Melek’i öldürdükleri gün, son nefesini verdiği gün değildi.
Bebeğinin ilk hareketini hissettiğinde, kocası ona ihanet ediyordu.
Hamile olduğunu öğrendiği gün, anne ve babasını kaybetti.
Hayatının en mutlu haberini paylaşmak isterken sevdiği adamı başka bir kadınla gördü.
Bebeğinin kalp atışlarını duyarken evliliği dağılıyordu.
Oğlunun cinsiyetini öğrendiğinde ise boşanmış, ihanete uğramış ve yapayalnız kalmıştı.
Mutlulukla hatırlaması gereken her an, acıyla zehirlendi.
Bu çocuğu kayıpla, korkuyla, terk edilmişlikle ve yalnızlıkla taşıdı. En çok ihtiyaç duyduğu zamanlarda yanında olmayan bir babayla, omzunu yaslayabileceği neredeyse kimse olmadan.
Ve sonunda bir mağarada, tek başına doğum yaptı.
Ama asıl trajedi ölümü değil.
Asıl trajedi, hayatını mahveden insanların yaşamaya devam edecek olması. Onlar çocuğunu büyütecek, ona kendi hikâyelerini anlatacak, kendi gerçeklerini miras bırakacaklar.
Oysa onu karnında taşıyan, koruyan, uğruna her şeyini veren kadın artık kendi sesini duyuramayacak.
Bu adalet hikâyesi değil.
Bu, tek istediği çocuğuyla huzurlu bir hayat yaşamak olan masum bir kadının her şeyini kaybettiği, geri kalan herkesin ise yoluna devam ettiği bir hikâye.