Uyuşturucu test sonuçları negatif çıkan Çeşme Belediye Başkanı Lal Denizli açıklama yaptı:
"Hayatımda hiç tanımadığım 2 tanıkla, çeşitli ahlaksız yakıştırmalarla adımı yan yana getirme teşebbüsünde bulundular. 2 tane iftiracı...
Türkiye'de en zoru kadın olmaksa, bir diğer zor olan da hem genç bir kadın hem de siyasetin içerisinde olmaktır. Bizleri kendilerine kolay lokma gören, belaltı vurmayı hak gören ve bu iftira düzenine ruhunu teslim etmiş kişileri, kız kardeşim merhume Gülşah Durbay'ın kanser tedavisi esnasında ona iftira atanlardan da iyi tanıyoruz."
Lütfen 2 dakikanızı ayırın ve Çeşme Belediye Başkanımız Lâl Denizli’nin manifesto niteliğindeki şu konuşmasını dinleyin:
“Ülkeyi ne hale getirdiniz! Yapacağım son şey ülkeyi bu hale getiren ittifakın partilerinden tavsiye almaktır. Değil fikir almak size söz hakkı vermem bile büyük bir ödül!”
Helal olsun Cumhuriyet kadını 👏🏻 @laldenizlicesme
Uyuşturucu konuşuyoruz…
Magazin konuşuyoruz…
Gözaltı, ifşa, flört, mesaj, bahis…
Kimin kime baktığı, kimin kime yazdığı…
Ekranlar dolu…
Manşetler şen…
Gürültü tavan…
Bu arada kira 15 bin…
Bu arada pazar filesi yarım…
Bu arada mutfakta yangın var…
Ha bu arada…
Asgari ücret 28 bin lira olmuş…
Yetmiş gibi anlatılıyor…
Oysa otuz bile etmiyor…
Ama merak etmeyin…
Biz yine başka şeyler konuşuruz…
manzara bu …
Helal olsun Mansur Yavaş🧿
Özlem Gürses'e konuk olan Yavaş: “AŞTİ’de kalan evsizler ile Ulus otellerinde yaşayan emeklileri belediye tesislerine yerleştirdik
80 binin üzerinde emekliye her ay 3.000 TL ödüyoruz
14-15 bin liraya geçinme ihtimalleri yok. Buna kayıtsız kalamayız”
Soldaki hanımefendi Küresel Sumud Filosu aktivisti Sena Polat, "İsrail'e izinsiz giriş yaptım, deport edilmeyi kabul ediyorum” yazılı belgeyi imzalamayı reddettiği için serbest BIRAKILMADI !
Polat, hukuksuzca tutulduğu hapishanede AÇLIK GREVİNE başladı. Adı doğru düzgün zikredilmiyor!
Sağdaki aynı filoda olan İkbal Gürpınar. “İsrail’e izinsiz giriş yaptım, deport edilmeyi kabul ediyorum” yazılı belgeyi İMZALADI . İki gündür “güle oynaya” mikrofon mikrofon İsrail’de “çektiklerini” anlatıyor ! Yere göğe sığdırılamıyor !
AKP’li Akçakale Belediye Başkanı Abdülhakim Ayhan’ın, bir düğünde insan hayatını hiçe sayarak havaya rastgele ateş ettiği görüntüler ortaya çıktı.
Adalet Bakanı, düğünlerde havaya ateş açanlara 5 yıla kadar hapis cezası verileceğini açıklamıştı.
İsrail Gazze’ye yardım götüren gemilere saldırırken Gülşah Eldemir 11 saat önce Mersin��den İsrail’in Hayfa limanına sevkiyat yapan gemilerin rotaları yayınlamış.
AK Parti dış politikası kız, küfret ama ticarete devam edip inkar et: @zaferpartisi
"İzmir'in dağlarında çiçekler açar" sıradan bir mısra değildir. Aylarca süren kanlı bir işgalin sona erişini haykıran müjdenin ifadesidir.
9 Eylül'de yaşanan kurtuluşu anlamak için işgalin ne kadar kanlı ve milletin haysiyetini ne kadar zedelediyici bir illet olduğunu çok iyi bilmek gerekir.
15 Mayıs günü Saat 08.00’e geldiğinde ilk gemi İzmir Limanı’na girdi. Karaya çıkan askerler, başlarında Hrisostomos'un bulunduğu kalabalık Papaz Heyeti tarafından dini törenle takdis edilmeye başlandı. Bu esnada gemiler düdüklerini öttürürken bando takımı Yunan milli marşlarını çalıyor ve tüm bu gürültüye kilisenin çan sesleri eşlik ediyordu. Hrisostomos, yaşlı gözlerle gördüğü her subaya “Zito!” diye haykırarak sarılıyor ve intikam telkininde bulunarak kanlı bir gerilim kapısını ardına kadar alıyordu.
Saatler 10.00'da kıkarma işlemi tamamlandıktan sonra Yunan birlikleri Kremer-Splandit Palas Oteli’ne doğru yürüyüşe geçti. Otelin önünde âdeta şenlik başladı. Milli oyunlar oynanıyor, Rum ahali ile askerler büyük bir Yunan bayrağı açarak işgali kutluyordu.
Başka bir birlik de bu esnada Yunan bayrağıyla kışlaya doğru yürüyüşe başladı. Tramvay hattının bulunduğu yola varıldığında üzerinde siyah elbise, kafasında şapka ve elinde silah bulunan bir Rum, Yunan askerlerin önüne geçti. Onları yüreklendirecek birkaç cümle söyleyip eliyle kenarda askeri geçidi izleyen Türklerin işaret etti ve ani bir hareketle Türklere doğru atıldı. Bir Yunan askeri de ona katılıp sokak kenarında bekleyen Türklerden birine dipçikle vurdu. Onu, süngüsünü Türklerin üzerine gelişigüzel savuran başka bir asker izledi. Bunun üzerine kalabalık bir anda iç içe girdi. Yaşanan boğuşma ve yükselen uğultular arasında bir el ateş sesi duyuldu. Kısa süreli sessizliğin ardından siyah elbiseli Rum yüzükoyun yere yuvarlandı. Yunan askerleri derhal silahlarına sarılıp Türklere doğru âdeta yaylım ateşine başladı. Kaçışan insanlar, ezilen çocuklar ve kanlar içinde yere yığılanlar... Ortalık bir anda kan gölüne dönmüş, kanlı bir katliam başlamıştı.
O esnada Ragıp Paşa Oteli’ne bitişik küçük saat dükkânında bulunan Aziz Efendi, katliamın ilk çığlıklarını duyar duymaz silahını cebine koyup Kemeraltı Caddesi’ne doğru yürümeye başladı ve kurşunlarını ilk gördüğü Yunan askerlerine doğru korkusuzca saçtı.
Çatışma haberleri kısa süre içinde şehrin tamamına yayıldı. Kışlaya ve Hükümet Konağı’na yönelen Yunan askerleri karşılarına çıkan Türklere acımadan ateş ediyor, fırsatını bulanlar ise süngülerini kullanmaktan çekinmiyordu. Bir Yunan birliği, beraberindeki makineli tüfeği çalıştırarak kışlayı taramaya başlayınca süreç kontrolden çıktı.
Ali Nadir Paşa beyaz bir bayrak bularak tüm maiyetini kışlanın önüne dizdi ve ne olursa olsun karşılık verilmeyeceği yönünde emir vererek teslim olmak için beklemeye başladı. Nizamiyeden içeri giren bir Yunan teğmen, karşısında teslim olmak için hazır duran Ali Nadir Paşa’ya küfürler savurarak tokat attı. Onu gören diğer askerler, kışla girişinde dizilen askerlere saldırdı. Ağır bir dayağın ardından sıra sıra dizilen Türk askerleri, Yunan askerlerinin nezaretinde sahile doğru yürüyüşe geçirildi.
Yunan askerleri yürüyüş esnasında şiddet uygulamaya devam ediyor, Türk askerlerinin “Zito!” diye bağırmasını istiyordu. Yürüyüşün başından beri buna direnen Albay Süleyman Fethi Bey, bir Yunan askerinin dikkatini çekerek durduruldu. Yunan askeri “Zito Venizelos!” diye bağırmasını emretmesine rağmen Süleyman Fethi Bey söylememekte ısrar etti. Ardından darp başladı. Fakat Süleyman Fethi direnmeye devam ediyordu. Bütün tehditler karşısında “Bir Türk askeri ancak milletinin büyükleri için ağzını açar!” diye haykırınca Yunan askerlerinden biri öne çıkarak süngüsünü Süleyman Fethi’nin göğsüne sapladı. Onu başka bir süngü darbesi izledi. Akabinde pek çok asker aynı anda süngüleriyle saldırdı. Üzerindeki üniformasıyla kanlar içinde yere yığılan Süleyman Fethi, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı ve bir süre sonra son nefesini verdi.
Sağ kalanlar sahile doğru yürürken tokat, dipçik ve süngü saldırıları devam etti. Yüzbaşı Necati Bey, o saldırılardan biri esnasında yere yığılınca başka bir Yunan askeri tarafından süngülenerek şehit edildi. Türk askerlerinin maruz kaldığı vaziyeti cadde kenarlarından izleyen sivil Türkler de nasibini alıyordu. Bir Rum, sustalı çakısıyla bekleyenlere saldırıp eline geçen herkesi öldürüyor, sahilde sıkıştırılan başka Türkler de önce denize atılıyor, akabinde silahla vuruluyordu.
Katliam dalgası kısa süre sonra Hükümet Konağı’na sıçradı. Gözleri dönen Yunan askerleri öfke içerisinde Hükümet Konağı karşısındaki oteli işgal edip Hükümet Konağı’na ateş açmaya başladı. Akabinde binadaki herkes darp edilerek elleri havada avluya indirildi. Onları avluda eli sopalı Rumlar bekliyordu. Nitekim memurların hepsi yağmur altında sopalarla dövüldü. Sonrasında yağmur eşliğinde sahile doğru yürüyüşe geçirildi. Vali Kambur İzzet, o esnada yanında bulunan oğluna çaresizce “Zito bağır, Zito bağır!” diye uyarılarda bulunuyordu.
Rumlar gruplar halinde evden eve dolaşarak bulabildiği her şeyi alıp götürüyordu. Dükkanlar, iş yerleri, imalathaneler... Bulabildiklerini gasp etmekten çekinmiyor, karşı koyanları öldürmekte tereddüt etmiyorlardı.
Benzer hadiseler İzmir Lisesi’nde de cereyan ediyordu. Bir yüzbaşı komutasındaki yirmi Yunan askeri tarafından basılan lise, silah arama bahanesiyle boşaltıldı. Bahçeye indirilen öğrencilerden çoğu esir alınarak sahile doğru yürüyüşe geçirildi. Yürütülen kafilelerin yolları çakıştığında sekiz yaşlarında bir çocuk, az ileride yerde yatan askerin babası Necati Bey olduğunu fark etti. Yunan askerlerinin arasından geçip koşmaya başlayan çocuk, kanı yağmur suyuna bulanmış şekilde yerde cansız yatan babasına sarılıp ağlamaya başladı. Birkaç saniye sonra aniden nefessiz kaldığını hissetti. Önce şiddetli bir acı bedenini sardı. Akabinde hareketsiz halde babasının üzerine düştü. Bir Yunan askeri, babasının cesedi üzerinde ağlayan çocuğu, sırtından süngüleyerek öldürmüştü.
Katliam bitmiyordu. Sıra Gümrük İdaresi’ne gelmişti. Baş Müdür Agâh Bey, bina kapısının şiddetle vurulduğunu duyunca her şeyden habersizce aşağıya indi. Karşısında elinde Revolver’iyle öfkeli biçimde bakan Yunan askerini ve beraberindekileri görünce ellerini havaya kaldırdı. Askerler öfkeyle bağırarak üst kata çıktı ve Agâh Bey’in odasına girdi. Çekmeceler ve kasa didik didik edildi. Bulunan paraların tamamı gasp edildi. Yaklaşık yirmi beş memur Agâh Bey’le birlikte sağanak yağmur altında bahçede toplandı. Yunan askerleri önce memurların başlarındaki fesleri attı. Akabinde “Zito Venizelos!” diye bağırmalarını isteyerek dipçiklerle vurmaya başladı. Bir müddet bu şekilde yürütülen memurlar, bir Yunan askerinin emir vermesi üzerine koşmaya başladı.
Bu şekilde rıhtıma kadar koşturulan memurların artık takati kalmamıştı. Kimisi istemeyerek de olsa duraklıyor ve nefeslenme ihtiyacı hissediyordu. Onlardan biri de Veznedar Nâzım’dı. Alsancak İskelesi’ne vardıklarında fazlaca kilolu olmasından dolayı nefesi kesilmiş ve yere çömelmişti. Vaziyeti gören bir Yunan askeri yanına yanaşıp kalkmasını söyledi. Fakat Veznedar Nâzım kalkacak durumda değildi. Yunan askeri ikinci bir uyarıda bulunma gereksinimi hissetmedi. Bunun yerine silahının dipçiğiyle Veznedar Nâzım’ın başına sert bir darbe indirdi. Aldığı darbenin etkisiyle sersemleyip yere yığılan Nâzım, başına toplanan Yunan askerleri tarafından tekmelerle dürtülmesine rağmen hareketsizce yerde yatıyordu. İçlerinden biri süngüsünü çekip sırtına sapladı. Veznedar Nâzım, oracıkta şehit oldu.
Yunanlar tarafından sahile getirilen Türkler, kötü muamele eşliğinde iskeleye yanaşan vapura bindirildi. Önce güvertede bekleyen sopalı askerler tarafından dövüldüler, akabinde at dışkısıyla dolu ambar içine hapsedildiler. Türkçe konuşmayı bilen bir Yunan subayı, “Hepinizi köpek gibi boğazlayacağız, haydi mezarlarınıza!” diyerek ambarın kapısını sürgüledi. Gemilere sığmayan Türkler ise bir toplama merkezine götürüldü.
Toplama merkezine varıldığı vakit herkes sıraya dizildi. Yunan askerleri, Türkleri aşağılamak için başta Allah, peygamber ve Kur’an-ı Kerim olmak üzere bütün kutsallara en ağır hakaretleri etmeye başladı. Bazı Yunan askerleri öfke nöbetine girerek savunmasız Türkleri katletmekten çekinmedi.
Bir İngiliz kontrol subayı o anları “İzmir civarındaki kırsal kesimde yaşayan Rum halkı, ordunun silah depolarını yağmalayıp Türk köylerini talan ettiler ve Müslümanları av sürer gibi kovalayıp öldürdüler” yazarak not aldı.
O sabah İzmir’de onlarca sivil, asker, kadın ve çocuk katledildi. Yüzlercesi yaralandı. Süvari polislerinden Halit, Manisalı Sağır Hasan, Ispartalı Ahmet, Sanayi Mektebi öğrencilerinden İhsan ve polis memurlarından Fahri ile Refik Hüseyin acımasızca katledildi. Urla Polis Komiseri Giritli Hüseyin’in, Giritli Ahmet’in, gazeteci Hasan Tahsin’in ve gazete dağıtan iki çocuğun bedenleri parçalanmış halde bulundu. İnzibat askerlerinden Refik’in cesedi neredeyse tanınmaz hale getirildi. Hükümet Konağı’na ateş açmak için Yunan askerleri tarafından işgal edilen otelde, aralarında çocukların ve kadınların bulunduğu sekiz ceset tespit edildi. Boğulmuş kırk beş ceset sahile vurdu. Tilkilik Maliye Tahsil Şubesi Memuru Nuri Bey’in ölü bedeninde elliye yakın süngü darbesi sayıldı.
Tüm bunlar, yalnızca bir günde gerçekleşti. Fakat işgal tam 1214 gün sürecekti. İşte, biz 9 Eylül günü tüm bu haysiyetsizliklerden kurtulduk. Kıymetini bilelim. Sahip çıkalım.
Ece Üner, muhteşem anlatmış👏
"Her kim Türk ve Atatürk düşmanıdır biliniz ki onlar; Malazgirt'te, İstanbul'un fethinde, Çanakkale'de ve İstiklal Harbinde mağlup ettiklerimizin Anadolu’da kalmış tohumlarıdır."
Şu rezaleti savunanları neden ciddiye alamam biliyor musunuz?
Bir insanı, attığı tiviti bahane edip, hukuken hiçbir yaptırımı olamamasına rağmen hapse atıyorsanız, hukuktan bahsedemezsiniz. Ederseniz ciddiye alamam.
Anayasaya göre serbest kalması gereken insanları tutsak edip Anayasayı çiğnerseniz, Anayasanın öneminden bahsedemezsiniz. Ciddiye alamam.
Kul hakkına girip, çalana çırpana, gasp edene, çökene “bizdendir” deyip susarsanız, dinden, imandan, ahlaktan bahsedemezsiniz. Ederseniz ciddiye alamam.
Sabah programlarında grup yapan dayılar, kayınvalidesine atlayan damatlar, eşini zehirleyip ele kaçanlar kol gezerken, eteğin boyundan, makyajın tonundan bahsedemezsiniz. Ciddiye alamam.
Cümle kuramayan yazarlar, bebek öldüren doktorlar, torpille atanan yeğenler, sahte diplomalı mühendisler varken yarını hedefleyemezsiniz . Ciddiye alamam.
Yazılı kuralları vardır hukukun. Kafanıza göre kural ekleyemez, işinize geldiği gibi şekillendirip, adına “adalet” diyemezsiniz. Derseniz ciddiye alamam.
Ardına saklandığınız tüm değerleri çıkarlarınız uğruna yok etmek üzeresiniz. ��effaf duvarlar ardında, gizleniyoruz zannettiniz. Yanlışsınız! Elbette yanlışınıza “yanlış” diyeni susturur, sindirir, hapsedebilirsiniz! Ancak dünün tarihini nasıl değiştiremediyseniz, yarının kitaplarına da “haklı” geçmeyeceksiniz. Kendi yazdığınız kitaplara elbette geçersiniz, ama ciddiye alamam.
Sokakta dayak yiyen gençler, hakkını arayan ablalar, abiler, kardeşler, 70 yaşında ekmek derdine düşmüş dedeler, neneler! Halk işte. Değil derseniz, ciddiye alamam.
Her şey Türkiye için diyorsunuz. Biz Türkiye değil miyiz? Milletin refahı için diyorsunuz, biz millet değil miyiz? “Öyleyiz” derseniz, ciddiye alamam.
Yıkıldıysa Cumhuriyet bilelim. Geçersizse hukuk bilelim. Korkulmuyorsa Allah’tan bilelim. Aksi taktirde, her birini haksızca ağzınıza alıp, kimseden susmasını bekleyemezsiniz. Beklerseniz, ciddiye alamam.