 Temmuz 2026
Modern çağın en büyük entelektüel sahtekârlıklarından biri, toplumda meydana gelen her türlü ahlaki çürümeyi, şiddeti ve adi suçu dinin varlığına bağlama alışkanlığıdır. Bir cinayet işlenir, suçlu dinî bir çevreden geliyorsa hemen İslam sorgulanır. Bir dolandırıcı namaz kılmışsa namaz mahkûm edilir. Bir hırsızın kimliğinde “Müslüman” yazıyorsa suçun faili değil, mensup olduğunu söylediği din sanık sandalyesine oturtulur.
Fakat aynı suçlu alkol bağımlısıysa, kumar oynuyorsa, uyuşturucu kullanıyorsa, gayrimeşru kazanç peşindeyse, medya kültürüyle zehirlenmişse ve hayatında İslam’ın ahlakından eser yoksa bunların hiçbiri konuşulmaz.
Çünkü mesele suçun gerçek sebeplerini araştırmak değildir. Mesele, her fırsatta dini mahkûm etmek ve seküler hayatın meydana getirdiği manevi enkazı gizlemektir.
Açık konuşalım: Hırsızlık, gasp, cinayet, tecavüz, uyuşturucu ticareti, rüşvet, dolandırıcılık ve kul hakkı yemek İslam’ın emri değil, doğrudan doğruya İslam’ın yasakladığı fiillerdir. Bir insan bu suçları İslam’a uyarak değil, İslam’a isyan ederek işleyebilir.
Kur’an, “Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin” buyurur. Haksız yere bir cana kıymayı bütün insanlığı öldürmeye denk görür. Zinayı, içkiyi, kumarı, hırsızlığı, iftirayı ve yetim malı yemeyi ağır biçimde yasaklar. Peygamber Efendimiz, Müslümanı elinden ve dilinden insanların emin olduğu kişi olarak tarif eder.
Şimdi soralım: İnsanların malını çalan bir hırsız hangi ayete uymaktadır? Bir kadını öldüren cani hangi sünneti yerine getirmektedir? Uyuşturucu satan bir çete mensubu hangi İslami kaidenin gereğini yapmaktadır? Kamu malını zimmetine geçiren bir bürokrat, hangi dinî hükme dayanarak hareket etmektedir?
Hiçbirine!
Bunların tamamı İslam’a rağmen işlenen suçlardır. Buna rağmen suçları İslam’a fatura etmek, cehalet değilse kasıtlı bir ideolojik operasyondur.
SUÇLUYU MÜSLÜMAN YAPAN NEDİR?
Bir insanın nüfus kâğıdında Müslüman yazması, onun İslam ahlakıyla yetiştiğini göstermez. Bayramda camiye gitmek, cenazede dua okumak, çocuğuna Müslüman bir isim vermek yahut boynuna dinî bir sembol takmak da kişiyi ahlaklı hale getirmez.
İslam bir etiket değil, hayat nizamıdır.
İslam; eline, diline, gözüne, midesine, cüzdanına ve öfkesine hâkim olmaktır. İslam; yalnız kaldığında da haramdan uzak durmak, kimse görmediğinde de kul hakkına el uzatmamaktır. İslam; hesap günü şuuru taşımak, yaptığının yanına kâr kalmayacağını bilmektir.
Dolayısıyla gündüz insanları dolandırıp gece tesbih çeken kişinin problemi İslam değildir. Onun problemi, İslam’ın ahlakını hayatından kovmuş olmasıdır. Namazı şekle indirgemiş, dini vicdanından ve ticaretinden çıkarmış, ibadeti davranıştan koparmıştır.
Suçlunun ağzındaki dinî kelimelere bakıp onun cürmünü İslam’a yüklemek, hastanenin önünde suç işlendi diye doktorluğu suçlamaya benzer.
Suçlunun kimliğine değil, hayatını yöneten değerlere bakılmalıdır.
Onun hayatını Kur’an mı yönlendiriyor, yoksa para hırsı mı? Ahiret inancı mı, yoksa yakalanmama hesabı mı? Kanaat mi, yoksa sınırsız tüketim arzusu mu? Edep mi, yoksa haz kültürü mü?
Gerçek cevap burada gizlidir.
VİCDANİ DENETİMİ YIKAN DÜZEN
İslam’ın insana kazandırdığı en önemli ahlaki kuvvetlerden biri, görünmeyen denetim şuurudur. Mümin, polis görmese de Allah’ın gördüğünü bilir. Kamera olmasa da hesap gününe inanır. Mahkeme beraat ettirse bile kul hakkının ahirette karşısına çıkacağını düşünür.
İşte bu şuur, dünyanın hiçbir ceza kanununun kuramayacağı kadar güçlü bir iç denetim mekanizmasıdır.
Seküler düzen ise insanı yalnızca dünyevi yaptırımlarla sınırlamaya çalışır. Suçun ölçüsü çoğu zaman ahlak değil, yakalanıp yakalanmamaktır. Böyle bir zihniyet yerleştiğinde insan şu hesabı yapmaya başlar: “Yakalanmazsam suç sayılmaz. Delil bırakmazsam hesap vermem. Güçlüysem kanunu aşarım.”
İlahi denetim fikri yok edilince geriye kurnazlık kalır.
Bugün nice dolandırıcı, cinayet zanlısı, çete mensubu ve uyuşturucu taciri suç işlerken bunu “Allah’ın huzurunda nasıl hesap veririm?” diye düşünmüyor. “Kameraya yakalandım mı, telefon dinleniyor mu, polis beni bulabilir mi?” diye düşünüyor.
İşte manevi çözülmenin özü budur.
Suçu yalnızca polisiye tedbirlerle önlemeye çalışanlar, insanı iç dünyasından tanımıyor. Her sokağa polis, her binaya kamera, her telefona takip sistemi koyabilirsiniz. Fakat insanın kalbine ahlak, vicdan ve hesap verme şuuru yerleştirmediğiniz sürece suç sadece yöntem değiştirir.
HAZ DİNİ VE SINIRSIZ İHTİRAS
Modern seküler kültür insana kanaati değil, tüketmeyi öğretmektedir. Sabretmeyi değil, derhal tatmin olmayı telkin etmektedir. Helal kazancı değil, kısa yoldan zenginleşmeyi parlatmaktadır. Aileyi, sadakati, iffeti ve fedakârlığı değil; bireysel arzuyu kutsamaktadır.
Reklamlar, diziler, sosyal medya platformları ve eğlence endüstrisi sürekli aynı mesajı vermektedir:
“Daha fazlasını iste.”
“Hayatını yaşa.”
“Kimseye hesap verme.”
“Arzularını erteleme.”
“Sen her şeyin en iyisini hak ediyorsun.”
Fakat her insan reklamı yapılan hayatı meşru yollardan elde edemez. O zaman devreye dolandırıcılık, yasa dışı bahis, hırsızlık, rüşvet, uyuşturucu ticareti ve tefecilik girer. Çünkü kişiye sınırsız arzu verilmiş, fakat sabır ve kanaat öğretilmemiştir.
Bir taraftan gençlere lüks otomobiller, pahalı saatler, gösterişli tatiller ve sınırsız eğlence hayatı pazarlanıyor; diğer taraftan bu hayatı elde edemeyenlerin neden yasa dışı kazanca yöneldiği soruluyor.
Bu ikiyüzlülüktür.
İslam “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” der. Seküler tüketim kültürü ise “Nasıl elde ettiğin önemli değil, yeter ki sahip ol” mesajı verir.
İslam alın terini yüceltir. Modern haz kültürü kolay parayı cazip gösterir.
İslam kumarı haram kılar. Seküler sistem yasa dışı bahsi eleştirirken şans oyunlarını devlet eliyle yaygınlaştırır.
İslam zinayı ve sadakatsizliği mahkûm eder. Eğlence endüstrisi bunları özgürlük, cesaret ve bireysel tercih adı altında normalleştirir.
Sonra da meydana gelen aile facialarının hesabı dine kesilir.
KADIN CİNAYETLERİ İSLAM’IN DEĞİL, CAHİLİYENİN ESERİDİR
Kadına şiddet uygulayan, eşini öldüren veya ailesini terörize eden bir erkek, İslam’ın temsilcisi değil, İslam’ın mahkûm ettiği cahiliye ahlakının taşıyıcısıdır.
Peygamber Efendimiz, “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır” buyurmuştur. Kadının canını, malını, haysiyetini ve namusunu dokunulmaz kabul eden bir dinin, kadın cinayetlerinden sorumlu tutulması akıl dışıdır.
Bir erkek eşini kıskançlık, öfke, alkol, uyuşturucu, kumar borcu veya sadakatsizlik yüzünden öldürüyorsa, burada İslam’ın değil; nefis terbiyesizliğinin, bağımlılığın ve ahlaki çöküşün izi vardır.
Kadını öldüren cani “namus” kelimesini kullanabilir. Fakat İslam’da namus, cinayet işleme ruhsatı değildir. Adalet, öfkeye teslim edilmez. Hiç kimse kendi başına hâkim, savcı ve cellat olamaz.
İslam’ın adını kullanarak cinayet i��lemek, İslam’a hizmet değil, İslam’a iftiradır.
DİJİTAL ÇAĞIN YENİ SUÇLULARI
Siber dolandırıcılık, yasa dışı bahis, saadet zincirleri ve dijital şantaj suçları da modern haz ve kolay kazanç kültürünün ürünüdür.
İnsanların banka hesaplarını boşaltanlar, yaşlıların birikimlerini çalanlar, gençleri bahis tuzağına düşürenler hangi dinî eğitimden beslenmektedir? Bu kişiler kul hakkını bilen, haram lokmadan korkan, alın terini kutsal gören insanlar mıdır?
Hayır.
Bunlar parayı mutlak değer haline getiren sistemin çocuklarıdır. Başarıyı ahlakla değil servetle, itibarı erdemle değil gösterişle ölçen kültürün ürünleridir.
Toplum gençlere “Zengin görün, güçlü görün, çok tüket, çok eğlen” dedikten sonra onların kısa yoldan köşe dönmesine şaşırmaktadır.
Asıl şaşılacak olan, bu kadar yoğun bir ahlaki bombardımana rağmen hâlâ dürüst kalabilen insanların bulunmasıdır.
SUÇUN FATURASINI İSLAM’A KESMEYİN
Bugün toplumun ihtiyacı daha az din değil, daha sahih bir din anlayışıdır. Daha az ahlak değil, hayatın her alanını kuşatan gerçek bir ahlak eğitimidir. Camiye hapsedilmiş, ticarete, siyasete, aileye ve hukuka karışmayan sembolik bir din değil; kul hakkını, adaleti, emaneti ve hesap verme şuurunu merkeze alan canlı bir İslam’dır.
Cezaevlerini dolduran insanlar, İslam’ı fazla yaşadıkları için değil, İslam’ın ahlakından uzaklaştıkları için oradadır.
Sokakları çetelere teslim eden din değildir.
Uyuşturucu ticaretini büyüten din değildir.
Kadınları öldüren din değildir.
İnsanları dolandıran, yetim malı yiyen, kamu kaynaklarını yağmalayan, kumarı ve kolay kazancı teşvik eden din değildir.
Bütün bunların arkasında sınırsız ihtiras, haz putçuluğu, para tapınması, vicdansız bireycilik ve hesap verme şuurunun yok edilmesi vardır.
Suç, dinin varlığının değil, dinin insan hayatından kovulmasının neticesidir.
Bu gerçeği görmek istemeyenler, her yeni cinayetin ardından dine saldırmaya devam edebilir. Fakat hakikat değişmeyecektir: İlahi ahlakın çekildiği yerde boşluğu hukuk değil, çoğu zaman nefis doldurur. Nefsin hâkim olduğu yerde ise insan, insanın kurdu haline gelir.
Bugün yaşadığımız ahlaki felaketin adı din değildir.
Bu felaketin adı, Allah’ı hayattan çıkarıp insanın heveslerini ilahlaştıran seküler çürümedir.