Bunları hep yazdık. Yerken altından yağlar akan lahmacun olmaz dedik, dinletemedik. Ama yok illa “abi Mahir’in lahmacunu yaaa” deyip bilgisizliğini gösterecek şakşakçılar. Sulu yemek yiyin yine zevk için ama yersiz övgüyü bırakın da işin ustaları öne çıksın.
Bundan 15-20 sene önce buraya gitmenin bir manası vardı. Düşen servis kalitesi, fiyat-performans sağlayamaması ve bomboş gidilen bir saatte tüm masalar rezerve diyip buyur etmeyen ekibiyle artık pek manası kalmadı benim için.
Beyoğlu’nun 30 yıllık lezzeti, Fıccın.
İşletmenin de adını aldığı bu Kafkas lezzetini yıllardır aynı özenle sofralara taşıyan Leyla Hanım’ın güler yüzü de bu hikâyenin en güzel parçası. ✨
Asmalımescit’ten sonra Cihangir’e de yeni şubesi açıldı. Yolunuz düşerse muhakkak uğrayın.
Haklı bir serzeniş. Sürekli aynı isimleri görmekten sıkıldım. Bir de öyle bir noktaya gelinmiş ki bu aynı isimleri kültür, sanat, gastronomi, edebiyat, sinema ve daha nice alandaki işlerin içinde görüyoruz. Biz izleyici/dinleyici/üretici olarak çok sıkıldık artık ya.
Çok merak ediyorum bazı erkekler neden her kültür sanat programında kendine her zaman yer açabiliyor. Sizden başka insan mı yok Türkiye’de? Salon İKSV yenilikçi program açıklıyor ama sohbet adlı yeni kategoride yine aynı isimli erkekler moderator. Gerçekten pes.
Yani önce fazla mı abartıldı ihtarnamede yazanlar dedim de şu videoyu gördükten sonra kuşku kalmadı. İstediğin kadar iyi eğitim al, kariyer yap ama geldiğin nokta bu olsun. Komedi.
Hafize Gaye Erkan’a Bodrum’daki komşularından gönderilen ihtarın perde arkası
Her şey oğlu Aslan Selim’in doğum günüyle başlamıştı
#gündem
https://t.co/oDGxXMbDzc
Açgözlü ve rant peşindeki vizyonsuz mal sahibi komşularım yüzünden 1950’lerde Ermeni bir mimar tarafından Moda’da insan ölçeğinde ve özenle yapılan canım apartmanımız yıkılacak. O kadar kızgın ve üzgünüm ki.
Finansal özgürlükçü hesaplardan gına geldi. Birini engelliyorum diğeri çıkıyor. Her şeye kar-zarar hesabıyla bakıyorlar. İnsanlar makine değil. Her adımı bu kadar hesap kitap yaparak atamazlar. Bilmedikleri bir gelecek için şimdiyi burundan getirmeye yemin etmişler sanki.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan herkese selamlar. Merak eden varsa içten bir şekilde söylüyorum, keyfim yerinde. İlerleyen günlerde façayı bozmamak için iyi hissetmiyorken “iyiyim” diyebilirim. O durumda bir yerlere göz kırpma emojisi koyarım.
Birçok açıdan nostaljik bir deneyim oluyor. Yıllar sonra televizyon izliyorum ve alaturka tuvalet kullanıyorum. Üstüne bir de Dünya Kupası eklenince 2002 yılında maça yetişmek için okuldan eve koşan Çocuk Deniz’e döndüm ama şişman Ronaldo’suz aynı keyfi vermiyor. Bu arada reklamlar iyice sıkıntı olmuş. Kantinden AdBlock istemek için dilekçe yazmayı düşündürdü. Sürekli meşrubat içen Boran Kuzum ve Feyyaz’ı görüyorum. Umarım müstakil bir ev alacak kadar iyi bir kaşeye anlaşmışlardır. Yoksa çekilecek çile değil. Nihat Kahveci’ninkini ev de kurtarmaz. “Kuşkaş ne topçuydu be!” Bir de yağcılık gibi olacak ama TRT 2 çok iyiymiş. İlaçlarıma henüz ulaşamamışken Kiarostami’nin Kirazın Tadı antidepresan gibi imdadıma yetişti yine. Yemekler ODTÜ yemekhanesiyle aynı. Dışarıdayken günde 1,5 öğün yiyordum, burada 3 öğün yiyorum vakit geçsin diye. Diş fırçalama işini de günde ikiye çıkardım, yine vakit geçsin diye. Alaturka tuvalet de daha sağlıklı diye duymuştum. Öyle değilse bile buradan çıkana kadar söylemeyin, motive kakalarımın tadı kaçmasın.
Bildiğiniz gibi kendi isteğimle dönüp teslim olmama rağmen ters kelepçe yapmak istediler. Rızam olmadığını söyledim. Zor kullanarak yaptılar. Şanlı direnişim yaklaşık 4 saniye sürdü. Polisler 2 katım n’apayım? Sonra emniyette birisi, “ya aslında sosyal medyaya içerik üretmek için” demiş olmalı ki; restoranda tam yemek yiyecekken “arkadaşlar bir saniye bozmayın” deyip masanın fotoğrafını çeken influencer tatsızlığında, ters kelepçeli videolarım çekildi; önden, arkadan, yandan. Hepsinde bir şekilde kameramanı bulup sırıttığım için uzak-arka açıyı yayınlayabilmişler.
Yapıcı bir eleştiri: Vatan Emniyet binası dökülüyor. Çalışanlar sıcaktan baygınlık geçiriyordu. Osmanlı’dan kalma klimalar var ve onlar da çalıştırılmıyor. Sadece amirlerin odasında son model klima var. Bu memurlar sırf siz istiyorsunuz diye kendilerine hiçbir zararı olmayan ve hatta belki sempati duydukları insanlara kötü polis rolü yapıyorlar. Duygusal yükü ağır olmalı; müstakil ev verseler yapmam. Bari bir klima alın. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, bu iki günlük kısa mesaim gösterdi ki Behzat Ç. ve Bir Zamanlar Anadolu’da kurmaca değil belgeselmiş, bütün diyaloglar ve karakterler birebir gerçekmiş.
Uçağa binmeden önce internetteki son dakikalarımda gördüğüm son şey “ailesinin gözüne girmek için kendini yakıyor, yazık!” tarzı yüzeysel psikolojik analizlerdi. Annemin Airbnb’de biblo kırdığı için ağıt yakması ve babamın gerçekten iyi bir baba olması dışında bütün anlattıklarım kurmacadır. Şaka yazabilmek için uydurduğum hayali çatışmalardır. Kişi ve kurumlar gerçek değildir. Mizahi bir yaklaşımdır. Pardon, mahkeme diline alıştım; siz bari şaka açıklattırmayın.
Kendimi bildim bileli hiçbir konuda baskı yapmamış, bana dair beklentiye girmemiş, çöp adam bile çizsem duvara asmış can dostlarımdır ikisi de. Her anne-baba kadar korumacı ve kaygılıdırlar. 2023’teki ilk Harbiye gösterimden sonra bile “Psikolog olsan keşke, boş vakitlerinde stand-up yaparsın” seviyesinde klişe; “yurtdışında İngilizce yapsan olmuyor mu?” diyecek kadar oğullarını gözlerinde büyütmüş insanlardır. Hemfikir olmasalar da bütün saçma kararlarımın arkasında durdular, bu gösteride de öyle olduğunu biliyorum, huzurlarınızda ikisini de öpüyorum.
Bu gösteriyi ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım. 7 yıl boyunca muhteşem bir hayat yaşadım. 25 yaşıma kadar içedönük, ölümüne karamsar, her şeyden şikâyet eden bir insan olarak; hobi seviyesinde yirmi seyirciye stand-up yapsam yeterince mutlu olacakken yüzlerce gösteride binlerce insanla beraber güldüm, yüzlerce yeni arkadaşım oldu, çok kalabalık ve sevgi dolu hissettim. Üstüne ihtiyacımın çok üstünde para kazandım.
Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, “politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.
Gözaltı gecesi uyuşturucu testi sonrası götürüldüğüm hastanede beni görünce heyecanla el sallayan yetmiş yaşında teyze ise, kişisel sıkıntımı hayalimin ötesinde bir memnuniyete dönüştürdü. “Halk beni anlamadı ve başıma işler geldi” diye beklerken, “Halk beni anladı ve başıma işler geldi” oldu. WIN-WIN.
Temel seviyede Türkçe bilen, gösteriyi sahiplenen ve dayanışma gösteren herkese sevgiler. Gündemi salıyorum, kararlıyım bu sefer Moby Dick’i bitireceğim. Size dışarıda kolaylıklar.
Günümüz popüler oyuncularının, özellikle de gişe komedyenlerinin temel sorunu şu: Yıllardır aynı şeyi yapıp aynı alkışı, aynı ilgiyi ve doğal olarak yüksek kaşeleri bekliyorlar. Seyircinin ve memleketin değiştiğini, komedinin malzemesinin yer değiştirdiğini görmek istemiyorlar ya da görüyorlar ama oraya gidecek cesareti kendilerinde bulamıyorlar.
Bu meseleyi gişenin üç büyük ismi üzerinden düşünmek mümkün: Cem Yılmaz, Ata Demirer ve Şahan Gökbakar.
Cem Yılmaz’ın ilk başrolü sayabileceğimiz Her Şey Çok Güzel Olacak vizyona gireli 28 yıl oldu. Ata Demirer’in ilk sinema başrolü olarak kabul edebileceğimiz Osmanlı Cumhuriyeti ise 18 yıl önce çıktı. Tabii ondan önce büyük bir Avrupa Yakası başarısı var. Şahan Gökbakar da Recep İvedik karakterini 2008 yılında hayatımıza soktu. Yani bu üç isim de neredeyse bir kuşağın çocukluğuna, gençliğine, orta yaşına eşlik etmiş durumda.
Sorun da tam burada başlıyor zaten.
Cem Yılmaz bugün yeni bir A.R.O.G / G.O.R.A macerası üzerinde çalışıyor. Ata Demirer Pervaneler adında bir komedi yazmış. Bir yel değirmeni önünde poz verdiğine göre yine bir Ege komedisiyle karşılaşacağız gibi görünüyor. Şahan Gökbakar için de yeni bir Recep İvedik filmi çekiyor deniyor.
Yani üçü de, aşağı yukarı 20-30 yıl önce ne yapıyorsa hâlâ onu yapıyor. Üstelik bunun karşılığında da aynı ilgiyi, coşkuyu, gişe başarısını ve kültürel ağırlığı bekliyorlar.
Şunu anlamak gerek. Seyirci değişti. Artık seyirci sadece “güldürülmek” istemiyor. Zaten hayat yeterince absürt. Haber bültenleri, mahkeme koridorları, kira fiyatları, market rafları, sosyal medya linçleri, yasaklar, tutuklamalar, sansürler, kariyer yıkımları, aile içi ekonomik krizler, gelecek kaygısı… Memleketin kendisi kötü yazılmış bir kara komediye dönmüşken, sahnedeki ya da perdedeki komedyenden sadece eğlendirmesini değil, bize temas etmesini istiyoruz.
Deniz Göktaş gösterisinin yarattığı etki de biraz buradan geliyor. İnsanlar belki de uzun zamandır ilk kez, sahnede kendi sıkışmışlığının, öfkesinin ve çaresiz kahkahasının karşılığını gördü. Bu yüzden diğer pek çok sahne komiğinin yaptığı işler bir anda cansız ve dekoratif görünmeye başladı çünkü seyirci şunu fark etti: “Ben yıllardır bana dokunmayan şeylere gülmeye çalışıyormuşum.”
Bu benim yıllardır yazdığım bir mesele. Toplumla bağını yitirmiş bir sanat uzun süre yaşayamaz. Bizde popüler komedi aslında bugüne kadar iyi bile idare etti çünkü herkes biraz eski neşesini arıyordu ama bir noktadan sonra nostalji de tıkanıyor.
Bu dönüşüm meselesinin geçmişte güçlü örnekleri var. 70’lerin Yeşilçam yıldızlarına ve gişe oyuncularına baktığınızda, 80’lerin başındaki büyük metamorfozu açıkça görebilirsiniz. Şener Şen, Tarık Akan, Türkan Şoray, Müjde Ar, Cüneyt Arkın, Kadir İnanır ve daha niceleri bir noktada kartpostal yüzü olmayı bıraktılar. Sadece güzel, yakışıklı, komik, mert, sevimli ya da halk çocuğu olarak kalmadılar. Daha karanlık, çelişkili, politik, gerçek karakterlerin içine girdiler.
Risk aldılar ve kendi imajlarını kırdılar. Seyircinin onları sevme biçimini bile tehlikeye attılar.
Bugün bu kırılma neden mümkün olmuyor? Bunun birçok sebebi var. Dijital platformların güvenli formülleri, gişe baskısı, yapımcı korkusu, sosyal medya linci, politik atmosfer, reklam anlaşmaları, marka kimliği, hayran kitlesini kaybetme endişesi… Liste uzar gider ama bütün bunların arkasına saklanarak geçiştirilemeyecek bir mesele daha var: Oyuncunun cesareti.
Bugün pek çok popüler isim, kendi döneminden kaçmak için rol seçiyor gibi duruyor. Seyircinin karşısına yeni bir şeyle çıkmak yerine, eski güvenli bölgesinde birkaç tur daha atmayı tercih ediyor.
Elbette mesele “Cem Yılmaz artık komik değil”, “Ata Demirer kendini tekrar ediyor” ya da “Recep İvedik bitsin” kolaycılığı değil. Bu isimler Türkiye popüler kültüründe önemli yer tutuyor. Hepsi kendi döneminin ihtiyacına denk düştü, milyonlarca insanı güldürdü ama tam da bu yüzden, bugün kendilerinden daha fazlasını beklemek hakkımız.
Sevgili gişe komiklerimizin acilen fark etmesi gereken şey bu. Eski numaralar artık eskisi kadar parlamıyor. Aynı karakterler, coğrafyalar, ses tonu, espri matematiği, aynı “ben bunu biliyorum” hissi seyirciyi eskisi kadar taşımıyor. Alkış hâlâ gelebilir, para kazanılabilir, salonlar dolabilir ama kültürel etki başka bir şey. Onu kaybettiğinizde geriye sadece hasılat kalıyor. Hasılat da hafızaya yazılmaz. Eğer bu dönüşümü göremezlerse, yakın gelecekte haklarında en çok duyacağımız cümle şu olacak:
“Bir zamanlar çok komikti ama artık çok sıktı.”
Ve bu cümle, bir komedyen için kötü bir eleştiriden daha ağır çünkü kötü eleştiri hâlâ bir ilişki biçimi, “Artık sıktı” ise seyircinin kapıyı sessizce kapatmasıdır.
Deniz Göktaş'ın gözaltına alınması, ifade özgürlüğü sorunudur. Ifade edilen içerikten rahatsız olanları hukuktan dışlayarak ifade özgürlüğünü var edebilmiş medeni toplumlar var. Biz, tüm hassasiyetlerimizden arta kalana ifade özgürlüğü muamelesi yapıyoruz. Öyle özgürlük olmaz.
Benzer zorluk Kurtuluş, Bomonti, Feriköy ayrımında da ortaya çıkıyor. Aslında sınırları çok net ama bir yandan da çok iç içe hatta yer yer kesişen semtler. Hele Pangaltı da işin içine girerse çık bakalım içinden. Canım Tatavlam.
Kadıköylü olmayan birine Atatürk Caddesi, İnönü Caddesi, Bayar Caddesi, Kozyatağı, Sahrayıcedit, Yenisahra ve Merdivenköy arasındaki farkları anlatmak mı, yoksa sırayla Bağdat Caddesi’ndeki semt değişimlerini anlatmak mı daha zor karar veremiyorum.
Yaz günü 8 saat elektrikleri kesmeye karar veren, insanlar çalışıyor mu, iş mi yapıyor, buzluğunda malzemesi mi var, acaba internete ihtiyaçları olur mu diye akıllarına gelmeyen, bir de üstüne kesinti haberini bile vermeyen @BEDASDestek
Her kurum gibi işte yani. Şaşırtmıyor.
Dün gece durduk yere ve seneler sonra aklıma bu film geldi. Şimdi de bunu gördüm, ne acayip. İzlediğim dönem çok etkilemişti beni. Tavsiye olsun henüz izlememişlere de.
Bosch Türkiye’nin "köpek annesi" reklamı yayından kaldırıldı: Yeni Şafak hedef gösterdi, Aile Bakanı "kabul etmedi", RTÜK inceleme başlattı
https://t.co/cIlyORmdZQ
Şu bakış açısı için söylenecek her şey yorumlarda ve alıntılarda söylenmiş zaten. Korkunç ve vahim. Yani paralı troller bile bu açıdan bakmazdı. Bu bambaşka bir seviye.
@MahinurOzdemir Küçük bir çocuk TVde bu reklâmla karşılaştığında "oğlu köpekse kocası da köpek olmalı o zaman" diyerek zihninde zoofiliyi sessizce normalleştirecek ve bir gün fiile dökülünceye kadar kimse bu normalleştirmeyi farketmeyecek!
Çocukları sapık planlardan koruyun!